1 Haziran 2026 Pazartesi

Kendi Sessizliğinde Huzur Bulmak

 

Deniz kenarında, vapurda huzurla uzaklara bakan güneş gözlüklü bir kadının içsel huzuru ve yalnızlığın asaleti portresi.

İçinde debelenip durduğumuz o devasa kalabalığı bir anlığına dışarıdan izlediniz mi hiç? Herkesin durmadan konuştuğu, sürekli bir şeyler kanıtlamaya çalıştığı, maskelerin havada uçuştuğu o panayır yerini… Eskiden bana öyle gelirdi ki, ne kadar çok insana dokunursam, ne kadar çok masada yerim olursa o kadar var olacaktım. Hayatı pencereleri ardına kadar açık bir ev gibi yaşatıyordum kendime. Gelen girdi, giden oturdu; rüzgarı eksik olmadı, tozu dumanı bitmedi. Sonra bir gün, o pencerelerden içeri süzülen rüzgarın evi serinletmediğini, aksine içerideki her şeyi unufak edip savurduğunu fark ettim. İnsan bazen en çok, herkesin ortasındayken kimsesiz kalıyor. Kendimizi başkalarının göz aynalarında aramaktan vazgeçtiğimiz o kırılma noktası var ya, işte her şey tam orada başlıyor.

O sahte kalabalıkların yarattığı illüzyon o kadar güçlü ki, ruhumuzun rengini soldurduklarını anlamak zaman alıyor. Yüzünüze gülen ama gözlerinin içi buz kesmiş insanlarla aynı masayı paylaşmak, insanı yavaş yavaş zehirleyen sinsice bir alışkanlık. Sırf yalnız kalmamak uğruna, samimiyetsiz kelimelerin gölgesine sığınıyoruz. Bir kafede otururken, karşınızdakinin aslında sizi değil, sadece kendi anlatacakları için bir çift kulak aradığını hissettiğiniz o anı hatırlayın. İşte tam o an, ruhunuzun o odadan çoktan çıkıp gittiğini, geriye sadece masada bırakılmış mekanik bir bedenin kaldığını görüyorsunuz. Bu, yalnızlıktan çok daha büyük bir terk edilmişlik hissi değil de ne? İnsan, idare etmekten yorulduğu an yaşlanıyor en çok.

İşte bu yüzden, hayatın ritmini yavaşlatıp etraftaki o parazit sesleri teker teker susturmak bir mahrumiyet değil, muazzam bir lüks. Sınırları çizmek, "Buraya kadar" diyebilmek, bencilce bir kibir ya da kibirli bir yalnızlık arzusu değil; aksine insanın kendi varlığına duyduğu en derin, en duru saygıymış. Hayatımızdan sessizce çekilen ya da kapıyı ardımızdan kapatıp çıktığımız her insan, aslında bizi uykumuzdan uyandıran birer eşik. İnsan kendi sesini, ancak o başkalarının yarattığı uğultulu koridorlardan çıktığında duyabiliyor. Kendimize ait bir odada, kendi sessizliğimizle yüzleşmek, dışarıdaki o sahte alkış tufanından çok daha sahici bir şifa barındırıyor içinde.

Şimdi geriye dönüp baktığımda, o "aman kimse kırılmasın, herkesi mutlu edeyim" diye didindiğim günlerin yorgunluğunu sırtımda taşımadığım için o kadar hafif hissediyorum ki. Meğer taşımak zorunda olduğumuz tek yük, kendi kalbimizin ağırlığıymış. Bir tek kalemde bazı isimlerin üzerini çizmek, geçmişe ya da yaşanmışlıklara düşman olmak demek değil. Sadece kendi gökyüzünü, o gökyüzünü sürekli griye boyayan ağır bulutlardan temizleme kararlılığı. İnsan o kuru kalabalıkların sahte ışıltısını bir kez elinin tersiyle ittiğinde, ruhunu hırpalayan o karanlık odalara bir daha asla geri dönmek istemiyor. Adımlar daha emin, nefesler daha derin oluyor o zaman.

Yalnızlık, çoğunluğun sandığı gibi dört duvar arasında çaresizce beklemek ya da dünyadan elini eteğini çekmek değildir. Aksine, kimsenin seni eksremediği, ruhunun duruluğunun bozulmadığı o korunaklı limanda gururla ve dimdik durabilmektir. Sahte bir kalabalığın içinde, başkalarının rotasında yönünü kaybetmektense, kendi sessizliğinin asil sularında tek başına kürek çekmek çok daha anlamlı. İnsan her şeyden ve herkesten vazgeçebilir, her kırgınlığın altından kalkabilir ama günün sonunda kendine geç kalmamalı. Hayat, hakiki olmayan hiçbir şeyi barındırmayacak kadar kısa ve bizim o yalın, sade huzura her şeyden çok ihtiyacımız var. Şimdi söyleyin bana, sizin de o kalabalık odalarda bırakıp geldiğiniz, artık yükünü taşımak istemediğiniz gölgeleriniz yok mu?

Arzu SEKİN

24 Mayıs 2026 Pazar

Cumhuriyet Değerleri ve Halkın Sessiz Vicdanı: Biz Yeniden Doğarız

 

Kurak arazide yeniden doğuşu simgeleyen yeşil fidan ve arka planda dalgalanan Türk bayrağı ile Pamukkale ve Anadolu manzaralı gündoğumu fotoğrafı.

“Dünyayı değiştiremiyorsan dünyanı değiştirirsin. Hepsi bu.” der Kaybedenler Kulübü filminde. Ama bazen öyle bir an gelir ki, kendi dünyana çekilmek de yetmez. Çünkü dışarıda biriken adaletsizlik, çürüme ve kir, pencereyi ne kadar sıkı kapatırsan kapat içeri sızar. Nefes alamaz hale gelirsin. İşte tam o sınır çizgisindeyiz.

