kadınhakları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadınhakları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Kasım 2025 Pazartesi

10 Kasım: 09:05'te Duran Zaman, 87 Yıldır Yürekte Duran Özlem


 

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün resmi, siyah-beyaz portresi. Atatürk, koyu renk resmi kıyafeti ve kravatıyla ciddi ve kararlı bir ifadeyle ileriye bakmaktadır.Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün resmi, siyah-beyaz portresi. Atatürk, koyu renk resmi kıyafeti ve kravatıyla ciddi ve kararlı bir ifadeyle ileriye bakmaktadır.

Siren sesi çaldığında, her şey bir anda donar.
Zaman susar, nefesler kesilir, kalpler aynı anda bir ritimle atar: özlem.
O an, bir milletin kalbinde sessizce yankılanan o ses, aslında bir veda değil, bir hatırlayıştır. Çünkü Atatürk, sadece bir tarihin içinde değil, bizim yüreğimizin en derin yerinde yaşamaya devam eder.

Her 10 Kasım geldiğinde içim hem hüzünle dolar hem gururla. Bir yanım, “Keşke görseydi bugünleri” derken; diğer yanım “Aslında o hâlâ görüyor” diye fısıldar. Çünkü o sadece bir lider değildi; fikirleriyle, cesaretiyle, insan sevgisiyle yaşamaya devam eden bir ruhtu.

O yüzden ne kadar yıl geçerse geçsin, yüreğimizdeki o büyük hüzünle, her Kasım sabahı aynı duyguyla uyanırız: Bir milletin babasını, bir öğretmenini, bir dostunu ve bir umudunu özler gibi…

Bugün, 10 Kasım... Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ebediyete intikalinin yıl dönümünde anıyoruz. Ancak 10 Kasım, sadece bir yas günü değil; aynı zamanda O’nun bıraktığı muazzam mirası ve vizyonu idrak etme günüdür. Atatürk’ün ileri görüşlülüğünü en net gösteren alanlardan biri ise şüphesiz kadın haklarıdır. O, kadınların toplumdaki yerini, bir ülkenin medeniyet seviyesinin en önemli göstergesi olarak kabul etti. Öyle ki, Cumhuriyet’in ilk yıllarında gerçekleştirilen devrimler, kadını nesne olmaktan çıkarıp, kendi haklarının bilincine varan bir özne yapan köklü bir çağdaşlaşma manifestosuydu.

Atatürk, toplumun ilerlemesini, iki kanat metaforuyla anlatırdı: "Bir toplum, ancak iki kanadıyla uçar." Bu kanatlardan biri eksikse, o toplum yükselemezdi. Bu nedenle Türk kadınının toplumsal yaşamdaki yerini sağlamlaştırmak, O'nun için en hayati reformlardan biriydi. Bu vizyonun ilk ve en temel adımı eğitimde eşitlik oldu. Kız çocuklarının eğitimi önündeki tüm engeller kaldırılarak, kadınların ilim ve fen yolunda ilerlemesinin önü açıldı. Asıl tarihi adımlar ise yasal reformlarla atıldı.

1926 yılında kabul edilen Türk Medeni Kanunu, Türk kadınının hukuki varlığını güvence altına alan bir milattı. Bu kanunla kadınlara tek eşlilik, boşanma hakkı, mirasta eşitlik ve mahkemede tanıklık hakkı gibi temel haklar tanındı. Kadın, erkeğiyle aynı hukuki statüye yükseltildi. Ardından gelen siyasi haklar, bu devrimin en çarpıcı kanıtıdır. 1930’da belediye, 1933’te muhtarlık seçimlerine katılma hakkını elde eden Türk kadını, nihayet 1934 yılında Milletvekili Seçme ve Seçilme Hakkı’na kavuştu. Bu devrim, sadece Türkiye için değil, dünya için de tarihi bir ders niteliğindedir. O yıllarda Fransa, İtalya, İsviçre gibi birçok Batı ülkesinde kadınlar henüz siyasi haklara sahip değilken, Türk kadını bu hakkı dünya kamuoyu önünde bir onur belgesi olarak almıştır.

Bugün ülkemin haline bakarım; içim burkulur. Ama sonra bir çocuğun gözünde parlayan ışığı, bir kadının dimdik yürüyüşünü, bir gencin kalbinde hâlâ yanan o ateşi görünce bilirim ki; O hâlâ burada. Her dilde, her yürekte, her doğru insanda.

Atatürk'ün amacı yalnızca kanun çıkarmak değildi; aynı zamanda zihinlerdeki cinsiyetçi duvarları yıkmak, toplumun tüm katmanlarında kadının aktif ve eşit katılımını sağlamaktı. O’nun eşsiz mirası, bugün de bizlere yol göstermektedir. Kadınların iş yaşamında, siyasette, bilimde var olması ve aktif rol alması, O’nun bize emanet ettiği çağdaşlık hedefine ne kadar yaklaştığımızın en önemli göstergesidir. Bizim görevimiz onu sadece anmak değil, yaşatmak. Çünkü Atatürk’ü yaşatmak, özgürlüğü, vicdanı, insanı yaşatmaktır. Ve biz, bunu yaptıkça, o hiçbir zaman ölmeyecek.

Bugün, O'nu anarken, sadece hatırasına saygı duruşunda bulunmakla kalmıyoruz; aynı zamanda bıraktığı en değerli emanet olan eşitlik, özgürlük ve çağdaşlık idealini savunacağımıza dair de yemin ediyoruz. "Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın!" diyen Atamızın izinde, O'nun vizyonunu ilelebet yaşatmak boynumuzun borcudur. Ruhun şad olsun Atam, emanet emin ellerde.

