13 Temmuz 2026 Pazartesi

Biz Neyi Konuşuyoruz?

 

İzlanda ile Türkiye'nin insani gelişme, eğitim, yaşam kalitesi, hukuk ve toplumsal öncelikler açısından sembolik karşılaştırmasını anlatan illüstrasyon.

Sosyal medyada günlerdir aynı tartışma dönüp duruyor. Güya İzlanda Başbakanı Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ne hayran kalmış. Kimi bundan gurur çıkarıyor, kimi "Ezandan mı etkilendi, mehterden mi?" diye tartışıyor. Benim aklıma ise bambaşka bir soru geliyor.

Gerçekten hayran mı kaldı?

Yoksa kendi ülkesiyle kıyaslayıp içinden bambaşka şeyler mi düşündü?

Çünkü bir ülkeye dışarıdan bakan insanlar sadece binaları görmez. O binaların içinde nasıl bir devlet işlediğine, insanların nasıl yaşadığına, çocukların nasıl eğitim aldığına, gençlerin geleceğe umutla bakıp bakamadığına da bakar.

Bir ülkenin gelişmişliğini anlamak için sadece gökdelenlerine, saraylarına ya da gösterişli törenlerine bakılmaz. Asıl ölçü; o ülkede yaşayan insanların nasıl bir hayat sürdüğüdür. Çocuklar nasıl bir eğitim alıyor, insanlar ne kadar güven içinde yaşıyor, emeklerinin karşılığını alabiliyor mu, yaşlandıklarında insanca yaşayabiliyorlar mı... Bir ülkeyi gerçekten güçlü yapan bunlardır.

Dünyanın birçok gelişmiş ülkesine baktığımızda bunu açıkça görüyoruz. Başarılarını gösterişli binalarla değil, güçlü eğitim sistemiyle, sosyal adalet anlayışıyla, bilimle ve hukukla inşa etmişler. Çünkü biliyorlar ki kalkınma, beton dökmekle değil, insana yatırım yapmakla olur.

Biz ise ne yazık ki çoğu zaman bambaşka tartışmaların içine sıkışıp kalıyoruz.

Bir ülke neden refah içinde yaşıyor, gençleri neden geleceğe umutla bakıyor, eğitim sistemi nasıl bu kadar başarılı olmuş, kadınlar neden karar mekanizmalarında daha fazla yer alıyor, bunları konuşmak yerine; bir yabancı liderin hangi binadan etkilendiğini, ezanı nasıl bulduğunu ya da mehteri beğenip beğenmediğini saatlerce tartışabiliyoruz.

Oysa bunların hiçbiri vatandaşın mutfağındaki yangını söndürmüyor.

Hiçbiri gençlerin işsizliğine çözüm olmuyor.

Hiçbiri çocukların daha nitelikli eğitim almasını sağlamıyor.

Hiçbiri emeklinin ay sonunu getirmesini kolaylaştırmıyor.

Asıl sormamız gereken soru çok daha basit aslında.

Biz neden dünyanın en yaşanabilir ülkeleri arasında değiliz?

Neden çocuklarımız iyi bir eğitim için başka ülkelere gitmeyi hayal ediyor?

Neden gençler geleceklerini burada kurmak yerine bavullarını toplamayı düşünüyor?

Neden liyakatı değil sadakati, üretimi değil gösterişi, bilimi değil hamaseti konuşuyoruz?

Bir ülkenin itibarı, yabancı devlet adamlarının sarayları övmesiyle yükselmez. O ülkenin itibarı; vatandaşının pasaportunun gördüğü saygıyla, hukuk sistemine duyulan güvenle, üniversitelerinin bilim üretmesiyle, çocuklarının mutluluğuyla ve insanların yaşam kalitesiyle ölçülür.

Bunun için de alkış değil, akıl gerekir.

Propaganda değil, planlama gerekir.

Gösteriş değil, üretim gerekir.

Belki de en büyük sorunumuz yoksulluk ya da ekonomik kriz değil.

En büyük sorunumuz, gerçek meseleleri konuşmayı bırakmış olmamız.

Çünkü bir toplum sürekli vitrini konuşmaya başladığında, içeride olan biteni görmez hale gelir.

İnsanlar geçim derdindeyken gündem başka yerlere çekilir. Eğitimde yaşanan sorunlar konuşulmaz, adalet tartışılmaz, bilim insanlarının uyarıları duyulmaz. Onların yerine semboller, görüntüler ve algılar konuşulur.

Oysa gelişmiş ülkeler algıyla değil, sonuçlarla övünür.

Çünkü vatandaşına hesap vermek zorundadır.

Bizim de artık başkalarının neyi beğendiğini değil, kendi çocuklarımızın nasıl bir ülkede yaşayacağını konuşmaya başlamamız gerekiyor.

Asıl mesele budur.

Gerisi sadece gürültüdür.

Arzu SEKİN 

28 Haziran 2026 Pazar

Bugün Biraz Anarşistim

 

İstanbul'da çekilmiş kişisel portre fotoğrafı. "Bugün Biraz Anarşistim" başlıklı deneme yazısını temsil eden, pazar günü, gündem, mizah ve hayata dair düşünceleri yansıtan görsel.


Pazar günleri insana bazen dünyayı yeniden düzenleme isteği veriyor. Ben de nasibimi fazlasıyla almışım galiba...


Pazar günleriyle aram hiç düzelmedi. Daha sabahından o kendine has, biraz hüzünlü, biraz da isyankâr havasını çökertiyor insanın üzerine.

Kimileri için dinlenmenin, aile sofralarının, uzun kahvaltıların günü olabilir. Benim içinse haftanın en tuhaf günü. Ne tam bitmiş bir haftaya ait hissediyorum ne de başlayacak haftaya. Arada kalmış, biraz ağır, biraz miskin bir gün.

Belki de bu yüzden pazarları dünyayı kurtarma planları yapıyorum.

Düşünmeden edemiyorum. Aklımdan geçiyor işte... Elimde sihirli bir değnek olsa önce insanların birbirine bağırmasını yasaklardım. Sonra ekran başında öfkeden köpürmeyi. Hatta pazar gününü tamamen kaldırır, haftayı altı güne indirirdim. Hazır başlamışken çalışma günlerini de haftada dört güne düşürür, mesaiyi altı saate indirir, iş başını sabah on yapardım. Mevsimleri de tek bir mevsimde toplar, hep ilkbahar bırakırdım. İnsan biraz daha hafif yaşasın diye.

Herkesin her konuda uzman kesilmesini de biraz dinlenmeye gönderirdim. Yerine kahkahayı koyardım. Çünkü bu ülkenin en çok ihtiyacı olan şeylerden biri, galiba birlikte gülebilmeyi yeniden hatırlamak.

Ama ne yazık ki biz artık gülmeye bile temkinli yaklaşıyoruz.

Bir espri yapılıyor, insanlar önce "Kime söyledi?" diye bakıyor. Bir sanatçı sahneye çıkıyor; gösterisinden çok, hakkında açılacak bir soruşturma konuşuluyor. "Acaba başına bir şey gelir mi?" diye düşünmeden edemiyorsun. Mizah, düşündüren bir sanat olmaktan çıkıp adeta bir cesaret sınavına dönüşüyor. Hemen bir çarmıh kuruluyor, hemen bir yargılama başlıyor. Oysa yaptığı şey çok basit: Sanatını icra ediyor.

Oysa iyi mizah kimseye düşmanlık etmez. Tam tersine, toplumun aynasını tutar. Aynada gördüğümüz görüntü hoşumuza gitmiyorsa aynayı kırmanın kimseye faydası olmaz.

Şu sıralar gündem yine toz duman. Deniz Göktaş örneği aslında memleketin aynası gibi. Zekâ, cesaret ve hiciv bir araya gelince, sistem hemen hemen bir savunma refleksi geliştiriyor.