Siyaset denen kurum, bu topraklarda uzun süredir topluma hizmet etme aracı olmaktan çıktı. Koltuk kavgalarının, kişisel çıkarların, "aman altımdaki güç gitmesin" korkusunun esiri olmuş bir kumpas yuvasına döndü. İşin en acı tarafı ne biliyor musunuz? Bu çürümüşlük sadece bir tarafa özgü değil. Kendini muhalefetin kalesi, umudun adresi olarak pazarlayanların da bu sistemin bir parçası haline geldiğini, hatta bizzat o çarkı döndürdüğünü görmek canımızı daha çok yakıyor. Cumhuriyet’in kurucu değerlerini, Atatürk’ün mirasını sadece birer kartvizit gibi yakalarında taşıyan ama arkada kendi iktidar alanlarını korumak için her türlü ilkeyi çiğneyenlerin yarattığı hayal kırıklığı, düşmanın vurduğu darbeden daha derin bir iz bırakıyor.

Yıllardır bu ülkede bir "cahillik" tartışması döner durur. Harf devrimiyle "bir gecede cahil kaldık" diye sızlananlar, aslında bu halkın kendi öz dilini ve kimliğini asırlarca nasıl kaybettiğini görmezden gelirler. Ama asıl ironi bugün yaşanıyor. Bugün bu ülkenin insanı, bir gecede kuralların değiştiği, bir partinin meşruiyetinin altının oyulduğu, koskoca üniversitelerin bir bakkal dükkânı gibi kapatılabildiği bir düzene uyanıyor. Sabah gözünü açtığında cebindeki paranın, emeğinin, geleceğinin eriyip gittiğini gören bir halk var karşımızda. Ve birileri çıkıp, tüm bu olup bitenleri, bu ekonomik ve hukuki yıkımı anlamayacak kadar aptal olduğumuzu sanıyor.

Halkın ferasetini, izanını ve vicdanını küçümsemek, bu toprakların tarihindeki en büyük yanılgıdır. Adaleti, hukuku ve ellerindeki gücü sadece kendi pisliklerini örtmek, paçayı kurtarmak için kullananların sonu hep aynı olmuştur; tarih bunun örnekleriyle dolu. Siyaseti bir hizmet yarışı değil de bir savaş meydanı gibi görmek, rakibini sandıkta ya da fikirde yenmek yerine onu tamamen yok etmeye programlanmak, aslında büyük bir acizliğin ve korkunun dışavurumudur.

Ne koltuk sevdalısı proje adamları ne onların etrafında kümelenmiş o çıkarcı avane ne de bu halkın iradesini teslim alabileceğini sanan o kör düzen... Hiçbiri bu ülkenin damarlarındaki o bağımsızlık inancını söküp atamaz. Atatürk’ün izini, devrimlerini ve bu topraklara bıraktığı o onurlu mirası silmeye kimsenin gücü yetmez. Bunu hâlâ anlamayanlar, karşılarında kimin olduğunu unutuyorlar.

Karşılarında; Misak-ı Milli ruhunu içinde taşıyan, vatanı ve bağımsızlığı için gerekirse her şeyinden vazgeçebilecek bir ekolün çocukları var. Bizler, kökleri derinlerde olan bir çınar gibiyiz. Tepeden tırnağa budasanız da her fırtınada yapraklarımızı dökseniz de yine yeşeririz. Samsun’un dalgalı denizinden, İzmir’in dağlarından, Hatay’ın direncinden, Anadolu’nun fısıldayan her köşesinden yeniden doğarız. Çünkü bu halk, esarete alışık değildir; genlerinde küllerinden doğmak vardır.

Yapılan her türlü haksızlık, sergilenen her rezalet ve zorbalık hafızamıza kazınıyor. Demokrasiyi sadece kendilerine hizmet ettiğinde sevenlere, hukuku kendi kalkanı yapanlara bu halkın vereceği en net cevap yine sandıkta olacaktır. Korkup kaçtığınız, yüzleşmeye cesaret edemediğiniz o sandık önümüze geldiğinde, neyin ne olduğunu çok iyi bilen bu sessiz çoğunluk, sessizliğini bozacak ve hesabını soracaktır.

Bu da böyle biline.

Arzu SEKİN

16 Mayıs 2026 Cumartesi

Çıkış Yolu Belli: Yeniden Ortak Akıl, Yeniden Biz

 

Mermer zemin üzerinde altın rengi adalet terazisi kefelerinde meclis binası ve el ele tutuşan halk figürleri dengesi.

Bir filmde duymuştum, diyordu ki: "Eğer nereye gittiğini bilmiyorsan, hangi yoldan gittiğinin bir önemi yoktur." Aslında biz millet olarak nereye gitmek istediğimizi çok iyi biliyoruz. Hepimiz sabah uyandığımızda penceremizi huzurlu bir sokağa açmak, bakkala selam verirken ekonomiyi düşünmemek ve en önemlisi, adaletin bir yerlerde birileri için değil, hepimiz için bir gökyüzü gibi eşit dağıldığını bilmek istiyoruz. Ama bazen yolun ortasında durup pusulaya bakmak yerine, sadece rüzgârın bizi savurduğu yöne doğru koşuyoruz. İşin garibi, sanki her şey normalmiş gibi buna da alışıyoruz yavaş yavaş. Ya da yorulduk herhalde, artık ne deseler 'eyvallah' deyip geçiyoruz.

Asıl Sahibi Unutulan Mülk: Halk

Oysa biz kimiz? Biz, bu ülkenin harcıyız. Vergisiyle devleti ayakta tutan, askere giderken davul zurna çalan, komşusu açken uyuyamayan o büyük aileyiz. Yani "Millet"iz. Ama bazen modern dünyanın karmaşasında asıl gücün kimde olduğunu unutuyoruz. Devlet dediğimiz yapı, insanların birlikte yaşayabilmek için kurduğu ortak bir düzen; halkın güven, adalet, düzen ve huzur arayışından doğan ortak bir iradedir. Varlığını da gücünü de milletten alır.  Bu yüzden devletin görevi, halktan kopmak değil; halkın ihtiyaçlarına cevap verebilmektir. Bu yüzden ona verilen her yetkinin asıl amacı da insanın hayatını daha güvenli, daha adil ve daha yaşanabilir kılmaktır. Bu nedenle biz ona o yetkiyi, bize hükmetsin diye değil, bizi daha iyi yaşatsın, hakkımızı korusun ve düzeni sağlasın diye verdik. Çünkü devletin gerçek anlamı, halkına tepeden bakmak değil; halka hizmet edebilmektir.