Sonsöz

Sen gittin ama biz hâlâ senin yolundayız, Paşam.
Her sabah doğan güneşin ardında senin ışığını arıyoruz.
Bir çocuk selam verdiğinde, bir kadın kendi ayakları üzerinde durduğunda, bir genç “Benim de bir hayalim var” dediğinde, oradasın.

Bazen rüzgârda bir özlem gibi, bazen bir marşın içinde yankılanan bir ses gibi duyuyoruz seni.
Yokluğunla bile var olmayı başaran tek adamsın sen.
Biz seni yalnızca 10 Kasım’da değil, her gün, her adımda, her umutta yaşıyoruz.

Toprağın değil; gönlün evladı oldun bu milletin.
Ve bu millet seni hiç unutmadı, unutmayacak da.

Sevgiyle kalın..

Arzu SEKİN 


20 Mayıs 2025 Salı

Eğitimde Ayrıştırma Değil, Eşitlik Gerek!

 

"Modern çizgi roman tarzında bir illüstrasyon: Farklı cinsiyetlerden ve etnik kökenlerden gelen çocuklar el ele tutuşarak rengarenk köprüler inşa ediyor. Köprüler, aralarındaki sembolik bir duvarı aşarak birleşiyor. Görsel, eğitimde eşitliği, işbirliğini ve toplumsal bütünleşmeyi simgeliyor."

Toplumların istikbali, yalnızca alfabeyi değil, aynı zamanda eşitliği ve özgürlüğü öğrenen nesillerin yüreklerinde atar. Onların eşit, özgür, aydınlık bir eğitim ortamında yetişmesi, sadece bireysel değil, toplumsal bir zorunluluktur. Ancak Milli Eğitim Bakanı Sayın Yusuf Tekin’in geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamalar, bu temel gerçeğe ters düşüyor ve beni derinden etkiliyor. Bu ifadeyi ilk duyduğumda içimde hem geçmişin burukluğu hem de geleceğin kaygısı yankılandı.

Sayın Bakan, kız çocuklarını okula göndermekte tereddüt eden aileleri ikna edebilmek adına kız okullarının da açılması gerektiğini ifade ediyor. Bu söylem, ilk bakışta bir “çözüm arayışı” gibi görünse de, aslında yıllardır mücadele ettiğimiz eşitlik ilkesine vurulan ciddi bir darbedir.

Asıl Mesele Zihniyet Dönüşümü, Ayrıştırma Değil!

Peki, asıl mesele ne? Asıl mesele; çocukları birbirinden ayırmak değil, zihniyetleri değiştirememek. Eğitim sistemimiz, hâlâ kız çocuklarını koruma bahanesiyle izole etmeye çalışan bir anlayışla şekillendiriliyor. Bu anlayış, kız çocuğunu korunması gereken bir varlık olarak görüyor; bir birey değil, özne değil. Erkek çocuğu ise potansiyel bir tehdit gibi kodlanıyor. Oysa çocuklar doğar doğmaz cinsiyet rolleriyle” değil, eşit eğitim hakkıyla tanıştırılmalıdır.

Karma Eğitim Neden Vazgeçilmezdir?

Karma eğitim; birlikte yaşamayı, saygı duymayı, farklılıklara hoşgörüyle yaklaşmayı öğretir. Birbirini tanımayan, anlamayan, birlikte deneyim kazanmayan bireyler; ileride aynı toplumda nasıl bir arada yaşayacak? Eğitim sadece akademik bilgi değil, sosyal hayatın da bir provasıdır. Kız ve erkek çocuklarının ortak eğitim alması, gelecekte daha adil, daha sağlıklı ilişkiler kurabilmeleri için şarttır.

"Kız Okulları" Çözüm Değil, Teslimiyettir!

Kız çocuklarını “kendi okullarına” hapsetmek çözüm değil, zihniyetlere teslimiyettir. Bu ülkenin kadınları, kız çocukları yıllarca "okula gitmesin", "erkeklerle aynı ortamda olmasın" denilerek hayattan geri bırakıldı. Oysa okulları ayırmak, o karanlık zihniyete boyun eğmek demektir. Sorun; karma eğitim değil, zihniyet ayrışmasıdır. Eğitimi inançlara, geleneksel kodlara teslim etmek; bilimin rehberliğinden uzaklaşmaktır.

Kimi İkna Ediyoruz ve Ne Pahasına?

Eğer bugün devlet, bazı velileri ikna edebilmek için kız okulları açmaya razıysa, yarın hangi taleplerin önünü açacak? Bugün kız-erkek ayrımıyla başlayan bu yol, yarın farklı yaşam tarzlarını dışlayan, toplumu daha da bölen bir yapıya evirilmez mi? Kamusal alanı bu denli ayrıştırmak, sosyal bütünlüğümüzü parçalamaz mı?

Şimdi Cesurca Eşitliği Savunma Zamanıdır!

Bu ülkenin öğretmenleri, öğrencileri, kadınları, anneleri… Yıllarca eğitimin aydınlık yüzünü savundu. Şimdi susarsak, geri adım atarsak; sadece okulları değil, geleceğimizi de karanlığa teslim ederiz.

Bugün susarsak, yarın çocuklarımızın birlikte öğrenme hakkını, eşit yurttaş olma hayalini kaybederiz. Kız çocuklarını eve değil, sınıfa; ayrılığa değil, eşitliğe yönlendirmek bizim sorumluluğumuzdur.

Eğitim, ayrıştırarak değil birleştirerek güçlenir. Gelin, çocuklarımıza duvarlar değil, köprüler bırakalım. Aynı sınıfta büyüsünler ki; aynı sofrada, aynı ülkede, aynı hayatta eşit yurttaşlar olarak var olabilsinler.

Sevgiyle Kalın...

Görüşmek üzere...