Geçmişte insanlar aynı sahnede hem güler hem kendileriyle dalga geçebilirdi. Siyasetçiler de sanatçılar da eleştirinin hayatın doğal bir parçası olduğunu bilirlerdi. Hatta en ağır bürokratlar, en sert siyasetçiler, o dönemin büyük komedi ustalarını en ön sıradan izler, kendileriyle dalga geçilmesine kahkahalarla eşlik ederlerdi O günün "anlayışlı" ortamından, bugün her söze "hakaret" yaftası yapıştıran bu dar alana nasıl sıkıştık. Bu bir zekâ fukaralığı mı, yoksa tahammülsüzlük mü? Sanırım ikisinin de birleştiği o karanlık yer, bugünümüzü tanımlıyor.  Bugün ise en küçük eleştiri bile taraf seçme meselesine dönüşüyor. Bir cümle kuruyorsunuz; kimileri alkışlıyor, kimileri linç ediyor. Ortada konuşulan fikrin kendisi çoğu zaman kayboluyor. Adalet, yalnızca güçlünün bahçesinde çiçek açan; zayıfın toprağında kuruyan bir ağaca mı dönüştü? Sonra haberleri açıyorsunuz. Dünya zaten ayrı bir kaos. Avrupa yanıyor.

Bir yerde savaş, başka bir yerde ekonomik kriz... Altın inmiş, döviz çıkmış. Bir ülkede seçim konuşuluyor, başka bir ülkede liderler birbirine rest çekiyor. Amerika’da Trump’ın bitmek bilmeyen şovları… Bizde ise her gün yeni bir tartışma, yeni bir gündem, yeni bir öfke, ayrı bir trajikomedi. Özgür Özel’in her şehre bir "ayar" verme hırsı, Şamil Tayyar’ın pusuda bekleyen tavırları… Bir tarafta zayıflama iğneleriyle hayaller kuran bir kitle, diğer tarafta NATO zirvesinde ne olacağını kestiremeyen bir bürokrasi. İnsan neye üzüleceğine şaşırıyor.

Daha dünkü meseleyi unutmadan yenisi geliyor.

Bu kadar hızın içinde insan bazen kendi sesini bile duyamıyor. Böyle düşünürken insanın içinden çıkıp gidesi geliyor.

Belki de bu yüzden artık haberleri izlerken şaşırmıyorum. Yoruluyorum sadece. Çünkü gündem değişiyor ama insanların birbirini dinlememesi hiç değişmiyor.

Oysa farklı düşünmek düşman olmak değildir. Aynı olaya başka bir pencereden bakabilmek, toplumları zayıflatmaz; tam tersine güçlendirir. Bir ülkede sanat da mizah da eleştiri de nefes alabildiği sürece o toplum kendini yenileyebilir.

Bazen düşünüyorum; belki de en büyük lüks, sakin bir hayat yaşayabilmek. Sabah kalkıp kahveni içerken dünyayı kurtarmaya çalışmamak. Telefonu açınca yeni bir krizle karşılaşmamak. İnsanların birbirine biraz daha insafla yaklaşması.

Çok şey istemiyoruz aslında.

Biraz akıl, biraz vicdan, biraz da gülümseyebilmek...

Sanırım bütün mesele bu.

Neyse...

Bugün de pazar işte. Müsaadenizle arşivden çıkardığım o eski İstanbul fotoğrafına sığınıp bu günü de kapatalım...Her ne kadar pazartesi kapıda beklese de bugünü kendi kurallarımızla, kendi "anarşist" zihnimizle biraz söylenerek, biraz gülerek bitirmek bizim elimizde. Ne demişler hayat, bir sahne ve biz sadece rollerimizi oynuyoruz.

Pazarın bu tembel ama huzursuz havasında, aslıma dönüp kendi köşeme çekiliyorum. Bugünlük isyanım bu kadar. Haftaya yine aynı döngü, yine aynı sorular…Ama en azından bugün bu distopik pazar gününü kendi krallarımızla, biraz dedikodu biraz da kendimizce hakikat arayışla geçirdik.

Ben yine söyleneceğim, dünya yine kendi bildiğini okuyacak. Ama yine de umudumu tamamen bırakmayacağım. Çünkü bu ülke bütün karmaşasına rağmen, en beklenmedik anda insanı şaşırtmayı da gülümsetmeyi de hâlâ başarabiliyor. Ruh hâlimiz ne olursa olsun, pazar yine bitecek. Dileğim şu; haftaya biraz daha az öfke, biraz daha çok mizah, biraz daha çok insan kalabilelim.

İyi pazarlar...

Arzu SEKİN

27 Haziran 2026 Cumartesi

Bir Yıldız Daha Kaydı, Kanatlı Beyaz Atına bindi ve gitti.

 

Yeşilçam'ın efsane oyuncusu Kadir İnanır, klasik mavi takım elbisesiyle kameraya bakarken.

Bazı İnsanlar Gider, Bazı İnsanlar Kalır

Bazı insanlar vardır, sadece kendi hayatlarını yaşayıp gitmezler; onların yokluğuyla insan, kendi hayatından da bir parçanın sessizce eksildiğini hisseder. Çünkü bazı insanlar yalnızca birer oyuncu değildir hayatımızda; bir dönemin sesi, bir mahallenin akşamı, çocukluğun pazar günü ve ailece izlenen filmlerin sıcaklığıdır. Onlar zamanla bizim ortak hatıralarımızın, büyüdüğümüz evlerin, ilk aşklarımızın ve belki de en saf duygularımızın birer parçası haline gelirler.

Kadir İnanır da tam olarak böyle biriydi; onun aramızdan ayrılışı sadece bir sanatçının kaybı değil, çocukluğumuzdan ve gençliğimizden kopup giden bir parçanın daha eksilmesi demek. Onun gidişiyle sanki kendi hayatımızın tarihinden de bir sayfa kapanmış gibi hissettik.

Sanırım bugün hepimiz aynı duyguyu yaşıyoruz. Bugün yaşımız kaç olursa olsun, çocukluğumuzun kahramanları birer birer gidiyor ve her gidenle birlikte sadece bir insanı değil, aslında bize ait olan koca bir zamanı da sessizce uğurluyoruz.

Kadir İnanır'ın vefat haberini okuduğumda bütün bunlar birer birer aklımdan geçti.

Kadir İnanır denince aklımıza ilk gelen o bakış, o duruş; tek bir kelimeye ihtiyaç duymadan her şeyi anlatan o ifade... Ben eski Yeşilçam filmlerini sadece film olarak hiç izlemedim. O filmlerde insan ilişkileri vardı. Sevgi vardı. Saygı vardı. Birbirine güvenen insanlar vardı. Eksikleri vardı belki ama samimiyetleri de vardı.

Bugün dönüp baktığımda en çok o samimiyeti özlediğimi fark ediyorum.

Özellikle "Selvi Boylum Al Yazmalım" filmi, aslında sadece bir aşk hikayesi değil, birçoğumuz için sevginin, fedakarlığın ve o "emek" kavramının ete kemiğe bürünmüş haliydi. Çoğumuz o filmi ilk izlediğimizde, yetişkin dünyasının karmaşıklığını tam olarak anlayamıyorduk. Ama o bakışlardaki derinliği, o içtenliği kalbimizin en kuytu köşesinde hissediyorduk. Bir insanın başka bir insana, bir çocuğa, bir hayata nasıl böylesine büyük bir şefkatle bakabileceğini, o sahnelerde öğrendik belki de.

 

Bir oyuncuyu unutulmaz yapan sadece başarılı olması değildir. İnsan bazen tek bir bakışı yıllarca unutamaz. Tek bir sahne, tek bir cümle insanın hafızasında ömür boyu yer eder. Çünkü bazı duygular kelimelerden önce gelir. Çocukken neden etkilendiğimizi bilemeyiz. Sadece içimize dokunduğunu hissederiz.

Yıllar geçti, dünya çok değişti. Teknoloji değişti. Sinema değişti. Oyuncular değişti. Her yıl onlarca yeni dizi, yüzlerce yeni film çekiliyor. Ama bugün izlediğimiz onca yapım ve teknolojik imkâna rağmen, o eski filmlerin bıraktığı eşsiz tadı hâlâ bulamıyoruz. Belki de bunun nedeni, o filmlerin yalnızca bir hikâye anlatmamasıydı. Kadir İnanır ve onun kuşağındaki oyuncular sadece bir rolü oynamıyor, adeta bir dönemin ruhunu, o yılların saflığını ve samimiyetini de taşıyorlardı. Bu yüzden bazı filmler hâlâ ilk günkü gibi konuşuluyor. Çünkü onların bıraktığı değer, gişe rakamlarıyla değil, insanların kalbinde yaşattıkları duygularla ölçülüyor.