Üstelik bu yalnızca bir bürokrasi görevi de değildir; bu vicdani bir sorumluluktur, hatta inancımıza göre "Hakk’a hizmet"in ta kendisidir. Çünkü dürüst olan, yasalara uyan, bu ülkenin kahrını çeken halktır. Eğer bir gemi ilerliyorsa, o gemiyi yürüten motor değil, o motoru besleyen, emek veren, yol alması için mücadele eden ve gemiyi sahiplenen mürettebattır. Yani biziz.

 Çıkış Kapısı: Güçlü Bir Meclis ve Parlamenter Sistem

Şimdi en can alıcı noktaya gelelim. Bir binanın ayakta kalması için yükün tek bir kolona değil, temele yayılması gerekir. Bana göre, Türkiye Cumhuriyeti’nin adını, varlığını ve o eski saygınlığını korumasının tek gerçek yolu, tam bağımsız bir Parlamenter Sistem’e geri dönmektir. Bu bir tercih değil, bir mecburiyettir.

Neden mi? Çünkü Cumhuriyet, halkın kendi kendisini yönetmesi demektir. Bu özgürlüğün nefes aldığı yer ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Halk milletvekilini seçmeli, o vekiller bakanlar kurulunu denetlemeli, sistem bir saat gibi tıkır tıkır işlemelidir. Cumhurbaşkanlığı makamı ise, tıpkı yasama, yürütme ve yargı gibi tarafsız bir liman olmalıdır; her türlü siyasi tartışmanın üzerinde, adil ve birleştirici bir sembol olarak en saygın mertebede durmalıdır.

Eğer tüm yetkiyi ve sorumluluğu tek bir noktaya toplarsak, hata payını büyütürüz. Oysa Parlamenter Sistem, farklı seslerin birleştiği, ortak aklın devreye girdiği bir denge ve güven mekanizmasıdır. Bugünün dünyasındaki o büyük kaostan çıkmanın yolu, meclis iradesini yeniden her şeyin üzerine koymaktır.

Bağımsızlık Sadece Bayrakla Olmaz

Sadece sınırları korumakla bağımsız olunmuyor. Bir ülkenin gerçek bağımsızlığı, kurumlarının ne kadar özgür olduğuyla ölçülür.

  • Yargı: Hâkimin cübbesinde düğme yoktur, çünkü kimsenin önünde iliklememesi gerekir. Adalet, liyakatle yürümeli. Bir hâkim karar verirken sadece kanuna ve vicdanına bakmalı, arkasındaki siyasi rüzgâra değil. Yargı, kendi içindeki liyakatle tam bağımsız olmalıdır.
  • Merkez Bankası: Cebimizdeki paranın değerini koruyan kale orasıdır. O kale siyasetin günlük heyecanlarına teslim edilirse, mutfaktaki yangın sönmez. Merkez Bankası tarafsız ve bağımsız olmak zorundadır.
  • Diyanet: İnanç, insanın en kutsal sığınağıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı siyasetten tamamen arınmalı, inanç bütünlüğümüzü koruyan özerk bir yapıya kavuşmalıdır. Din, siyasetin malzemesi değil, toplumun huzur kaynağı kalmalıdır.

Sonuç Yerine: Işığı Aramak

Bugün dünya bir toz bulutu içinde. Her yerde bir kaos, bir belirsizlik... Ama biz, bu topraklarda binlerce yıldır küllerinden doğmayı başarmış bir milletiz. Bizim genlerimizde "örnek olmak" var. Eğer biz içeride evimizi düzene sokarsak, yani TBMM’nin tam bağımsızlığını ve yetkisini geri iade eden bir sisteme geçersek, sadece kendimizi kurtarmayız; tüm dünyaya bir huzur adası nasıl olur gösteririz.

Ben bir vatandaş olarak naçizane çözümümü buraya bırakıyorum. Bu bir kavga değil, bir özlem. Kardeşçe, el ele, ekonomik olarak ferahlamış ve en önemlisi "yarın ne olacak?" korkusu taşımadan yaşama özlemi.

Şunu da samimiyetle söyleyeyim: Ben sandıkta bu ışığı, yani parlamenter sisteme dönüş ve tam bağımsız kurumlar iradesini gördüğüm gün, oy kullanmaktan gerçekten zevk alacağım. O günü göreceğimize dair inancım tam.

Okuyan, anlayan ve bu dertle dertlenen herkese saygılarımı sunarım. Işığa giden yol, önce onu doğru yerde aramakla başlar.

Arzu SEKİN

 

5 Mayıs 2026 Salı

Gri Gökyüzü ve Ruhun Şifası

 

İstanbul Üsküdar sahilinde Kız Kulesi manzaralı kafede oturan Arzu Sekin, Duygu İstasyonum blog yazısı görseli.

Gökyüzünün o meşhur grisiyle insanın içindeki gri bazen birbirine ne kadar da çok benziyor, farkında mısınız? Dışarıda bulutlar toplanıp yağmuru müjdelediğinde çoğu insan pencerelerini sıkı sıkıya kapatıp perdeleri çekiyor. Oysa ben, o griliğin içindeki derinliği, o puslu havanın getirdiği o sessiz, o mahzun huzuru seviyorum. Belki de bu yüzden, hayatın fırtınasından kaçıp hemen bir ağaç kavuğuna, bir kulübeye ya da hiç yaşanmamış günlerin hayaline sığınanlara karşı o bitmek bilmeyen yorgunluğum.