Arzu SEKİN 

8 Mart 2025 Cumartesi

Kadınlar bir gün değil, her gün hatırlanmalı

İlmek ilmek emek, nakış nakış mücadele

8 Mart geldiğinde herkes birden kadınları hatırlıyor. Çiçekler dağıtılıyor, bazı iş yerlerinde çalışan kadınlara çikolata ya da karanfil veriliyor, süslü sözler söyleniyor, sosyal medyada pembe mesajlar paylaşılıyor, reklamlarda ''kadınlar çiçektir'' temalı yayınlar yapılıyor. Sanki bir peri masalındayız; her şey tozpembe. O pembe bulutlar dağılıyor, sanki sihirli değnek değmemiş gibi, hayatın gerçekleri yüzümüze çarpıyor. O gün giyilen en güzel elbise dolaba kaldırılıyor, topuklu ayakkabılar yerini terliklere bırakıyor. 

İşte o zaman, o 'kadınlar çiçektir' diyenlerin sesi de kısılıyor, sanki hiç konuşmamışlar gibi... Sanki o gün, bir rüyaymış da bitmiş gibi. 9 Mart sabahı o çiçekler solmaya, o süslü sözler unutulmaya başlıyor.  Kadınlar yine yalnızlaşıyor, hayatın yüküyle baş başa kalıyor. Yani bir günlüğüne prenses olup sonra tekrar külkedisine dönüyoruz. 

Oysa 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nün temelleri, kadınların eşitlik ve adalet için verdiği çok farklı bir mücadeleye dayanıyor: 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarındaki kadın işçi hareketleri. O dönemde, kadın işçiler, düşük ücretler, uzun çalışma saatleri ve kötü çalışma koşulları gibi zorluklarla mücadele ediyordu. Bu zorlu koşulların bir sonucu olarak; 

1908, New York: 15.000 kadın işçi, daha iyi çalışma koşulları ve oy hakkı talebiyle New York'ta bir yürüyüş düzenledi. Bu yürüyüş, 8 Mart'ın tohumlarının atıldığı önemli bir dönüm noktası oldu.

1911, Trajik Yangın: 25 Mart 1911'de, New York'taki Triangle Gömlek Fabrikası'nda çıkan yangında, çoğu genç kadın 129 işçi hayatını kaybetti. Bu korkunç olay, kadın işçilerin ne kadar zor koşullarda çalıştığını ve haklarının ne kadar az olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. 

Bu trajik olaylar, kadınların eşitlik ve adalet mücadelesinin ne kadar zorlu ve acı dolu olduğunu gösteren bir dönüm noktasıdır. İşte bu nedenle, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, sadece bir kutlama günü değil, aynı zamanda kadınların eşitlik, adalet ve özgürlük mücadelesinin bir simgesidir. Bu gün, kadınların geçmişte elde ettiği kazanımları kutlamak ve gelecekteki hedeflere odaklanmak için bir fırsattır. Bu nedenle, 8 Mart aynı zamanda kadınların insan hakları mücadelesinin tarihidir; kadınların siyasi ve sosyal bilincinin geliştirilmesi için bir fırsattır; kadınların ekonomik, siyasi ve sosyal başarılarının kutlanmasına ayrılmıştır. Ne var ki; yüzyıllar önce New York'ta başlayan o çığlık, o yangın, o mücadele... Aradan geçen zamana rağmen, yangın hala sönmedi. Kadınların sesi bugün bile yeterince duyulmuyor, o mücadele hala devam ediyor. Bu mücadele, sadece sokaklarda atılan sloganlardan ibaret değil. Bu mücadele, her gün, her evde, her iş yerinde, her okulda, her mecliste, her sokakta devam ediyor. Bu mücadele, özellikle de şu alanlarda kendini gösteriyor:

Ekonomik Eşitsizlik: Kadınlar, erkeklerle aynı işi yapsalar bile, genellikle daha düşük ücretlere mahkûm ediliyor. Cam tavan denen görünmez engel, onların yükselmelerini engelliyor. Sigortasız ve güvencesiz işlerde çalışan kadınlar, ekonomik şiddetin en ağır biçimlerini yaşıyor. Ev işçileri, tarım işçileri, fabrikalarda gece gündüz üretim yapan kadınlar... Onların emeği, çoğu zaman görünmez kalıyor, hak ettikleri değeri bulamıyor. 

Toplumsal Cinsiyet Rolleri: Kadınlar, sadece iş yerinde değil, evde de bitmek bilmeyen bir mesaiyle çalışıyor. Toplumsal cinsiyet rolleri, onların omuzlarına ağır bir yük yüklüyor. Bir erkek, işten eve gelip dinlenirken, bir kadın yemek yapıyor, çocuklarla ilgileniyor, evin tüm sorumluluğunu üstleniyor. Toplum, kadın emeğini görmezden gelmeye devam ediyor. 

Şiddet ve Taciz: Kadınlar, sadece fiziksel şiddete değil, aynı zamanda psikolojik, ekonomik ve cinsel şiddete de maruz kalıyor. Taciz, iş yerlerinde, okullarda, sokaklarda, hatta evlerde bile karşılarına çıkıyor. Kadınlar, güvende hissetmekte zorlanıyor, özgürce yaşamakta zorlanıyor.

Kadın Cinayetleri: En acı gerçeklerden biri de kadın cinayetleri. Her gün, bir kadın daha erkek şiddetinin kurbanı oluyor. Kadınlar, en yakınındaki erkekler tarafından, sevgilileri, eşleri, babaları, kardeşleri tarafından öldürülüyor. Bu cinayetler, sadece bireysel vakalar değil, toplumsal bir sorunun yansıması adeta...

Cezasızlık ve İndirimler: Kadın cinayetlerinde, erkeklerin çoğu zaman yeterli cezaları almaması, cezasızlık algısını güçlendiriyor. "İyi hal" indirimleri, "tahrik" indirimleri, adalet duygusunu zedeliyor, kadınların güvenliğini tehdit ediyor. Caydırıcı olmayan cezalar, erkek şiddetini cesaretlendiriyor, yeni cinayetlere zemin hazırlıyor.