Sanırım gerçek başarı da tam olarak budur.

İnsanların gönlünde yıllar geçse de silinmeyen bir yer edinebilmek. Bugün bir filmde gördüğümüz yüzlerin çoğu yarın unutulup giderken, Kadir İnanır ve onun kuşağındaki oyuncuların bakışları hâlâ zihnimizin bir köşesinde canlılığını koruyor. Çünkü onlar, kolektif hafızamıza kazınan ve silinmesi mümkün olmayan hatıralar bıraktılar.

Aradan kırk, elli yıl geçmesine rağmen bir insanın adı anıldığında yüzlerde aynı tebessüm oluşuyorsa, insanlar onu kendi ailesinden biri gibi uğurluyorsa, demek ki yaptığı iş ekranın çok ötesine geçmiş demektir.

İnsan bazen düşünüyor; bir sanatçı bunu nasıl başarabiliyor? Sanırım cevabı sahiciliğinde saklı. O dönemin filmlerinde tarif etmesi zor bir samimiyet vardı. İzleyen herkes, o hikâyelerin içinde kendinden bir parça bulabiliyordu. Kadir İnanır da canlandırdığı karakterlerle sadece bir rolü oynamadı; dürüstlüğü, emeği, sevgiyi ve vefayı temsil eden insanların duygularını da ekrana taşıdı. Belki de bu yüzden birçok insan onu yalnızca bir oyuncu olarak değil, evinden biri gibi gördü.

 

Bugün sosyal medyada binlerce insanın aynı duyguda buluşmasını görünce bunu daha iyi anladım. Kimisi çocukluğunu anlattı. Kimisi ilk izlediği filmi hatırladı. Kimisi anne ve babasıyla birlikte televizyon karşısında geçirdiği akşamları... Aslında herkes aynı şeyi anlatıyordu. Kadir İnanır'ı değil, kendi geçmişini hatırlıyordu.

Belki de insanın geride bırakabileceği en büyük miras budur. İnsanların hafızasında güzel bir yere sahip olmak.

Hayat garip...

Bir gün hiç tanımadığımız bir insanın ardından gözlerimiz dolabiliyor. Çünkü onu evimize yıllarca misafir etmişiz. Bayramlarda, kış akşamlarında, aile sofralarından sonra televizyonun karşısında birlikte büyümüşüz. Aramızda gerçek bir tanışıklık yoktu belki ama güçlü bir aşinalık vardı.

O yüzden bazı vedalar, hiç tanımadığımız insanlara edilmiş gibi hissettirmez.

Onlar bizim hayatımıza farkında olmadan dokunmuş insanlardır.

Bugün geriye dönüp baktığımda şunu düşünüyorum:

İnsan ömrü gerçekten çok kısa. Belki de insanın gerçek ömrü, takvimde yazan yıllar değil; geride bıraktığı güzel hatıraların yaşadığı süredir.

Gün geliyor, bir döneme damga vuran isimler bile aramızdan ayrılıyor. Geriye ne makam kalıyor ne ün ne de alkışlar... Geriye sadece insanların kalbinde bıraktığın iz kalıyor.

Belki de bu yüzden hayatın en değerli tarafı, arkamızda ne kadar büyük eserler bıraktığımız değil; kaç insanın hayatına güzel bir duygu bırakabildiğimizdir.

Çünkü bazı insanlar yaşarken alkışlanır.

Bazıları ise gittikten sonra daha iyi anlaşılır.

Ve bazı isimler vardır...

Onlara öldü denmez.

Onlar, bir kuşağın hafızasında yaşamaya devam eder.

Kadir İnanır da benim için onlardan biri olarak kalacak.

Bir filmin içinde, unutulmayan bir bakışta, eski bir televizyon akşamında, çocukluğumuzun en sessiz ama en güzel köşesinde...

Şimdi bize düşen, onun o naif hatırasına sahip çıkmak. Bir devir kapanıyor belki ama o devrin değerlerini, o samimiyeti yaşatmak bizim elimizde. Kadir İnanır'a veda ederken içimizde buruk bir hüzün var, evet. Ama aynı zamanda, böylesine iz bırakan bir insanı tanımış olmanın, onun filmleriyle büyümüş olmanın bir şans olduğunu da biliyoruz. Ölüm, hayatın gerçeği; bunu biliyoruz. Ama bazıları için "öldü" demek, sadece fiziksel varlıklarının son bulduğu anlamına geliyor. Onlar, yaptıklarıyla, bıraktıkları duygularla aramızda yaşamaya devam ediyorlar. Kadir İnanır da artık o "beyaz atına binip gidenler" arasında. Hikayesi, sinema tarihimizin en güzel sayfalarından birine yazıldı ve orada kalacak. Belki artık yeni filmler çekmeyecek ama bizler, o filmleri her izlediğimizde, o bakışlara her denk geldiğimizde onu anmaya devam edeceğiz.

​Nur içinde yatsın, ışıklar içinde uyusun. Bize kattığı her şey, her bir bakışı, her bir repliği için teşekkürler. Hayatın içinde, o beyaz atın üzerinde sonsuzluğa giderken, bizden yana bıraktığı tüm güzellikler için kendisine minnettarız. Ardında bıraktığı hatıralar ise daha uzun yıllar yaşamaya devam etsin. Mekânı huzur olsun.  

Arzu SEKİN

 

20 Haziran 2026 Cumartesi

BİR SİYASETÇİNİN KENDİ EFSANESİNİ YIKIŞI

 

Kemal Kılıçdaroğlu Sözcü TV canlı yayınında özel röportaj sırasında gazetecilerin sorularını yanıtlıyor.

Siyaset dünyası, dışarıdan bakıldığında büyük stratejilerin, keskin hamlelerin ve devasa iddiaların alanı gibi görünür. Ancak siyasetin asıl belirleyicisi, dışarıdan gelen saldırılar değil, siyasetçinin kendi geçmişiyle kurduğu ilişkidir. Bazen bir siyasetçiyi bitiren şey rakiplerinin gücü değil, bizzat kendi kelimeleridir. İnsan, kendi inşa ettiği anlam dünyasının içine hapsolabilir ve o dünyayı korumaya çalıştıkça, aslında onu kendi elleriyle yıkıma sürükleyebilir. Kemal Kılıçdaroğlu’nun son dönemdeki televizyon performansları, tam da bu "kendi kelimeleri altında kalma" halinin, siyasi bir trajedinin en çıplak örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor.

​Siyaset, doğası gereği süreklilik ister. Dün söylediğiniz bir söz, bugün attığınız bir adımın temelini oluşturur. Eğer bu temel zayıfsa veya üzerine eklediğiniz her yeni cümle bir öncekini inkâr ediyorsa, o zaman siyasi zemin ayaklarınızın altından kaymaya başlar. Kılıçdaroğlu’nun son süreçteki durumu, tam da bu zemin kaybının dramatik bir dışavurumu. Bir dönem geniş kitleleri "Adalet" çatısı altında bir araya getiren, umutları diri tutan bir lider figürü; bugün kendi geçmişini, kendi kararlarını ve kendi stratejilerini savunmak zorunda kaldığı bir girdabın içinde. İşin trajik kısmı da burada başlıyor: Savunma yapmaya çalıştıkça, o anın sıcağında verdiği kararları meşrulaştırmaya çabaladıkça, hafızalardaki soru işaretlerini gidermek yerine onları daha da derinleştiriyor.