Hani modern dünyanın bizlere dayattığı o meşhur "konfor alanı" hikayeleri var ya; hani her şeyin pürüzsüz, herkesin her daim mutlu, her ilişkinin de tozpembe olması gerektiğini savunan o vitrin hayatlar... Sosyal medya hesaplarının pürüzsüz akışlarına bakınca, sanki kimsenin hayatında fırtına kopmuyor, kimse o yağmurda ıslanmıyor gibi geliyor. Halbuki gerçek hayat, o fırtınanın tam ortasında durabilenlerin, o rüzgârın sesini bastıracak kadar güçlü bir duruş sergileyenlerin omuzlarında yükseliyor. Bizim en büyük yanılgımız, o "fırtınadan kaçma" dürtüsünü, yani o küçük, geçici sığınakları bir "akıllılık" ya da "tedbir" sanmamız oldu belki de. Oysa gerçek cesaret, yağmurdan kaçmakta değil, o sağanakta bir başkasının yanında, sırılsıklam ama dimdik durabilmekte gizli.

Geçenlerde yine kendi kendime düşündüm; insan neden değişmekten bu kadar korkar? Neden hep aynı limanda, hep aynı sığ sularda kürek çekmek ister? Çünkü değişmek demek, bazen o eski, yıpranmış ve aslında bizi koruduğunu sandığımız o küçük sığınağı terk etmek demek. Oysa o sığınak aslında bir korunak değil, bir hapishane. Kendi güçsüzlüğümüze, kendi küçük korkularımıza ördüğümüz duvarlar. Birine yaslandığınızda, onun karakterinin o sarsılmaz kaya gibi duruşunu, o rüzgârın karşısında sizinle birlikte omuz omuza verdiğini hissetmek; işte gerçek bağ, gerçek dostluk, gerçek yol arkadaşlığı bu. Bunun dışındaki her şey, sadece havanın güneşli olduğu günlere ait birer süs eşyası gibi kalıyor elinizde.

Fırtına koptuğunda kaçacak yer arayanların, kendi konforlarını bozmamak için sizi o yağmurda tek başınıza bırakanların iklimi o kadar soğuk ki, insanın ruhunu üşütüyor. İnsan gerçekten hastalanıyor böyle insanların yanında; hem de öyle bir hastalık ki bu, ilacı tamamen sizin duruşunuzda gizli. Sizin o direnen, pes etmeyen, değişmekten değil, gelişmekten beslenen o mücadeleci tavrınız, o fırtınada sığınak arayanlara belki de en büyük ayna oluyor. Çünkü onlar sizin o dik duruşunuzu gördüklerinde, aslında kendilerinin ne kadar küçük ve edilgen bir alana sığındıklarını fark ediyorlar.

İşte bu yüzden ben, yağmurdan kaçmayanları, bulutların o gri ağırlığının altında bile ruhunu karartmadan yürüyecek cesareti bulanları seviyorum. Onlar benim şifam. Onlar, bu dünyanın o yapay ve sürekli "pozitif" kalmaya zorlayan mekanik neşesinden kurtarıp, gerçek insani derinliğe, o hüzünlü ama onurlu limana bizi geri getirenler.

Şimdi dışarıda yine hava kararırken, elimde sıcak kahvemle balkona çıkıyorum. Gökyüzü bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibi; belki biraz hüzün, belki biraz yıkım ama sonunda hep o berrak, o yıkanmış tertemiz hava. Bu huzur, aslında bir kabullenişin ve cesaretin ödülü. Önemli olan fırtınanın şiddeti değil, o fırtınanın içinde sizin kiminle yan yana durduğunuz. Ben, yağmurun sesine karışan o samimi, o sarsılmaz, o cesur karakterlerin ikliminde nefes almayı tercih ediyorum. Varsın diğerleri o küçük, derme çatma sığınaklarında "kuru" kalmaya devam etsinler. Ben, yağmurda ıslanmanın ve o ıslaklığın getirdiği o gerçek, o duru hayatın tadını çıkarmaya razıyım.

Arzu SEKİN

 

25 Nisan 2026 Cumartesi

Sahi, 23 Nisan Kimin Bayramı?

 

Makam koltuğunda takım elbiseli gülümseyen bir çocuk ve sanayi sitesinde makine yağı içinde çalışan çocuk işçi tezatı.

Bugün 23 Nisan. Televizyon ekranlarında yine o bildik sahne: Makam koltuğuna oturtulmuş, bir günlüğüne vali, başbakan, belediye başkanı yapılmış çocuklar... Etraflarında ciddi yüzlü yetişkinler, takım elbiseliler, verilen "göstermelik" talimatlar. Hepimiz gülümsüyoruz, alkışlıyoruz, “Ne güzel bir gelenek” diyoruz. Haklısınız, güzel. Ama gelin, o perdenin hemen arkasına, o deri koltukların korunaklı gölgesinden çıkıp, şehrin gerçek sokaklarına ve o koltuğu sadece bir günlüğüne emanet ettiğimiz çocukların dışındaki, o görmezden geldiğimiz diğer çocukların dünyasına bakalım.

Biliyor musunuz, asıl devir teslim töreni o makam odalarında değil, günün ilk ışıklarıyla birlikte şehrin kıyılarında, sanayi sitelerinin paslı demir kapılarında yaşanıyor. Bizler günü bayram coşkusuyla karşılarken, başka bir çocuk sabahın ilk ışıklarıyla vardiyasına başlıyor. Resmi rakamların soğukluğuyla değil, o küçük avuç içlerine sinmiş, sabunla çıkmayan makine yağının gerçekliğiyle konuşuyorum. Türkiye’nin dört bir yanında milyonlarca çocuk, o makam koltuklarının hayalini bile kuramadan, tezgâh başında ter döküyor. Bazıları okuldan sonra gitmiyor oraya; okul yerine, doğrudan o "hayata" başlıyor. Sanayide paslı bir demirin ucunda, tarlada güneşin kavurucu sıcağında, sokakta tehlikenin tam kalbinde... Biri valilik koltuğunda otururken, diğeri çamurlara batmış halde emeğini veriyor. Bizim "bayram" dediğimiz o yirmi dört saat, onlar için hayatın hiç durmayan, hiç mola vermeyen o acımasız çarkında sadece "ekstra mesai" demek.