Siyasi Temsil: Kadınlar, siyasi karar alma mekanizmalarında yeterince temsil edilmiyor. Onların sesleri, meclislerde, belediyelerde, sivil toplum kuruluşlarında yeterince duyulmuyor. Kadınların hakları, siyasi arenada yeterince savunulmuyor.

Eğitim ve Sağlık: Kız çocukları, eğitimde fırsat eşitsizliği yaşıyor. Erken yaşta evlilikler, onların eğitim hayatlarını sonlandırıyor. Kadınlar, sağlık hizmetlerine erişimde de zorluklar yaşıyor. Özellikle kırsal bölgelerde yaşayan kadınlar, yeterli sağlık hizmetine ulaşamıyor.

İşte tam da bu noktada, 8 Mart'ı kutlarken, bu günün ardındaki mücadeleleri ve acıları da hatırlamamız gerekiyor. Bu nedenle, 8 Mart'ı sadece bir gün değil, her gün hatırlamalı ve kadınların hakları için mücadele etmeye devam etmeliyiz. Çünkü bu mücadeleler, sadece kadınların değil, tüm toplumun mücadelesidir. Bu mücadele, her gün, her yerde devam ediyor ve etmeye devam edecek. Bu nedenle, ben o çiçeklerin solmasını, o sözlerin unutulmasını istemiyorum. Ben her gün kadınların hayatın her alanında özgürce ve güvenle var olmasını, seslerinin duyulmasını, emeğinin görülmesini, haklarının korunmasını, ayrımcılığa uğramamasını, eşit şartlarda yaşamasını istiyorum. Kadınlara sadece bir gün değil, her gün değer verelim ve bu değerin gereğini yapalım.

Bu sayede daha adil bir dünya inşa edebiliriz, değil mi? 

8 Mart Dünya Kadınlar Günümüz kutlu olsun! 

Görüşmek üzere...

Arzu SEKİN 


10 Şubat 2025 Pazartesi

Kadın: Yükü Hiç Bitmeyen Sessiz Kahraman:

Mutfakta yemek pişirirken çocuğunun dersine destek olan bir anne. Ev içi emeğin ve fedakarlığın sıcak bir yansıması

Eskiden ''Dış dünya acımasızdır; babaları sessizce yıpratır.'' denirdi. Ama artık bu söz kadınlar için de geçerli. Erkek, dışarıda çalışır, ailesini geçindirmek için mücadele eder, hayatın ağırlığı omuzlarına yüklenirdi. Ama zaman değişti ve bu cümle de haliyle anlamını yitirdi, eskide kaldı.  Şimdi o yük, kadınların sırtına da yüklendi. Artık kadınlar hem evde hem de dışarıda çalışıyor; hem annelik yapıyor hem aile geçindiriyor; hem eşlik görevlerini yerine getiriyor hem de tüm sorumlulukları tek başına omuzluyor. Ama toplum, kadının bu çabasını görmezden gelmeye devam ediyor. 

Kadınların ev işlerindeki emeği yardımlaşma olarak görülerek, onların emeği yok sayılıyor! 

Kadın, erkeğin sorumluluğunu da yüklenerek sadece yardımlaşmanın ötesine geçiyor.

Halbuki  erkek de kadının yaptığı işleri yapmış olsaydı, o zaman buna yardımlaşma diyebilirdik.

Öyle değil mi? 

Oysa kadın sadece çalışmıyor, o, hayatı taşıyor emeğiyle, sevgisiyle, sabrıyla, direnciyle.. Ama ne yazık ki en çok ezilen, en az kıymet gören yine odur. Çünkü fedakârlığı hep görmezden gelinmiştir. 

Anadolu'da Kadın: Gün Doğmadan Başlayan Mesai :

Anadolu'da da durum farklı değildir. Kırsal kesimde kadınlar, sabah ezanıyla kalkar. Önce hayvanların yiyeceğini ve suyunu verir, süt sağar, yoğurt, peynir, çökelek, ayran, tereyağı gibi ürünleri üretir. Kahvaltıyı hazırlar, sofrayı toplar, bulaşıkları yıkar, evi toparlayıp temizler. Okul dönemi ise çocuklarını okula hazırlar ve gönderir. Gün daha yeni başlamıştır. 

Tarlada ekin biçer, sebze toplar, bağ bahçe işleriyle uğraşır. Karnında bebek, sırtında odun, ayağında yırtık bir çarıkla çalışır. Gün boyu güneşin altında ter döker, yorulmaz mı? Elbette yorulur. Ama kimse bunu umursamaz. Çünkü o "kadındır'', çalışması gerekir. 

Akşam eve döndüğünde onu bekleyen işler bitmiş midir? Hayır, bitmez.

Akşam yemeği pişirilecek, sofra kurulup kaldırılacak, çocukların çamaşırları yıkanacak, kayınvalidesinin ilaçları verilecek, kayınpederinin çayı hazırlanacak, kışlık yiyecekler hazırlanacak... 

Bunlar da yetmeyecek; azarlanacak, değersizleştirilecek ve hatta kocası ve ailesi tarafından yok yere şiddete bile maruz kalabilecek. Ve liste uzayıp gidecek. 

Kadın hiç durmaz, dinlenmez, kendini hep sona bırakır. Ama ne yaparsa yapsın, yine de hakkı verilmez, değeri bilinmez. 

"Eksik etek" derler ona.

Sanki varlığı tamamlanmamış, emeği önemsizmiş gibi. Oysa bilmezler ki bu hayatı ayakta tutan odur.

Bir gün, bu işlerin bir erkeğin omuzlarında olduğunu düşünün...