​Konuşmak, aslında bir durumu aydınlatmak içindir. Ancak siyasetçi için konuşmak, bazen bir durumu örtbas etme çabasına dönüştüğünde, o konuşma kendi başına bir engele dönüşür. Her yeni açıklama, daha önce kurulan mantık silsilesinde yeni bir gedik açıyor. Demirtaş meselesinden parti içi kurultay tartışmalarına, stratejik tercihlerin yanlışlığından ittifak süreçlerine kadar verilen her yanıt, aslında bir savunma refleksi. Fakat bu refleks, karşı tarafa bir argüman sunmaktan ziyade, o anın içinde hapsolmuş bir ruh halini yansıtıyor. Geçmişteki kararları meşrulaştırmak adına atılan her retorik adım, mevcut pozisyonun zayıflıklarını daha görünür kılmaktan başka bir işe yaramıyor. Siyasetin acımasız kuralı burada da işliyor; hatayı kabul etmek yerine inkara dayalı bir haklılık aranması, kişiyi kurtarmak yerine hatanın merkezine daha fazla sabitliyor.

​Bir siyasetçinin en büyük sermayesi itibar ve tutarlılıktır. İnsanlar bir liderin her kararını desteklemeyebilir, ancak o liderin tutarlı bir çizgide yürüdüğüne inanmak isterler. Kılıçdaroğlu’nun son dönemdeki yansıması, bu tutarlılık duygusunu derinden zedeledi. Bir zamanlar "herkesi kucaklayan lider" imgesi, bugün yerini "kendini haklı çıkarma arzusuyla yanıp tutuşan" bir aktöre bırakmış durumda. Haklı çıkma arzusu, genellikle en çok kaybedenlerin sığınağıdır. Çünkü eğer gerçekten haklıysanız, bunu zaten tarih ve toplum zamanla teslim eder. Ancak "ben haklıyım" diye çırpınmaya başladığınız an, asıl kaybettiğiniz yer orasıdır. O andan itibaren söyledikleriniz birer siyasi analiz değil, birer kişisel hırs ve savunma mekanizması olarak görülmeye başlanır.

Aslında bu sadece siyasetçilerin hikâyesi değildir. İnsan hayatının her alanında benzer bir durum yaşanır. Bir dostlukta, bir evlilikte, bir iş ilişkisinde... Bazen yapılan hata değil, o hatayı açıklamak için kurulan cümleler yorar insanı. Çünkü bazı gerçekler savunuldukça berraklaşmaz; aksine bulanıklaşır. İnsan bazen başkalarını ikna etmeye çalışırken kendi içindeki sesi susturur. En uzun savunmaların ardında bile bazen kabul edilmeyi bekleyen sessiz bir gerçek vardır. Fakat o gerçekle yüzleşmek yerine yeni açıklamalar üretildikçe, insan başkalarını değil, önce kendisini yormaya başlar.

​Bu durum sadece Kılıçdaroğlu ile sınırlı değil; bu, iktidarın veya muhalefetin her kademesindeki siyasetçi için geçerli evrensel bir ders. Siyasette geçmişiyle yüzleşemeyen, geçmişteki hatalarını veya eksiklerini kendi kelimeleriyle tamir etmeye çalışan herkes, aslında vadesini kendi elleriyle doldurur. Kelimeler, sihirli birer araç olabilir; kitleleri peşinden sürükleyebilir, büyük dönüşümler yaratabilir. Ancak bu kelimeler, hakikatten koptuğu ve sadece bir "savunma kalkanı" olarak kullanıldığı zaman, sahibini zehirleyen birer ok haline gelir.

Çünkü kelimeler iki ucu keskin bir bıçak gibidir. Doğru kullanıldığında güven inşa eder, insanları bir araya getirir ve umut yaratır. Fakat gerçeğin yerine geçtiğinde, sahibinin etrafında görünmez duvarlar örmeye başlar. Bir süre sonra insan, başkalarını ikna etmek için kurduğu cümlelerin içinde yaşamaya başlar. O noktadan sonra mesele hakikati savunmak değil, kurulan hikâyeyi ayakta tutmak hâline gelir. İşte çöküş de çoğu zaman tam burada başlar

​Netice itibarıyla, siyaset sahnesi çok acımasızdır. Kimilerini seçim sandıklarında, kimilerini ise kendi kelimelerinin altında ezip geçer. Bugün izlediğimiz tablo, sadece bir siyasi figürün mücadelesi değil, aynı zamanda siyasetin kendi içinde taşıdığı o kaçınılmaz kırılganlığın da bir fotoğrafıdır. Kılıçdaroğlu, dün gece ekranlarda sadece kendisini anlatmıyordu; aslında sessizce kendi siyasi hikayesinin son sayfalarını çeviriyordu. Ve her sayfa çevrildiğinde, o hikâyenin kahramanı biraz daha silikleşiyor, biraz daha "geçmişin bir parçası" haline geliyordu.

​Kelimeler, bir kez ağızdan çıktıktan sonra artık sizin değildir. Onları nasıl kontrol ederseniz edin, onlar kendi yollarını çizerler. Eğer o yollar, sizin siyasi mirasınızın üzerine basıp geçiyorsa, artık ne söylerseniz söyleyin, hakikat o kelimelerin arasından sızıp gerçeği ortaya çıkarır.

Belki de siyasetin en büyük paradoksu budur. İnsanlar iktidarlarını, makamlarını veya seçimlerini kaybettiklerinde yenildiklerini düşünürler. Oysa bazen asıl yenilgi çok daha önce başlar. İnsan kendi sözleriyle arasındaki bağı kaybettiğinde, geçmişte söyledikleriyle bugün savundukları arasında aşılması güç bir mesafe oluştuğunda... Çünkü itibar bir günde yıkılmaz; küçük çatlaklarla aşınır, çelişkilerle zayıflar ve sonunda kendi ağırlığını taşıyamaz hâle gelir.

Siyasetin en ağır yükü, rakibin hamlesi değil, kendi kurduğunuz cümlelerin ağırlığıdır. Ve bazen en büyük siyasi yenilgi, seçim kaybetmek değil, kendi efsanesini kendi ellerinle yıkıp, kelimelerinin ağırlığı altında ezilmektir.

Arzu SEKİN

1 Haziran 2026 Pazartesi

Kendi Sessizliğinde Huzur Bulmak

 

Deniz kenarında, vapurda huzurla uzaklara bakan güneş gözlüklü bir kadının içsel huzuru ve yalnızlığın asaleti portresi.

İçinde debelenip durduğumuz o devasa kalabalığı bir anlığına dışarıdan izlediniz mi hiç? Herkesin durmadan konuştuğu, sürekli bir şeyler kanıtlamaya çalıştığı, maskelerin havada uçuştuğu o panayır yerini… Eskiden bana öyle gelirdi ki, ne kadar çok insana dokunursam, ne kadar çok masada yerim olursa o kadar var olacaktım. Hayatı pencereleri ardına kadar açık bir ev gibi yaşatıyordum kendime. Gelen girdi, giden oturdu; rüzgarı eksik olmadı, tozu dumanı bitmedi. Sonra bir gün, o pencerelerden içeri süzülen rüzgarın evi serinletmediğini, aksine içerideki her şeyi unufak edip savurduğunu fark ettim. İnsan bazen en çok, herkesin ortasındayken kimsesiz kalıyor. Kendimizi başkalarının göz aynalarında aramaktan vazgeçtiğimiz o kırılma noktası var ya, işte her şey tam orada başlıyor.

O sahte kalabalıkların yarattığı illüzyon o kadar güçlü ki, ruhumuzun rengini soldurduklarını anlamak zaman alıyor. Yüzünüze gülen ama gözlerinin içi buz kesmiş insanlarla aynı masayı paylaşmak, insanı yavaş yavaş zehirleyen sinsice bir alışkanlık. Sırf yalnız kalmamak uğruna, samimiyetsiz kelimelerin gölgesine sığınıyoruz. Bir kafede otururken, karşınızdakinin aslında sizi değil, sadece kendi anlatacakları için bir çift kulak aradığını hissettiğiniz o anı hatırlayın. İşte tam o an, ruhunuzun o odadan çoktan çıkıp gittiğini, geriye sadece masada bırakılmış mekanik bir bedenin kaldığını görüyorsunuz. Bu, yalnızlıktan çok daha büyük bir terk edilmişlik hissi değil de ne? İnsan, idare etmekten yorulduğu an yaşlanıyor en çok.