Hadi biraz daha dürüst olalım, o aynaya bakmaya cesaret edelim. Bir yanda "çocuk" denince akla gelen neşeli balonlar, diğer yanda çocukluğu elinden çalınmış, henüz kendi hayalleri boy vermeden birilerinin "eş"i olmaya zorlanmış kız çocukları...  İstatistikler her yıl on binlerce kız çocuğunun "evlendirildiğini" bize söylüyor. On altısında "eş", on yedisinde "anne" olmak... Kayıt dışı kalanlar, istatistiklerin dahi uzağında kalan o karanlık kuyular...Bir çocuğun, bir çocuğun sorumluluğunu omuzlaması nasıl bir ağırlıktır, düşünebiliyor musunuz?

 Onlar için 23 Nisan, televizyon ekranlarında başka dünyalara aitmiş gibi izledikleri bir masaldan ibaret. Oysa evlilik, bir çocuğun taşıyabileceği bir sorumluluk değil; daha şafağı sökmeden koparılmış bir gelecek, çalınmış bir ömürdür. Bu ağırlık sadece omuzlarda değil, o çocuğun tüm dünyasında, hayallerinde ve yarınlarında hissedilen derin bir sızıdır. Bu sızı sadece erken evlilikle de sınırlı değil; çok daha sessiz ve derinden gelen başka yoksunluklarla da çalınıyor bizden.

Hani okul bahçelerinde teneffüs zili çaldığında, arkadaşları kantine koşarken boynunu büküp bir kenara çekilen o çocuklar... Bugün her dört çocuktan birinin tabağı boş. Beslenme çantasının bir "ihtiyaç" değil de bir "ayrıcalık" haline geldiği bir düzenden bahsediyoruz. Zihni matematik formülleriyle değil, bir sonraki öğünü nasıl geçiştireceğinin kaygısıyla dolu bir nesil büyüyor. Bu, sadece bir yoksulluk değil, bir potansiyelin yavaş yavaş, sessizce yok oluşu.

Bugün bir çocuk valilik koltuğuna oturup "imza" atarken, başka bir çocuk sanayide parmağını makineye kaptırıyor. Biri okul sırasını bekliyor, diğeri yatağına aç giriyor. Bu tezat, bu uçurum, bizim aynadaki yansımamız değil mi? Biz o koltuklara çocukları oturtarak aslında neyi kutluyoruz? Bir günü, bir simgeyi mi, yoksa sadece vicdanımızı bir günlüğüne rahatlatacak o geçici teselliyi mi?

Nâzım Hikmet ne güzel söylemiş: 'Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne...' Kocaman bir elma gibi, sıcacık bir ekmek somunu gibi... Oysa biz o dünyayı değil, sadece bir günlüğüne süslü koltukları emanet ettik onlara. Onlar ise bizden dünyayı, yani kendi çocukluklarını, saf bir gelecek hakkını istiyorlar. Bir çocuk omuzlarında hayatın ağırlığını değil, yalnızca uçurtmasının ipini taşımalıydı; çocukluğunu doyasıya yaşamalıydı. Biz ise onlara bu dünyayı sunmak yerine, hayallerini inşa etme özgürlüklerini ve o sınırsız çocukluk yetilerini ellerinden aldık, hayatın yükünü erkenden sırtlarına bindirdik.

Belki de bu 23 Nisan’ı bir "bayram" kutlaması olmaktan çıkarıp bir "yüzleşme" günü yapmalıyız. Sadece süslü kıyafetlerle, resmî törenlerle değil; tarlada, fabrikada, sokakta, evde sessizce çocukluğunu bırakan o milyonların hakkını arayarak. Çünkü gerçek şu ki; biz bir günlüğüne koltukları veriyoruz, ama onların ömür boyu sürecek "çocukluk" hakkını veremiyoruz.

Bu bayram bittiğinde, o süslü koltuklar yine sahiplerine dönecek. Ama o sanayide çalışan, aç yatan, erken yaşta büyütülmek zorunda kalan çocukların hayatı aynı kalacak. Eğer bir şey yapacaksak, eğer gerçekten bir "bayram" yaşatmak istiyorsak, onları görmezden gelmeyi bırakarak başlamalıyız. Bir çocuğun çocukluğunu korumak, belki de bu ülkenin en büyük, en gerçek devrimi olacak. Çünkü dünyayı çocuklara verdiğimiz o gün, inanın bana, her şey çok daha başka olacak. Sadece gülümseyen yüzler değil, adaletle büyüyen bir nesil göreceğiz.

Sahi, senin bugünkü aynan ne gösteriyor? Sadece gülüşleri mi, yoksa o görmezden geldiğimiz, o içimizi acıtan hakikati mi?

Arzu SEKİN

 

 

23 Nisan 2026 Perşembe

BU ATEŞ HEPİMİZİ YAKIYOR

 

Karanlık ve hüzünlü bir sınıf atmosferinde, kara tahtanın üzerinde 'Mesele Çocuk Değil, Aynaya Bakmayı Reddeden Yetişkinlik' yazılıdır. Sınıf sıraları boştur, masanın üzerinde 'Eğitimin Ruhu' isimli bir kitap ve ekranında şiddet temalı içerik görünen bir akıllı telefon bulunur. Arka planda ise polis otosu ışıkları sokağın dışından sınıfın içine yansımaktadır.

Okul sıralarının birer birer sessizliğe gömüldüğü, neşenin yerini simsiyah bir kederin aldığı günlerden geçiyoruz. Dün ve bugün yaşananlar, sadece birkaç okulun değil, hepimizin ruhunda derin çatlaklar açtı. Klavyenin başına geçip iki kelimeyi yan yana getirmek her zamankinden daha zor ama konuşmak, anlatmak, durup bir düşünmek zorundayız. Çünkü bu ateş hepimizi yakıyor.