Bir gün tarladan veya işten gelip çamaşırları yıkasın, yemek yapsın, sofrayı toplasın, çocuklara baksın, dersleriyle ilgilensin, hasta kayınvalidesine şefkat göstersin, sobayı yaksın, kışlık yiyecekleri hazırlasın ve sabah ezanıyla tekrar güne başlasın...

Yapabilir mi gerçekten?

Düşünebilir mi bunu?

Acaba o yükleri omuzlayabilir mi gerçekten?

Şehirde Kadın: Ev ve İş Arasında Sıkışan Hayatlar : 

Şehirde kadın, bambaşka bir savaş verir. Sabah erkenden kalkar, çocuklarını hazırlar, kahvaltılarını yetiştirir ve okula gönderir. Dersler, projeler, öğretmen toplantıları, kıyafet ihtiyaçları, beslenme düzenleri... Hepsini o takip eder. Biri hasta olduğunda gece boyu başında bekleyen yine odur. Evdeki herkesin üzüntüsünü, sevincini, kaygısını en çok hisseden odur. Kendi yorgunluğunu bir kenara bırakır, çünkü anneliğin mesaisi asla bitmez.

Bir yandan da kendi iş temposuna hazırlanır. Gün boyu çalışır, erkeklerle aynı masaya oturur ama genellikle daha az kazanır. İş yerinde saygı görmek, adil ücret almak, mobbinge maruz kalmamak için mücadele ederken, evdeki sorumlulukları da hiç azalmaz. İş yerinde görevlerini yerine getirirken bile zihninin bir köşesi hep evdedir. Çünkü bir kadının mesaisi ofis kapısından çıktığında da bitmez.

Zihnindeki bitmek bilmeyen sorular:

"Çocukların beslenmesini koydum mu?"

"Akşam yemeği için ne yapmalıyım?"

"Küçüğün ödevi vardı, acaba yetiştirebilecek mi?"

İşten çıkar çıkmaz zihni yeniden bölünmeye başlar: 

"Çocuğum ödevini yaptı mı?"

"Buzdolabında eksik var mı?"

"Çamaşırlar yıkanacak mı?"

"Yemek yetişecek mi?"

Ve bu döngü, gün be gün devam eder...

Oysa eşi eve gelir gelmez koltuğa oturur, televizyon izler, dinlenir. Günün yorgunluğunu üzerinden atmaya çalışır.  Anadolu'da da durum farklı değildir. Erkek tarladaki işlerini bitirir bitirmez köy kahvesine gider, çay eşliğinde pişpirik oynarken köyün en büyük dedikodu meclisini oluştururlar. Yani onlar günlük yorgunluklarını kahvede pişpirik oynayarak atarken kadın evde çalışmaya devam eder. Ama kadın? Kadının böyle bir hakkı yoktur, çünkü "zaten yapması gerekeni" yapıyordur. 

Kadın aynı zamanda bir eş, bir evlat, bir kardeş bir dosttur. 

Kadın, iş yerinde güçlü olmak zorundadır, evde ise fedakâr. Ama ne iş yerinde ne de evde takdir görür. Çünkü toplum, onun çabasını fark etmeye bile zahmet etmez.

Kadın Artık Erkeklerin de Yükünü Taşıyor:

Eskiden erkek çalışır, evi geçindirirdi. Ama şimdi kadın da çalışıyor, üstelik evdeki tüm sorumluluk yine ona ait. Dış dünya erkekleri yıpratırdı, şimdi ise kadınları iki kat fazla yıpratıyor. Hem ekonomik yükü omuzluyorlar hem evin içinde hizmet etmek zorunda kalıyorlar.

Peki, bu yükü taşımaya ne kadar daha dayanabilirler?

Kadın sadece kendi sorumluluklarını değil, artık erkeklerin terk ettiği yükleri de taşıyor. Ama kimse dönüp ona teşekkür bile etmiyor.

Kadınlar Güçlü Ama Yoruluyor:

Elbette kadınlar güçlü, mücadeleci, dirençli… Ama yoruluyorlar. Çünkü toplumda birçok sorumluluk paylaşılmıyor, kadınlar görünmez emeği omuzlarında taşıyor. Bu yüzden, sadece kadınlar değil, tüm bireyler olarak bu yükü fark etmek ve paylaşmak gerekiyor. Çünkü mutlu bir aile, ancak herkesin eşit şekilde sorumluluk aldığı bir ortamda mümkün olabilir.

Kadın Yorulursa Ne Olur?

Kadın durursa dünya durur. Oysa kadın da insandır. Yorulmaz sanılır, dinlenme hakkı bile elinden alınır. Halbuki dinlenmeye, takdir edilmeye, varlığının değerli hissettirilmesine ihtiyacı vardır. 

Oysa kadın, sabahın ilk ışıklarıyla başlayıp gece yorgun düşene kadar süren bir mesainin içinde sıkışıp kalıyor.

Anadolu’da da, şehirde de kadın hep aynı yükü taşır. Ama artık sadece taşımak değil, paylaşmak istiyor. O, yüklerin eşit bölündüğü bir hayatı hak ediyor.

Unutmayalım: Bir toplumun gerçek gücü, kadınlarının yalnız bırakılmadan var olabildiği ölçüde yükselir. Kadın yalnızsa, aslında toplum da yalnızdır.

Görüşmek üzere..

Arzu SEKİN


1 Şubat 2025 Cumartesi

Gerçek Eşitlik: Kadın ve Erkek olmak değil , İnsan olmaktır.

Birbirine dönüşen kadın ve erkek silüetlerinden oluşan soyut bir yağlı boya/suluboya tablo. Eşitliği değil, insanlığı vurgulayan sanatsal bir kompozisyon

Falih Rıfkı’nın anlattığına göre, Meclis’te bir milletvekili Atatürk’e sormuş: ''Asrî olmak ne demektir?'' Atatürk, birkaç kelimeyle çağları aşan bir cevap vermiş: ''Adam olmak demektir.''