İşte bu yüzden, hayatın ritmini yavaşlatıp etraftaki o parazit sesleri teker teker susturmak bir mahrumiyet değil, muazzam bir lüks. Sınırları çizmek, "Buraya kadar" diyebilmek, bencilce bir kibir ya da kibirli bir yalnızlık arzusu değil; aksine insanın kendi varlığına duyduğu en derin, en duru saygıymış. Hayatımızdan sessizce çekilen ya da kapıyı ardımızdan kapatıp çıktığımız her insan, aslında bizi uykumuzdan uyandıran birer eşik. İnsan kendi sesini, ancak o başkalarının yarattığı uğultulu koridorlardan çıktığında duyabiliyor. Kendimize ait bir odada, kendi sessizliğimizle yüzleşmek, dışarıdaki o sahte alkış tufanından çok daha sahici bir şifa barındırıyor içinde.

Şimdi geriye dönüp baktığımda, o "aman kimse kırılmasın, herkesi mutlu edeyim" diye didindiğim günlerin yorgunluğunu sırtımda taşımadığım için o kadar hafif hissediyorum ki. Meğer taşımak zorunda olduğumuz tek yük, kendi kalbimizin ağırlığıymış. Bir tek kalemde bazı isimlerin üzerini çizmek, geçmişe ya da yaşanmışlıklara düşman olmak demek değil. Sadece kendi gökyüzünü, o gökyüzünü sürekli griye boyayan ağır bulutlardan temizleme kararlılığı. İnsan o kuru kalabalıkların sahte ışıltısını bir kez elinin tersiyle ittiğinde, ruhunu hırpalayan o karanlık odalara bir daha asla geri dönmek istemiyor. Adımlar daha emin, nefesler daha derin oluyor o zaman.

Yalnızlık, çoğunluğun sandığı gibi dört duvar arasında çaresizce beklemek ya da dünyadan elini eteğini çekmek değildir. Aksine, kimsenin seni eksremediği, ruhunun duruluğunun bozulmadığı o korunaklı limanda gururla ve dimdik durabilmektir. Sahte bir kalabalığın içinde, başkalarının rotasında yönünü kaybetmektense, kendi sessizliğinin asil sularında tek başına kürek çekmek çok daha anlamlı. İnsan her şeyden ve herkesten vazgeçebilir, her kırgınlığın altından kalkabilir ama günün sonunda kendine geç kalmamalı. Hayat, hakiki olmayan hiçbir şeyi barındırmayacak kadar kısa ve bizim o yalın, sade huzura her şeyden çok ihtiyacımız var. Şimdi söyleyin bana, sizin de o kalabalık odalarda bırakıp geldiğiniz, artık yükünü taşımak istemediğiniz gölgeleriniz yok mu?

Arzu SEKİN

24 Mayıs 2026 Pazar

Cumhuriyet Değerleri ve Halkın Sessiz Vicdanı: Biz Yeniden Doğarız

 

Kurak arazide yeniden doğuşu simgeleyen yeşil fidan ve arka planda dalgalanan Türk bayrağı ile Pamukkale ve Anadolu manzaralı gündoğumu fotoğrafı.

“Dünyayı değiştiremiyorsan dünyanı değiştirirsin. Hepsi bu.” der Kaybedenler Kulübü filminde. Ama bazen öyle bir an gelir ki, kendi dünyana çekilmek de yetmez. Çünkü dışarıda biriken adaletsizlik, çürüme ve kir, pencereyi ne kadar sıkı kapatırsan kapat içeri sızar. Nefes alamaz hale gelirsin. İşte tam o sınır çizgisindeyiz.

Siyaset denen kurum, bu topraklarda uzun süredir topluma hizmet etme aracı olmaktan çıktı. Koltuk kavgalarının, kişisel çıkarların, "aman altımdaki güç gitmesin" korkusunun esiri olmuş bir kumpas yuvasına döndü. İşin en acı tarafı ne biliyor musunuz? Bu çürümüşlük sadece bir tarafa özgü değil. Kendini muhalefetin kalesi, umudun adresi olarak pazarlayanların da bu sistemin bir parçası haline geldiğini, hatta bizzat o çarkı döndürdüğünü görmek canımızı daha çok yakıyor. Cumhuriyet’in kurucu değerlerini, Atatürk’ün mirasını sadece birer kartvizit gibi yakalarında taşıyan ama arkada kendi iktidar alanlarını korumak için her türlü ilkeyi çiğneyenlerin yarattığı hayal kırıklığı, düşmanın vurduğu darbeden daha derin bir iz bırakıyor.

Yıllardır bu ülkede bir "cahillik" tartışması döner durur. Harf devrimiyle "bir gecede cahil kaldık" diye sızlananlar, aslında bu halkın kendi öz dilini ve kimliğini asırlarca nasıl kaybettiğini görmezden gelirler. Ama asıl ironi bugün yaşanıyor. Bugün bu ülkenin insanı, bir gecede kuralların değiştiği, bir partinin meşruiyetinin altının oyulduğu, koskoca üniversitelerin bir bakkal dükkânı gibi kapatılabildiği bir düzene uyanıyor. Sabah gözünü açtığında cebindeki paranın, emeğinin, geleceğinin eriyip gittiğini gören bir halk var karşımızda. Ve birileri çıkıp, tüm bu olup bitenleri, bu ekonomik ve hukuki yıkımı anlamayacak kadar aptal olduğumuzu sanıyor.

Halkın ferasetini, izanını ve vicdanını küçümsemek, bu toprakların tarihindeki en büyük yanılgıdır. Adaleti, hukuku ve ellerindeki gücü sadece kendi pisliklerini örtmek, paçayı kurtarmak için kullananların sonu hep aynı olmuştur; tarih bunun örnekleriyle dolu. Siyaseti bir hizmet yarışı değil de bir savaş meydanı gibi görmek, rakibini sandıkta ya da fikirde yenmek yerine onu tamamen yok etmeye programlanmak, aslında büyük bir acizliğin ve korkunun dışavurumudur.

Ne koltuk sevdalısı proje adamları ne onların etrafında kümelenmiş o çıkarcı avane ne de bu halkın iradesini teslim alabileceğini sanan o kör düzen... Hiçbiri bu ülkenin damarlarındaki o bağımsızlık inancını söküp atamaz. Atatürk’ün izini, devrimlerini ve bu topraklara bıraktığı o onurlu mirası silmeye kimsenin gücü yetmez. Bunu hâlâ anlamayanlar, karşılarında kimin olduğunu unutuyorlar.

Karşılarında; Misak-ı Milli ruhunu içinde taşıyan, vatanı ve bağımsızlığı için gerekirse her şeyinden vazgeçebilecek bir ekolün çocukları var. Bizler, kökleri derinlerde olan bir çınar gibiyiz. Tepeden tırnağa budasanız da her fırtınada yapraklarımızı dökseniz de yine yeşeririz. Samsun’un dalgalı denizinden, İzmir’in dağlarından, Hatay’ın direncinden, Anadolu’nun fısıldayan her köşesinden yeniden doğarız. Çünkü bu halk, esarete alışık değildir; genlerinde küllerinden doğmak vardır.

Yapılan her türlü haksızlık, sergilenen her rezalet ve zorbalık hafızamıza kazınıyor. Demokrasiyi sadece kendilerine hizmet ettiğinde sevenlere, hukuku kendi kalkanı yapanlara bu halkın vereceği en net cevap yine sandıkta olacaktır. Korkup kaçtığınız, yüzleşmeye cesaret edemediğiniz o sandık önümüze geldiğinde, neyin ne olduğunu çok iyi bilen bu sessiz çoğunluk, sessizliğini bozacak ve hesabını soracaktır.

Bu da böyle biline.

Arzu SEKİN

16 Mayıs 2026 Cumartesi

Çıkış Yolu Belli: Yeniden Ortak Akıl, Yeniden Biz

 

Mermer zemin üzerinde altın rengi adalet terazisi kefelerinde meclis binası ve el ele tutuşan halk figürleri dengesi.