Eskiden, en azından bizim zamanımızda, okul dediğin, insanın kendini güvende hissettiği bir yerdi. Öğretmen, anne babadan sonra gelen o güvenli eldi. Şimdi bakıyorum da roller tamamen değişmiş. Artık öğrenciler öğretmenlerden çekinmiyor; aksine öğretmenler, sınıfa girerken öğrenciden ya da okul kapısında bekleyen veliden korkar hale geldi. Okullarda öğretmenin otoritesi ciddi bir erozyona uğradı. Eskiden “öğretmen” denince saygı, korkuyla karışık bir hürmet vardı. Şimdi ise birçok öğretmen sınıfa girerken tedirgin oluyor. Veliler okul yönetimine, hatta öğretmenlere karşı adeta “müşteri gibi” davranıyor; “benim çocuğum” diyerek her türlü saygısızlığı, tehdidi normalleştiriyor. Öğrenciler ise bu iklimde “özgüven” adı altında sınır tanımazlığı, küfürü, şiddeti ve mobbingi öğreniyor. Bir saygısızlık furyasıdır gidiyor ve ne acıdır ki bu durumun adı "özgüven" konulmuş. Sınır tanımamayı, nezaketi elinin tersiyle itmeyi "dik duruş" sanan bir nesil yetişiyor. Ama bu özgüven değil; bu, temeli boşaltılmış bir cesaretin yıkıcı dışavurumu.

Daha acısı ne biliyor musunuz? Bunun artık kimseye tuhaf gelmemesi. Bir öğretmenin korkarak sınıfa girmesi, bir velinin öfkeyle okul basması… Bunları konuşup iki gün üzülüp sonra unutuyoruz. Sanki olması gereken buymuş gibi. Oysa alıştığımız şeyler, en tehlikeli kırılmaların başlangıcıdır.

Peki, bu çocuklar bu zehri nereden alıyor? Kafanızı çevirip bir ekrana bakın, cevabı orada. Dizilerde, sosyal medyada boy gösteren o "mafya gibi" karakterler her yerde. Belinde silahı olan, yasayı hiçe sayan ama güya "çok vicdanlı", "çok yardımsever" gösterilen o tipler, gençlerin zihninde kahramanlaştırılıyor. Şiddet, yakışıklı aktörlerin üzerine giydirilmiş havalı bir kostüm gibi pazarlanıyor. Kötülük, üzerine bir tutam "merhamet" sosu dökülerek şirinleştiriliyor. Çocuklar, adaleti mahkemede ya da vicdanda değil, o karanlık figürlerin namlusunda aramaya başlıyor.

Ama mesele sadece okul kapısında da bitmiyor. O çocuk o kapıdan içeri girene kadar zaten bir hikâyenin içinden geliyor. Evinde söz dinlemeyen değil, aslında kimseyi dinlemeyi hiç öğrenememiş bir çocuk… Çünkü ona “dur” demesi gerekenler, hayata yetişmekten kendine bile “dur” diyemiyor. Yorgun, dağılmış, kendi yükünün altında ezilen yetişkinler; farkında olmadan sınır koyamadıkları bir dünyanın kapısını aralıyor.

Eğitim sistemi derseniz… o zaten uzun zamandır can çekişiyor. Milli eğitimin yönetilememesi, sadece müfredat meselesi değil; bu bir değerler meselesi. Okulu sadece test çözülen, ezber yapılan bir binaya indirgedik. İçindeki ruhu, o kadim usta-çırak ilişkisini, birbirinin hukukuna saygı duymayı unutturduk. Eğitim, kâğıt üstündeki rakamlardan ibaret kalınca; sokaktaki o kirli kültür, sınıfın içine kadar sızdı.

Bu yaşadıklarımız tesadüf değil. Bu, göz göre göre gelen bir çürümenin son halkası. Eğer bugün bir öğretmen öğrencisine bir şey söylerken "başıma bir iş gelir mi?" diye düşünüyorsa, eğer bir veli okul basmayı hak aramak sanıyorsa ve eğer bir genç şiddeti çıkış yolu görüyorsa; hepimiz şapkamızı önümüze koyup düşünmeliyiz.

Adalet mühür basılan bir kâğıt parçası değildir; o mühür vurulurken kimin canının yanmadığıdır. Bugün çocukların canı yanıyor, geleceğimiz soluyor. Sadece yas tutmak yetmez; o sahte kahramanları ekranlardan, o saygısızlık virüsünü zihinlerden temizlemedikçe bu sızı dinmeyecek.

Bu gidişatı değiştirecek olan ne tek bir yasa ne de tek bir kurum. Bu, her birimizin evinde, dilinde, tavrında başlayacak. Çocuğa sınır koymakla, öğretmene sahip çıkmakla, yanlışı alkışlamamakla… Küçük gibi görünen ama aslında geleceği belirleyen şeylerle.

Sessiz kalmak, bu karanlığa ortak olmaktır. Biz ne ara bu kadar koptuk birbirimizden? Ne ara şiddeti bu kadar kanıksadık? Bu soruların cevabını bulmadan… hiçbir kapı bize gerçekten güvenli olmayacak.

 Arzu SEKİN


11 Nisan 2026 Cumartesi

Atatürk’e Vefa Duymak Bir Seçim mi, Yoksa Haysiyet Meselesi mi?

 


Bazen insan şaşırıyor. Aynı toprakta yaşayıp, aynı gökyüzünün altına bakıp, nasıl bu kadar farklı düşünebiliyoruz diye…

Birileri çıkıp da açık açık söyleyince, aslında hepimizin içinde bir yerin rahatladığını fark ediyor insan. Çünkü bazı şeyler vardır; herkes bilir ama herkes dile getiremez. Ya çekinir ya yorulmuştur ya da “anlayan zaten anlar” deyip susar. Ama işte o suskunluk bazen yanlışın daha çok büyümesine sebep olur. Tam da bu yüzden, susmanın değil, hatırlamanın vaktidir.

Bazen bir gerçeği haykırmak için fırtına kopmasını beklemek gerekmez; sadece aynaya bakıp, bugün neden "biz" olduğumuzu hatırlamak yeterlidir. Çünkü o aynaya baktığında, sadece kendini değil, bir geçmişi de görürsün.