Bugün bu iki kelimenin içini doldurmaya çalışıyoruz. Adam olmak, insan olmak, erkek olmak…Oysa asıl mesele insan olabilmek değil midir?  Günümüzde birçok kişi bu ifadeye tepki gösteriyor; özellikle kadın hakları savunucuları haklı olarak "adam olmak" yerine "insan olmak" demeyi tercih ediyor. Peki, bu tercihler bir yana, biz gerçekten insan olmayı başarabiliyor muyuz? 

1789 İnsan Hakları Bildirgesi’nden Birleşmiş Milletler Bildirgesi’ne kadar nice bildirgeler yazıldı. Kadın hakları, eşitlik, özgürlük gibi kavramlar üzerine... Hepsi ''Kadın ve erkek eşittir dedi. Peki, hayatımızın hangi alanında bu eşitliği yaşayabildik ya da uygulayabildik? Kadının giysisine, kahkahasına, özgürlüğüne, hatta varlığına müdahale eden zihniyetin içinde eşitliği nasıl konuşabiliriz? Bu yüzden mesele sadece kadın-erkek eşitliği değil, insanlık meselesidir. Eğer insan olmayı başarabilseydik kadın hakları diye bir kavrama ihtiyaç duymazdık. Çünkü kimsenin hakkını savunmak zorunda kalmaz zaten doğuştan sahip olduğumuz eşitliği yaşayabilirdik.  

Bir de öyle bir zihniyet (çürümüş) var ki, kadını bir erkeğin varlığında tanımlıyor. Oysa kadın ne bir erkeğin gölgesidir, ne kölesidir, ne de toplumun süsü. Kadın, insanlığın ta kendisidir. Kadın, insanı karnında büyüten, sevgisiyle yoğuran ve ruhuyla var eden kutsal bir varlıktır.  Bu yüzden, kadın haklarını tartıştığımız her gün, aslında insanlık sınavını kaybediyoruz. Ve belki de en acısı, hâlâ kadın ve erkek eşitliğini konuşuyor olmamızdır. 21. yüzyılda hâlâ böyle bir konunun tartışılıyor olması bile çağ dışı ve insanlık dışı bir düşüncenin göstergesidir. Çünkü mesele, kadın-erkek olmak değil, insan olabilmektir. 

Sorun bireylerde değil, zihinlerde. Çocukluğumuzdan itibaren öğretilen yanlışlar, görenekler, aile baskısı ve eğitimsizlik… İşte insan olmanın önündeki en büyük engeller. Kadını ikinci plana iten anlayış, yalnızca erkeklerin değil, kadınların da zihinlerine işliyor. Bir kadın, başka bir kadının hakkını savunmazsa; bir erkek, kadının eşitliğini kabul etmezse, toplum nasıl insan olabilir?

Eşitliğin, saygının, sevginin, adalet duygusunun temelini ailede oluşturmalıyız. Bu görevde ilk başta anne ve babaya düşer. Çocuklarına adil olmayı öğretmeyen, sevgiyi paylaşmayı bilmeyen, saygıyı benimsemeyen bir ailede büyüyen birey, insan olmayı nasıl öğrenecek? Ya da oğluna üstünlük hissi aşılayan, kızına sessiz kalmayı öğreten bir ebeveyn, geleceğin de değişmesini engeller. Kadını ikinci plana atan bir baba, bunu normalleştiren bir anne, geleceğin de aynı kalmasını sağlayacaktır. Oysa değişim, en çok çocukların zihninde filizlenir. Eğer onlara eşitliği, özgürlüğü ve saygıyı aşılayabilirsek, gelecek nesillerde insan olmanın ne demek olduğunu tartışmaya bile gerek kalmayacaktır. Çünkü insan olmak, zaten eşitliği içinde barındırır.

Bugün hâlâ kadınların haklarını savunmaya çalışıyorsak, bu utanç bize yeter. Günün birinde bu zihniyet değişecek ve insanlık, eksiklerini tamamlayarak büyüyecek. İlhan Selçuk’un dediği gibi, ''adamlar insan olacak.'' "adam olmak" yalnızca erkek olmakla özdeş sayılmayacak. Ve belki de o gün, "Kadın-erkek eşit midir?" sorusu tarihin tozlu raflarında unutulmuş, anlamsız bir tartışma olarak kalacak. Ve o gün geldiğinde, kadınların ne giydiği, nasıl yaşadığı kimseyi ilgilendirmeyecek. Çünkü o gün, insan olmanın ne demek olduğunu anlayacağız. İnsan olmak, erdemle, eşitlikle ve vicdanla tanımlanacak. Çünkü insanlar arasında eşitlik değil, zaten var olması gereken doğal bir denge olacak.

Ama asıl soru şu: O gün gelene kadar kaç nesil daha bu eşitsizliğin yükünü taşıyacak? 

Oysa Atatürk’ün söylediği gibi, asrî olmak yani çağdaş olmak; insan gibi yaşamak, insan gibi düşünmek ve insan gibi davranmak demektir. Ve ancak bunu başardığımızda, gerçek anlamda eşit ve özgür olabiliriz.


Görüşmek üzere...

Arzu SEKİN 


31 Aralık 2024 Salı

Yeni Yılı Geride Bırakırken: Hayaller, Hatalar ve Ufak Kahkahalar

 

"Yeni Yılı Geride Bırakırken: Hayaller, Hatalar ve Ufak Kahkahalar"

Bir Yıl Daha Bitti mi Şimdi?

Evet, bir yıl daha göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Bazen ağır aksak ilerledik, bazen de hızla akıp giden zamanın peşinden koştuk. Şimdi, bu yılın son günlerinde bir durup düşünme zamanı: Geride bıraktığımız yıl bize ne öğretti? Nelere şükrettik, neleri unuttuk? Belki hayallerimize biraz daha yaklaştık, belki de yoldan şaştık. 