Bir filmde duymuştum, diyordu ki: "Eğer nereye gittiğini bilmiyorsan, hangi yoldan gittiğinin bir önemi yoktur." Aslında biz millet olarak nereye gitmek istediğimizi çok iyi biliyoruz. Hepimiz sabah uyandığımızda penceremizi huzurlu bir sokağa açmak, bakkala selam verirken ekonomiyi düşünmemek ve en önemlisi, adaletin bir yerlerde birileri için değil, hepimiz için bir gökyüzü gibi eşit dağıldığını bilmek istiyoruz. Ama bazen yolun ortasında durup pusulaya bakmak yerine, sadece rüzgârın bizi savurduğu yöne doğru koşuyoruz. İşin garibi, sanki her şey normalmiş gibi buna da alışıyoruz yavaş yavaş. Ya da yorulduk herhalde, artık ne deseler 'eyvallah' deyip geçiyoruz.

Asıl Sahibi Unutulan Mülk: Halk

Oysa biz kimiz? Biz, bu ülkenin harcıyız. Vergisiyle devleti ayakta tutan, askere giderken davul zurna çalan, komşusu açken uyuyamayan o büyük aileyiz. Yani "Millet"iz. Ama bazen modern dünyanın karmaşasında asıl gücün kimde olduğunu unutuyoruz. Devlet dediğimiz yapı, insanların birlikte yaşayabilmek için kurduğu ortak bir düzen; halkın güven, adalet, düzen ve huzur arayışından doğan ortak bir iradedir. Varlığını da gücünü de milletten alır.  Bu yüzden devletin görevi, halktan kopmak değil; halkın ihtiyaçlarına cevap verebilmektir. Bu yüzden ona verilen her yetkinin asıl amacı da insanın hayatını daha güvenli, daha adil ve daha yaşanabilir kılmaktır. Bu nedenle biz ona o yetkiyi, bize hükmetsin diye değil, bizi daha iyi yaşatsın, hakkımızı korusun ve düzeni sağlasın diye verdik. Çünkü devletin gerçek anlamı, halkına tepeden bakmak değil; halka hizmet edebilmektir.

Üstelik bu yalnızca bir bürokrasi görevi de değildir; bu vicdani bir sorumluluktur, hatta inancımıza göre "Hakk’a hizmet"in ta kendisidir. Çünkü dürüst olan, yasalara uyan, bu ülkenin kahrını çeken halktır. Eğer bir gemi ilerliyorsa, o gemiyi yürüten motor değil, o motoru besleyen, emek veren, yol alması için mücadele eden ve gemiyi sahiplenen mürettebattır. Yani biziz.

 Çıkış Kapısı: Güçlü Bir Meclis ve Parlamenter Sistem

Şimdi en can alıcı noktaya gelelim. Bir binanın ayakta kalması için yükün tek bir kolona değil, temele yayılması gerekir. Bana göre, Türkiye Cumhuriyeti’nin adını, varlığını ve o eski saygınlığını korumasının tek gerçek yolu, tam bağımsız bir Parlamenter Sistem’e geri dönmektir. Bu bir tercih değil, bir mecburiyettir.

Neden mi? Çünkü Cumhuriyet, halkın kendi kendisini yönetmesi demektir. Bu özgürlüğün nefes aldığı yer ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Halk milletvekilini seçmeli, o vekiller bakanlar kurulunu denetlemeli, sistem bir saat gibi tıkır tıkır işlemelidir. Cumhurbaşkanlığı makamı ise, tıpkı yasama, yürütme ve yargı gibi tarafsız bir liman olmalıdır; her türlü siyasi tartışmanın üzerinde, adil ve birleştirici bir sembol olarak en saygın mertebede durmalıdır.

Eğer tüm yetkiyi ve sorumluluğu tek bir noktaya toplarsak, hata payını büyütürüz. Oysa Parlamenter Sistem, farklı seslerin birleştiği, ortak aklın devreye girdiği bir denge ve güven mekanizmasıdır. Bugünün dünyasındaki o büyük kaostan çıkmanın yolu, meclis iradesini yeniden her şeyin üzerine koymaktır.

Bağımsızlık Sadece Bayrakla Olmaz

Sadece sınırları korumakla bağımsız olunmuyor. Bir ülkenin gerçek bağımsızlığı, kurumlarının ne kadar özgür olduğuyla ölçülür.

  • Yargı: Hâkimin cübbesinde düğme yoktur, çünkü kimsenin önünde iliklememesi gerekir. Adalet, liyakatle yürümeli. Bir hâkim karar verirken sadece kanuna ve vicdanına bakmalı, arkasındaki siyasi rüzgâra değil. Yargı, kendi içindeki liyakatle tam bağımsız olmalıdır.
  • Merkez Bankası: Cebimizdeki paranın değerini koruyan kale orasıdır. O kale siyasetin günlük heyecanlarına teslim edilirse, mutfaktaki yangın sönmez. Merkez Bankası tarafsız ve bağımsız olmak zorundadır.
  • Diyanet: İnanç, insanın en kutsal sığınağıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı siyasetten tamamen arınmalı, inanç bütünlüğümüzü koruyan özerk bir yapıya kavuşmalıdır. Din, siyasetin malzemesi değil, toplumun huzur kaynağı kalmalıdır.

Sonuç Yerine: Işığı Aramak

Bugün dünya bir toz bulutu içinde. Her yerde bir kaos, bir belirsizlik... Ama biz, bu topraklarda binlerce yıldır küllerinden doğmayı başarmış bir milletiz. Bizim genlerimizde "örnek olmak" var. Eğer biz içeride evimizi düzene sokarsak, yani TBMM’nin tam bağımsızlığını ve yetkisini geri iade eden bir sisteme geçersek, sadece kendimizi kurtarmayız; tüm dünyaya bir huzur adası nasıl olur gösteririz.

Ben bir vatandaş olarak naçizane çözümümü buraya bırakıyorum. Bu bir kavga değil, bir özlem. Kardeşçe, el ele, ekonomik olarak ferahlamış ve en önemlisi "yarın ne olacak?" korkusu taşımadan yaşama özlemi.

Şunu da samimiyetle söyleyeyim: Ben sandıkta bu ışığı, yani parlamenter sisteme dönüş ve tam bağımsız kurumlar iradesini gördüğüm gün, oy kullanmaktan gerçekten zevk alacağım. O günü göreceğimize dair inancım tam.

Okuyan, anlayan ve bu dertle dertlenen herkese saygılarımı sunarım. Işığa giden yol, önce onu doğru yerde aramakla başlar.

Arzu SEKİN

 

5 Mayıs 2026 Salı

Gri Gökyüzü ve Ruhun Şifası

 

İstanbul Üsküdar sahilinde Kız Kulesi manzaralı kafede oturan Arzu Sekin, Duygu İstasyonum blog yazısı görseli.

Gökyüzünün o meşhur grisiyle insanın içindeki gri bazen birbirine ne kadar da çok benziyor, farkında mısınız? Dışarıda bulutlar toplanıp yağmuru müjdelediğinde çoğu insan pencerelerini sıkı sıkıya kapatıp perdeleri çekiyor. Oysa ben, o griliğin içindeki derinliği, o puslu havanın getirdiği o sessiz, o mahzun huzuru seviyorum. Belki de bu yüzden, hayatın fırtınasından kaçıp hemen bir ağaç kavuğuna, bir kulübeye ya da hiç yaşanmamış günlerin hayaline sığınanlara karşı o bitmek bilmeyen yorgunluğum.

Hani modern dünyanın bizlere dayattığı o meşhur "konfor alanı" hikayeleri var ya; hani her şeyin pürüzsüz, herkesin her daim mutlu, her ilişkinin de tozpembe olması gerektiğini savunan o vitrin hayatlar... Sosyal medya hesaplarının pürüzsüz akışlarına bakınca, sanki kimsenin hayatında fırtına kopmuyor, kimse o yağmurda ıslanmıyor gibi geliyor. Halbuki gerçek hayat, o fırtınanın tam ortasında durabilenlerin, o rüzgârın sesini bastıracak kadar güçlü bir duruş sergileyenlerin omuzlarında yükseliyor. Bizim en büyük yanılgımız, o "fırtınadan kaçma" dürtüsünü, yani o küçük, geçici sığınakları bir "akıllılık" ya da "tedbir" sanmamız oldu belki de. Oysa gerçek cesaret, yağmurdan kaçmakta değil, o sağanakta bir başkasının yanında, sırılsıklam ama dimdik durabilmekte gizli.