Bizim hikâyemiz öyle sıradan bir hikâye değil. Bu ülke öyle kolay kurulmadı. Bugün sokaklarında özgürce yürüdüğümüz, yürürken hissettiğimiz o güven, minarelerinden ezan sesinin yankılandığı, her sabah farklı bir umuda uyandığımız bu topraklar, tesadüfler zinciriyle önümüze serilmedi. Birileri bedel ödedi, birileri vazgeçti, birileri kendi hayatını hiçe saydı.

Yani, bugün sahip olduğumuz en küçük hak bile, dün verilen devasa bir mücadelenin ve o mücadeleye önderlik eden bir iradenin eseridir. Ancak ne yazık ki, içinde yaşadığımız konforun büyüklüğü, bazen o konforun mimarını görmemizi engelleyen bir perdeye dönüşebiliyor.

Ve en acısı ne biliyor musunuz..
Bazen o emeği verenlere karşı, en hoyrat sözleri yine bu toprakların insanından duymak.

İnsan düşünüyor… Bu nasıl bir kırgınlık? Bu nasıl bir kopuş?

Bir insana katılmayabilirsin. Her düşüncesini benimsemek zorunda değilsin. Ama emeğe saygı diye bir şey vardır. Kurulana sahip çıkmak diye bir sorumluluk vardır. Hele ki ortada bir milletin kaderini değiştirmiş bir mücadele varsa… orada artık mesele “sevmek” ya da “sevmemek” değildir. Orada mesele, hakkı teslim edebilmektir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün adını anmak ya da ona vefa duymak, sadece bir tarih dersi konusu değildir; bu bir haysiyet meselesidir. Kendi tarihine düşman kesilen, kurucusuna dil uzatmayı bir marifet sanan zihin yapısı, aslında bindiği dalı kestiğinin farkında olmayan trajik bir figürden farksızdır. Gürültüsü çoktur ama nereye düştüğünü çoğu zaman kendisi bile anlamaz. Bir düşünün; bugün inancını özgürce yaşayan, ibadetini huzurla yapan her bir fert, bu imkânı o büyük vizyona borçlu değil midir?!  Eğer o gün o masaya yumruk vurulmasaydı, o stratejik zekâ devreye girmeseydi; bugün ne savunduğumuz değerlerin bir karşılığı kalırdı ne de o değerleri savunacak bir vatanımız olurdu.

İnsan, hafızasıyla insandır. Hafızasını kaybeden bir toplum, pusulasız bir gemi gibi dalgaların arasında savrulmaya mahkumdur. Atatürk’e karşı geliştirilen o sığ tahammülsüzlük, aslında Türkiye’nin aydınlık geleceğine karşı duyulan bir korkudur. Onun mirasına saldırmak, yel değirmenlerine savaş açan hayalperestlerin beyhude çabasından öteye gidemez. Çünkü gerçekler taşlarla, heykellerle veya sosyal medya paylaşımlarıyla yıkılamayacak kadar derine, bu milletin ruhuna işlenmiştir. Kimse, bu ülkenin kurucu değerlerini aşındırarak daha iyi bir dindar ya da daha büyük bir milliyetçi olamaz. Tam aksine, gerçek dindarlık da gerçek milliyetçilik de emanete hıyanet etmemeyi, vefayı ve emeğe saygıyı gerektirir.

Geldiğimiz noktada artık sığ tartışmaları, yapay kutuplaşmaları bir kenara bırakıp şu soruyu sormalıyız: Bize bu kimliği, bu dili ve bu onuru verenlere ne kadar borçluyuz? Bu borç, sadece özel günlerde törenlere katılmakla ödenmez. Bu borç; okuyarak, üreterek, onun kurduğu kurumları daha ileriye taşıyarak ve en önemlisi de "ortak paydamız" olan o büyük isme hak ettiği saygıyı her platformda göstererek ödenir. Unutmayalım ki, güneşi balçıkla sıvamaya çalışanlar sadece kendi ellerini kirletirler; güneş ise orada, tüm görkemiyle parlamaya devam eder. Bizim görevimiz, o ışığın altında birleşmek ve bu sarsılmaz mirası gelecek nesillere tertemiz bir bilinçle devretmektir.

Çünkü bazı isimler vardır…
Tartışmanın ötesindedir.
Çünkü onlar artık sadece bir insan değil, bir dönemin, bir mücadelenin, bir varoluşun adıdır.

Bunu görmek zor değil aslında…
Sadece biraz vicdan, biraz da insaf yeter.

Arzu SEKİN

 

 

26 Mart 2026 Perşembe

Bir Büstten Neden Bu Kadar Korkuluyor? Asıl Tartışma Bu Değil.

 Mustafa Kemal Atatürk’ün cumhuriyet değerlerini, aydınlık geleceği ve çağdaşlığı temsil eden düşünceli, kararlı ve saygın bir portresi.

Heykelin Ötesini Görebilmek: Saygı, Akıl ve Cumhuriyet

Toplum olarak bazen sembollere o kadar takılıp kalıyoruz ki, o sembollerin arkasındaki devasa fikri ıskalıyoruz. Son zamanlarda sosyal medyada veya günlük tartışmalarda sıkça duyduğumuz "büst", "heykelcilik" ya da "putculuk" gibi kavramlarla süslenmiş sığ ve gürültülü bir tartışma… Oysa ortada anlaşılması bu kadar zor bir durum yok; bu gürültülü söylemler özünde derin bir cehaletin ya da bilinçli bir çarpıtmanın ürünü. Gelin, bu sığ suları geçip meselenin özüne, yani zihniyet farkına bakalım.