Ama gerçekten bitti mi? Çünkü bende hâlâ geçen Ocak’tan kalma hayaller, yarım bırakılmış işler ve “Sonra yaparım” dediğim bir sürü şey var. Ve her yıl sonunda aynı soruyu soruyorum: “Bu yıl gerçekten ne yaptım?” Ama işte, bir yıl daha defterimize yazıldı. Peki, bu defteri nasıl kapatmalıyız?

Cevap biraz belirsiz. Kendime göre küçük zaferlerim, görünmez yenilgilerim ve bolca “Ah, keşke!” dediğim anlar var. Ama bir yandan da biliyorum ki yıl bitince zamanın hesabını tutmanın pek bir anlamı yok. Çünkü zaman, ne hesap sorar ne de hesap verir. O sadece geçer.

Geride Bırakmanın Hafifliği:

Her yeni yıl, bir vedayı da beraberinde getirir. Ancak geçmiş yılın ağırlığını taşımak yerine, onu derslerle dolu bir armağan olarak görmek gerek. Hangi hatalardan ders aldık? Hangi yanlışları tekrar yapmamak için kendimize söz verdik?

Bir düşünün: Bu yıl seni en çok zorlayan şey neydi? Ve ona rağmen en çok gurur duyduğun an hangisiydi? Hayat bazen inişli çıkışlı bir yol, ama her iniş bir çıkışa açılmıyor mu?

Murathan Mungan da boşuna dememiş:

"Bir yıl daha bitiyor.

Düşlerim, tasalarım...

Yarım kalmış onca şey,

Her yıl biraz daha kısalıyor,

Bir öncekinden...

Bana mı öyle geliyor,

Yoksa daha mı hızlı ilerliyor zaman,

İnsan yaşlanırken..."

Zaman gerçekten hızlanıyor mu, yoksa biz mi yavaşlıyoruz, bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var: İnsan yaşlandıkça yılın ayları, günlerin saatleri daha kıymetli hale geliyor. Ve zamanın akışı karşısında durup kendi düşlerimize, tasalarımıza ve yarım kalmış işlerimize bakıyoruz. Ama bu muhasebeyi kendimize yük değil, bir yenileme fırsatı olarak görmeliyiz.

Yeni Yılda Biraz Ütopya, Biraz Gerçek :

Ben bu yazıyı yazarken bir söz verdim kendime: Yeni yıl, yeni bir başlangıç değil mi? Ama bu seferki başlangıcım biraz farklı olacak. Bu yıl hayallerime daha fazla yer açacağım. Onları sadece kurmayacak, gerçekleştirmek için adım atacağım. Yeni yılı kucaklayacağım, daha çok güleceğim, daha az endişeleneceğim ve hayatı daha fazla hissedeceğim. Çünkü hayat, kusursuz hedefler ya da büyük başarılar değil, yolculuğun kendisinde saklı. 

Unutmayın, geçmişi değiştiremeyiz ama gelecek bizim elimizde. Bu yüzden yeni yılı karşılarken kendinize bir söz verin: Daha çok sevin, daha çok öğrenin, daha az endişelenin, fazlalıklardan arının, imkanlarınız eşliğinde seyahat edin ve hayatı daha fazla hissedin.. Çünkü yeni bir yıl, yeni bir başlangıç demek.

Yeni yılın bize sunduğu en güzel hediye, her günün yeniden başlama şansı olduğunu hatırlamak. Ve belki de yıl biterken başlayan şey, yeni bir zaman diliminden çok, kendimizi yeniden keşfetme fırsatıdır.

Haydi, yeni yılı umutla karşılayalım. Çünkü umut her zaman en güzel başlangıçtır.

Görüşmek üzere...

Arzu SEKİN 

22 Aralık 2024 Pazar

TÜRKİYE'DE KADIN OLMAK


Kadın Olmak: Türkiye'de Zorluklar, Sebepler ve Bir Adım Daha İleriye:

Bugün, sabahın erken saatlerinde, taze kahvemi içerken ve hava almak için balkondan dışarıya bakıyordum. Havanın serinliği ve kuşların cıvıltısı arasında, biraz önce okuduğum bir haber birden aklıma üşüştü: Bir kadın, sokakta yalnız yürürken, bir adam tarafından rahatsız edilmişti. Neden hep kadınların başına geliyordu diye düşünmeden edemedim! Her ne kadar içimi ürpertse de, kalbimi sızlatsa da ne yazık ki, bu tür haberlerle karşılaşmak, Türkiye'de kadın olmanın zorluklarını hatırlattı bana. Peki, Türkiye'de kadın olmak neden bu kadar zordu? Bu sorunun cevabı, sadece tek bir kelimeyle açıklanamaz elbette; hem geçmişin izleri hem de toplumsal dayatmaların (normların) etkisiyle şekillenen çok katmanlı bir konu bu.

Tarihi ve Kültürel Bir Perspektif:

Türkiye’de kadın olmak, tarih boyunca birçok anlam taşımış, değişen toplumsal dinamiklerle birlikte sürekli evrim geçirmiştir. Türk kadınları, Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte önemli kazanımlar elde etmişlerdir. Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde dünyada ilk olarak kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınması, eğitimde fırsat eşitliği gibi adımlar, o dönemde dünyada örnek teşkil etmiş olsa da bu kazanımlar, zamanla yerleşik kültürel kalıplar ve ataerkil yapılarla sınırlandırılmış, kadının toplumsal hayatta varlığını tam anlamıyla hissettirmesi her zaman kolay olmamıştır. Kadınlar, bir yandan toplumsal, kültürel ve ekonomik hayatta varlıklarını güçlü bir şekilde hissettirmek için mücadele ederken, diğer yandan eşitlik ve özgürlük arayışlarını sürdürmektedir.