Geçenlerde yine kendi kendime düşündüm; insan neden değişmekten bu kadar korkar? Neden hep aynı limanda, hep aynı sığ sularda kürek çekmek ister? Çünkü değişmek demek, bazen o eski, yıpranmış ve aslında bizi koruduğunu sandığımız o küçük sığınağı terk etmek demek. Oysa o sığınak aslında bir korunak değil, bir hapishane. Kendi güçsüzlüğümüze, kendi küçük korkularımıza ördüğümüz duvarlar. Birine yaslandığınızda, onun karakterinin o sarsılmaz kaya gibi duruşunu, o rüzgârın karşısında sizinle birlikte omuz omuza verdiğini hissetmek; işte gerçek bağ, gerçek dostluk, gerçek yol arkadaşlığı bu. Bunun dışındaki her şey, sadece havanın güneşli olduğu günlere ait birer süs eşyası gibi kalıyor elinizde.

Fırtına koptuğunda kaçacak yer arayanların, kendi konforlarını bozmamak için sizi o yağmurda tek başınıza bırakanların iklimi o kadar soğuk ki, insanın ruhunu üşütüyor. İnsan gerçekten hastalanıyor böyle insanların yanında; hem de öyle bir hastalık ki bu, ilacı tamamen sizin duruşunuzda gizli. Sizin o direnen, pes etmeyen, değişmekten değil, gelişmekten beslenen o mücadeleci tavrınız, o fırtınada sığınak arayanlara belki de en büyük ayna oluyor. Çünkü onlar sizin o dik duruşunuzu gördüklerinde, aslında kendilerinin ne kadar küçük ve edilgen bir alana sığındıklarını fark ediyorlar.

İşte bu yüzden ben, yağmurdan kaçmayanları, bulutların o gri ağırlığının altında bile ruhunu karartmadan yürüyecek cesareti bulanları seviyorum. Onlar benim şifam. Onlar, bu dünyanın o yapay ve sürekli "pozitif" kalmaya zorlayan mekanik neşesinden kurtarıp, gerçek insani derinliğe, o hüzünlü ama onurlu limana bizi geri getirenler.

Şimdi dışarıda yine hava kararırken, elimde sıcak kahvemle balkona çıkıyorum. Gökyüzü bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibi; belki biraz hüzün, belki biraz yıkım ama sonunda hep o berrak, o yıkanmış tertemiz hava. Bu huzur, aslında bir kabullenişin ve cesaretin ödülü. Önemli olan fırtınanın şiddeti değil, o fırtınanın içinde sizin kiminle yan yana durduğunuz. Ben, yağmurun sesine karışan o samimi, o sarsılmaz, o cesur karakterlerin ikliminde nefes almayı tercih ediyorum. Varsın diğerleri o küçük, derme çatma sığınaklarında "kuru" kalmaya devam etsinler. Ben, yağmurda ıslanmanın ve o ıslaklığın getirdiği o gerçek, o duru hayatın tadını çıkarmaya razıyım.

Arzu SEKİN

 

25 Nisan 2026 Cumartesi

Sahi, 23 Nisan Kimin Bayramı?

 

Makam koltuğunda takım elbiseli gülümseyen bir çocuk ve sanayi sitesinde makine yağı içinde çalışan çocuk işçi tezatı.

Bugün 23 Nisan. Televizyon ekranlarında yine o bildik sahne: Makam koltuğuna oturtulmuş, bir günlüğüne vali, başbakan, belediye başkanı yapılmış çocuklar... Etraflarında ciddi yüzlü yetişkinler, takım elbiseliler, verilen "göstermelik" talimatlar. Hepimiz gülümsüyoruz, alkışlıyoruz, “Ne güzel bir gelenek” diyoruz. Haklısınız, güzel. Ama gelin, o perdenin hemen arkasına, o deri koltukların korunaklı gölgesinden çıkıp, şehrin gerçek sokaklarına ve o koltuğu sadece bir günlüğüne emanet ettiğimiz çocukların dışındaki, o görmezden geldiğimiz diğer çocukların dünyasına bakalım.

Biliyor musunuz, asıl devir teslim töreni o makam odalarında değil, günün ilk ışıklarıyla birlikte şehrin kıyılarında, sanayi sitelerinin paslı demir kapılarında yaşanıyor. Bizler günü bayram coşkusuyla karşılarken, başka bir çocuk sabahın ilk ışıklarıyla vardiyasına başlıyor. Resmi rakamların soğukluğuyla değil, o küçük avuç içlerine sinmiş, sabunla çıkmayan makine yağının gerçekliğiyle konuşuyorum. Türkiye’nin dört bir yanında milyonlarca çocuk, o makam koltuklarının hayalini bile kuramadan, tezgâh başında ter döküyor. Bazıları okuldan sonra gitmiyor oraya; okul yerine, doğrudan o "hayata" başlıyor. Sanayide paslı bir demirin ucunda, tarlada güneşin kavurucu sıcağında, sokakta tehlikenin tam kalbinde... Biri valilik koltuğunda otururken, diğeri çamurlara batmış halde emeğini veriyor. Bizim "bayram" dediğimiz o yirmi dört saat, onlar için hayatın hiç durmayan, hiç mola vermeyen o acımasız çarkında sadece "ekstra mesai" demek.

Hadi biraz daha dürüst olalım, o aynaya bakmaya cesaret edelim. Bir yanda "çocuk" denince akla gelen neşeli balonlar, diğer yanda çocukluğu elinden çalınmış, henüz kendi hayalleri boy vermeden birilerinin "eş"i olmaya zorlanmış kız çocukları...  İstatistikler her yıl on binlerce kız çocuğunun "evlendirildiğini" bize söylüyor. On altısında "eş", on yedisinde "anne" olmak... Kayıt dışı kalanlar, istatistiklerin dahi uzağında kalan o karanlık kuyular...Bir çocuğun, bir çocuğun sorumluluğunu omuzlaması nasıl bir ağırlıktır, düşünebiliyor musunuz?

 Onlar için 23 Nisan, televizyon ekranlarında başka dünyalara aitmiş gibi izledikleri bir masaldan ibaret. Oysa evlilik, bir çocuğun taşıyabileceği bir sorumluluk değil; daha şafağı sökmeden koparılmış bir gelecek, çalınmış bir ömürdür. Bu ağırlık sadece omuzlarda değil, o çocuğun tüm dünyasında, hayallerinde ve yarınlarında hissedilen derin bir sızıdır. Bu sızı sadece erken evlilikle de sınırlı değil; çok daha sessiz ve derinden gelen başka yoksunluklarla da çalınıyor bizden.

Hani okul bahçelerinde teneffüs zili çaldığında, arkadaşları kantine koşarken boynunu büküp bir kenara çekilen o çocuklar... Bugün her dört çocuktan birinin tabağı boş. Beslenme çantasının bir "ihtiyaç" değil de bir "ayrıcalık" haline geldiği bir düzenden bahsediyoruz. Zihni matematik formülleriyle değil, bir sonraki öğünü nasıl geçiştireceğinin kaygısıyla dolu bir nesil büyüyor. Bu, sadece bir yoksulluk değil, bir potansiyelin yavaş yavaş, sessizce yok oluşu.

Bugün bir çocuk valilik koltuğuna oturup "imza" atarken, başka bir çocuk sanayide parmağını makineye kaptırıyor. Biri okul sırasını bekliyor, diğeri yatağına aç giriyor. Bu tezat, bu uçurum, bizim aynadaki yansımamız değil mi? Biz o koltuklara çocukları oturtarak aslında neyi kutluyoruz? Bir günü, bir simgeyi mi, yoksa sadece vicdanımızı bir günlüğüne rahatlatacak o geçici teselliyi mi?

Nâzım Hikmet ne güzel söylemiş: 'Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne...' Kocaman bir elma gibi, sıcacık bir ekmek somunu gibi... Oysa biz o dünyayı değil, sadece bir günlüğüne süslü koltukları emanet ettik onlara. Onlar ise bizden dünyayı, yani kendi çocukluklarını, saf bir gelecek hakkını istiyorlar. Bir çocuk omuzlarında hayatın ağırlığını değil, yalnızca uçurtmasının ipini taşımalıydı; çocukluğunu doyasıya yaşamalıydı. Biz ise onlara bu dünyayı sunmak yerine, hayallerini inşa etme özgürlüklerini ve o sınırsız çocukluk yetilerini ellerinden aldık, hayatın yükünü erkenden sırtlarına bindirdik.