Aile Baskısı ve Toplumsal Beklentiler:

Birçok kadın, genç yaşlardan itibaren ailesi tarafından “iyi bir kız çocuğu” olma baskısına maruz kalıyor. Aileler, çoğu zaman kız çocuklarının toplumun kabul ettiği kalıplara uymalarını bekler ve baskı yaparlar. Eğitim almak önemli olsa da, bazen "güzel" ya da "namuslu" olmanın ön planda olduğu bir çevrede büyürsünüz. Aile baskısının, kariyer seçimlerinden kişisel hayata kadar uzanan bir etkisi vardır. Mesela, Zeynep’in hikayesi hep aklımda. Üniversiteye başlamış, çok başarılı bir öğrenciydi. Fakat ailesi, onu erken yaşta evlendirmeyi düşünüyordu. Eğitimini ve kariyerini bir kenara koyarak, toplumun “kabul edilebilir” kadın imajına uyması bekleniyordu. Zeynep bu baskılara karşı durup, eğitimine devam etti ve sonunda kendi işini kurdu. Ama bu süreç, hiç de kolay olmadı.

İş Hayatındaki Eşitsizlik ve Cam Tavanlar:

Kadınlar, iş dünyasında hâlâ pek çok zorlukla karşı karşıya. Aynı işte çalışan bir erkekle aynı maaşı almak, terfi etmek ya da karar alma mekanizmalarına dahil olmak, birçok kadın için hayal gibi kalıyor. En basitinden, iş görüşmelerinde karşılaşılan “Evlendikten sonra işi bırakacak mısınız, evli misiniz, evlenmeyi düşünüyor musunuz?” gibi kendinizi kötü hissettiren sorular, kadınların profesyonel hayatta ne kadar ciddiye alındığını gösteriyor. Bir arkadaşımın başına geleni hatırlıyorum: Ayşe, mühendislik bölümü mezunu ve iş hayatına atıldığında, aynı pozisyonu paylaştığı erkek meslektaşlarının hemen önüne geçmeyi başarmıştı. Ancak, bir süre sonra terfi almak için yaptığı başvurular hep geri çevrildi. Her seferinde, "Kadın olduğun için değil, daha fazla deneyim kazanman gerek" gibi cevaplar aldı. Sonunda, başka bir şirkette terfi etti ve kadın olarak yükselmenin aslında bir mücadele gerektirdiğini gördü.

Güvenlik ve Sokaklarda Kadın Olmanın Zorluğu:

Güvenlik, Türkiye’de kadınların günlük hayatındaki en büyük endişelerden biri. Sokakta yalnız yürümek, akşam saatlerinde yalnız başına dışarı çıkmak, zaman zaman korku yaratabiliyor. Herkesin yaşadığı bu zorluk, aslında kadınların toplumda daha fazla korku ve tehdit altında olduğunu gösteriyor. Kadınlar, sokakta rahatça yürümek istediklerinde, bazen başkalarının gözleriyle, bazen de laf atmalarla karşılaşıyorlar. Birçok kadın, işine gitmek, alışveriş yapmak veya arkadaşlarıyla buluşmak gibi sıradan aktiviteleri yaparken, bir tehdit hissetmeden hareket edebilmek istiyor. Ama ne yazık ki, güvenli bir toplumda yaşamak, Türkiye’de hala kadınlar için büyük bir lüks.

Kadın Dayanışması ve İleriye Dönük Adımlar:

Ancak, bütün bu zorluklar ve engeller, kadınların gücünü ve direncini kırmaz. Tam tersine, kadınlar, birbirlerine destek olarak, toplumsal normları değiştirebilir ve seslerini duyurabilirler. Kadın dayanışması, Türkiye’de giderek daha fazla önem kazanan bir kavram haline geldi. Örneğin, 2018 yılında birçok kadının hayatını kaybetmesine ve şiddet mağduru olmasına karşı yapılan protestolar, kadının gücünü ve bu sorunun çözülmesi için kadınların bir araya gelmesinin gerekliliğini ortaya koydu. Bu hareket, sadece Türkiye'de değil, dünyada kadın hakları konusunda önemli bir adım oldu. Kadınlar, artık yalnızca kendilerini savunmakla kalmıyor, aynı zamanda seslerini duymak isteyen diğer kadınlar için de bir umut kaynağı oluyor.

Birlikte Daha Güçlüyüz:

Türkiye'de kadın olmanın zorlukları hala var ve bugün hala zorlu bir yolculuk olabilir, fakat bu engelleri aşmak ancak kadınların azmi, dayanışması, değişime olan inancı bu yolculuğu daha güçlü ve umut dolu bir hale getirecektir. Ayrıca her geçen gün daha fazla kadının adım attığını görmek umut verici. Mustafa Kemal Atatürk'ün dediği gibi, ''Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.'' Bu ideal, kadınların hak ettiği yere ulaşması için hepimize yol göstermeye devam etmelidir.  Zeynep ve Ayşe gibi kadınlar, toplumsal normlara karşı direnirken, kadın dayanışması sayesinde güçlerini birleştiriyorlar. Her zorluk, beraberinde bir fırsat doğurur ve unutmayın, her adımda bir değişim yaratmak mümkündür. Eğer bugün Türkiye’de kadın olmak zor görünüyorsa, bir adım daha atarak o zorlukları aşmak, yarının dünyasında daha güçlü bir kadın olmak mümkündür.

Arzu SEKİN 


İYİLİĞİN DE BİR SESİ OLSUN

  Sabahımız Neden Böyle Başlıyor? Sabah kuşağı programlarını açıyorum bazen, birkaç dakika sonra kapatıyorum. Daha gün yeni başlamış. ...