Belki de bu 23 Nisan’ı bir "bayram" kutlaması olmaktan çıkarıp bir "yüzleşme" günü yapmalıyız. Sadece süslü kıyafetlerle, resmî törenlerle değil; tarlada, fabrikada, sokakta, evde sessizce çocukluğunu bırakan o milyonların hakkını arayarak. Çünkü gerçek şu ki; biz bir günlüğüne koltukları veriyoruz, ama onların ömür boyu sürecek "çocukluk" hakkını veremiyoruz.

Bu bayram bittiğinde, o süslü koltuklar yine sahiplerine dönecek. Ama o sanayide çalışan, aç yatan, erken yaşta büyütülmek zorunda kalan çocukların hayatı aynı kalacak. Eğer bir şey yapacaksak, eğer gerçekten bir "bayram" yaşatmak istiyorsak, onları görmezden gelmeyi bırakarak başlamalıyız. Bir çocuğun çocukluğunu korumak, belki de bu ülkenin en büyük, en gerçek devrimi olacak. Çünkü dünyayı çocuklara verdiğimiz o gün, inanın bana, her şey çok daha başka olacak. Sadece gülümseyen yüzler değil, adaletle büyüyen bir nesil göreceğiz.

Sahi, senin bugünkü aynan ne gösteriyor? Sadece gülüşleri mi, yoksa o görmezden geldiğimiz, o içimizi acıtan hakikati mi?

Arzu SEKİN

 

 

23 Nisan 2026 Perşembe

BU ATEŞ HEPİMİZİ YAKIYOR

 

Karanlık ve hüzünlü bir sınıf atmosferinde, kara tahtanın üzerinde 'Mesele Çocuk Değil, Aynaya Bakmayı Reddeden Yetişkinlik' yazılıdır. Sınıf sıraları boştur, masanın üzerinde 'Eğitimin Ruhu' isimli bir kitap ve ekranında şiddet temalı içerik görünen bir akıllı telefon bulunur. Arka planda ise polis otosu ışıkları sokağın dışından sınıfın içine yansımaktadır.

Okul sıralarının birer birer sessizliğe gömüldüğü, neşenin yerini simsiyah bir kederin aldığı günlerden geçiyoruz. Dün ve bugün yaşananlar, sadece birkaç okulun değil, hepimizin ruhunda derin çatlaklar açtı. Klavyenin başına geçip iki kelimeyi yan yana getirmek her zamankinden daha zor ama konuşmak, anlatmak, durup bir düşünmek zorundayız. Çünkü bu ateş hepimizi yakıyor.

Eskiden, en azından bizim zamanımızda, okul dediğin, insanın kendini güvende hissettiği bir yerdi. Öğretmen, anne babadan sonra gelen o güvenli eldi. Şimdi bakıyorum da roller tamamen değişmiş. Artık öğrenciler öğretmenlerden çekinmiyor; aksine öğretmenler, sınıfa girerken öğrenciden ya da okul kapısında bekleyen veliden korkar hale geldi. Okullarda öğretmenin otoritesi ciddi bir erozyona uğradı. Eskiden “öğretmen” denince saygı, korkuyla karışık bir hürmet vardı. Şimdi ise birçok öğretmen sınıfa girerken tedirgin oluyor. Veliler okul yönetimine, hatta öğretmenlere karşı adeta “müşteri gibi” davranıyor; “benim çocuğum” diyerek her türlü saygısızlığı, tehdidi normalleştiriyor. Öğrenciler ise bu iklimde “özgüven” adı altında sınır tanımazlığı, küfürü, şiddeti ve mobbingi öğreniyor. Bir saygısızlık furyasıdır gidiyor ve ne acıdır ki bu durumun adı "özgüven" konulmuş. Sınır tanımamayı, nezaketi elinin tersiyle itmeyi "dik duruş" sanan bir nesil yetişiyor. Ama bu özgüven değil; bu, temeli boşaltılmış bir cesaretin yıkıcı dışavurumu.

Daha acısı ne biliyor musunuz? Bunun artık kimseye tuhaf gelmemesi. Bir öğretmenin korkarak sınıfa girmesi, bir velinin öfkeyle okul basması… Bunları konuşup iki gün üzülüp sonra unutuyoruz. Sanki olması gereken buymuş gibi. Oysa alıştığımız şeyler, en tehlikeli kırılmaların başlangıcıdır.

Peki, bu çocuklar bu zehri nereden alıyor? Kafanızı çevirip bir ekrana bakın, cevabı orada. Dizilerde, sosyal medyada boy gösteren o "mafya gibi" karakterler her yerde. Belinde silahı olan, yasayı hiçe sayan ama güya "çok vicdanlı", "çok yardımsever" gösterilen o tipler, gençlerin zihninde kahramanlaştırılıyor. Şiddet, yakışıklı aktörlerin üzerine giydirilmiş havalı bir kostüm gibi pazarlanıyor. Kötülük, üzerine bir tutam "merhamet" sosu dökülerek şirinleştiriliyor. Çocuklar, adaleti mahkemede ya da vicdanda değil, o karanlık figürlerin namlusunda aramaya başlıyor.

Ama mesele sadece okul kapısında da bitmiyor. O çocuk o kapıdan içeri girene kadar zaten bir hikâyenin içinden geliyor. Evinde söz dinlemeyen değil, aslında kimseyi dinlemeyi hiç öğrenememiş bir çocuk… Çünkü ona “dur” demesi gerekenler, hayata yetişmekten kendine bile “dur” diyemiyor. Yorgun, dağılmış, kendi yükünün altında ezilen yetişkinler; farkında olmadan sınır koyamadıkları bir dünyanın kapısını aralıyor.

Eğitim sistemi derseniz… o zaten uzun zamandır can çekişiyor. Milli eğitimin yönetilememesi, sadece müfredat meselesi değil; bu bir değerler meselesi. Okulu sadece test çözülen, ezber yapılan bir binaya indirgedik. İçindeki ruhu, o kadim usta-çırak ilişkisini, birbirinin hukukuna saygı duymayı unutturduk. Eğitim, kâğıt üstündeki rakamlardan ibaret kalınca; sokaktaki o kirli kültür, sınıfın içine kadar sızdı.

Bu yaşadıklarımız tesadüf değil. Bu, göz göre göre gelen bir çürümenin son halkası. Eğer bugün bir öğretmen öğrencisine bir şey söylerken "başıma bir iş gelir mi?" diye düşünüyorsa, eğer bir veli okul basmayı hak aramak sanıyorsa ve eğer bir genç şiddeti çıkış yolu görüyorsa; hepimiz şapkamızı önümüze koyup düşünmeliyiz.

Adalet mühür basılan bir kâğıt parçası değildir; o mühür vurulurken kimin canının yanmadığıdır. Bugün çocukların canı yanıyor, geleceğimiz soluyor. Sadece yas tutmak yetmez; o sahte kahramanları ekranlardan, o saygısızlık virüsünü zihinlerden temizlemedikçe bu sızı dinmeyecek.

Bu gidişatı değiştirecek olan ne tek bir yasa ne de tek bir kurum. Bu, her birimizin evinde, dilinde, tavrında başlayacak. Çocuğa sınır koymakla, öğretmene sahip çıkmakla, yanlışı alkışlamamakla… Küçük gibi görünen ama aslında geleceği belirleyen şeylerle.

Sessiz kalmak, bu karanlığa ortak olmaktır. Biz ne ara bu kadar koptuk birbirimizden? Ne ara şiddeti bu kadar kanıksadık? Bu soruların cevabını bulmadan… hiçbir kapı bize gerçekten güvenli olmayacak.

 Arzu SEKİN


Biz Neyi Konuşuyoruz?

  Sosyal medyada günlerdir aynı tartışma dönüp duruyor. Güya İzlanda Başbakanı Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ne hayran kalmış. Kimi bundan ...