Saygı Duymak Tapınmak Değildir

Bir milletin, kendisini işgalden ve yok olmanın eşiğinden çekip alan, küllerinden bir modern devlet inşa ederek bu topraklara çağdaş bir hukuk düzeni kazandıran liderine minnet duyması 'tapınma' değildir. Bu, tarihe  verilen devasa emeğe gösterilen en yalın, en doğal saygıdır.  Hiçbir Cumhuriyet evladı; Atatürk büstünün önünde diz çöküp ibadet etmez, dini bir vecibe yerine getirmez ya da ondan cennet umuduyla ilahi bir lütuf beklemez. Sorun şu ki bazı insanlar saygıyla tapınma arasındaki farkı ya gerçekten bilmiyor ya da bilmezden gelmeyi tercih ediyor. Oradaki büst; bağımsızlığın, kadın haklarının, çağdaş hukuk sisteminin ve en önemlisi "fikri hür" bir birey olabilmenin somutlaşmış bir hatırlatıcısıdır. Biz o taşa değil, o taşın temsil ettiği akılcı devrime selam dururuz.

Asıl Tehlike: Sorgulanamayan Figürler

Asıl çelişki tam da burada düğümleniyor: Atatürkçüleri "şekilcilikle" suçlayanların bir kısmı, kendi hayatlarındaki fani liderleri, şeyhleri veya siyasi figürleri "hata yapmaz" bir makama koyuyor. Bir insanı eleştirilemez, sorgulanamaz ve kutsal ilan etmek; işte asıl "putçuluk" budur.

Oysa Atatürk, hiçbir zaman kendisini kutsal bir figür olarak sunmadı; hiçbir zaman dini bir otorite gibi konuşmadı ve en önemlisi, inancı siyasetin bir malzemesi haline getirmedi. Tam tersine laikliği inşa ederek; devletin görevini bir inancı dayatmak değil, tüm inançların özgürce yaşanabileceği tarafsız bir düzen kurmak olarak tanımladı.

Gerçek saygı; bir faniyi ilahlaştırmak değil, onun yaptıklarını akıl ve vicdan süzgecinden geçirerek anlamlandırmaktır. Nitekim Atatürk, 'Eğer bir gün benim sözlerim bilimle ters düşerse, bilimi seçin' diyerek kendi mirasını bile sorgulamaya açmış bir liderdir. Onu diğerlerinden ayıran en büyük fark; kendisine insanüstü bir paye biçmemesi, aksine aklın rehberliğini tek çıkış yolu olarak göstermesidir

Laiklik: Özgürlüğün ve İnancın Güvencesi

Sıkça saldırıya uğrayan laiklik kavramı; sanılanın aksine bu toprakların en büyük inanç ve özgürlük sigortasıdır. Laiklik, bazı çevrelerin çarpıttığı gibi bir 'din düşmanlığı' değil; devletin her inanca veya inançsızlığa karşı eşit mesafede durmasını sağlayan tarafsız bir güvencedir.

Bugün bu ülkede ezanlar susmuyorsa, insanlar camiye de kiliseye de özgürce gidebiliyorsa ve inançlar kamusal alanda güvence altındaysa; bu bir din devleti olduğumuz için değil, laik bir Cumhuriyet olduğumuz içindir. Atatürk’ün yaptığı da tam olarak buydu: O, dini ortadan kaldırmayı değil, inancı siyasetin ve kirli politik çıkarların bir aracı olmaktan çıkarmayı hedefledi.

İnancın istismar edilmesini engellemek adına; din hizmetlerinin düzenli yürütülmesi için kurumsal yapılar oluşturdu ve dini bilginin sağlıklı, hurafelerden uzak öğretilmesi için eğitim kurumlarının önünü açtı. Tarih bize defalarca göstermiştir ki; devleti din üzerinden yönetmeye kalkanlar, inancı araçsallaştırarak toplumu kutuplaştırırken; laiklik, farklılıklarımıza rağmen aynı çatı altında huzurla yaşamamızı sağlar.

Sembollerin Ötesinde Bir Zihniyet Meselesi

Yıllardır Şapka Kanunu gibi konular üzerinden yürütülen sembolik tartışmaların bugün hâlâ gündeme getirilmesi tesadüf değildir. Çünkü asıl mesele hiçbir zaman kıyafet ya da şekil olmamıştır; asıl mesele bir zihniyet meselesidir. Bir toplumun çağdaş dünyayla kurduğu köklü ilişkiyi kavramak yerine, semboller üzerinden yapay kavgalar üretmek her zaman daha kolaydır. Oysa asıl soru şudur: Bir ülkenin kurucusuna ve onun vizyonuna duyulan saygı, neden bazı çevreleri bu kadar rahatsız eder?

Belki de mesele gerçekten bir büst değildir. Mesele; özgür düşünen, eleştirebilen ve sorgulayabilen bireylerden duyulan o derin tedirginliktir. Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlığı üzerinden, kendi tarihine ve kimliğine yabancılaşmış, kendi Türklüğüne düşman nesiller yetiştirmek; bu ülkenin geleceğine sıkılmış bir kurşundan farksızdır.  Merdiven altı dogmalarla geçmişi karalamak, bizi yerimizde saydırmaktan başka bir işe yaramaz. Oysa önümüzde bilimin, sanatın ve özgür düşüncenin aydınlık yolu durmaktadır.

Mesele bir şapka ya da bir heykel kavgası değil; 'kul' olmaktan çıkıp, hakkını arayan ve sorumluluk alan bir 'yurttaş' olma iradesidir. Çünkü düşünen ve sorgulayan bir toplum, kimseyi putlaştırmaz; ama aynı toplum, kendisine bağımsız bir gelecek armağan edenlere saygı duymayı da en büyük erdemi bilir.

Sonuç olarak;

Bizler büstlerin önünde eğilmiyoruz, bizler o büstlerin temsil ettiği tam bağımsızlık, laiklik ve çağdaşlık vizyonunun önünde saygıyla duruyoruz. Gerçek dindarlık ile dini siyasete alet eden istismarcı zihniyeti birbirinden ayırabildiğimiz gün; bu sığ ve gürültülü tartışmalar, tarihin tozlu raflarında hak ettiği yeri alacaktır.

Arzu SEKİN 

 



14 Mart 2026 Cumartesi

Bir Hakkın Bedeli, Başka Haksızlıklara Susmak Değildir

 

Açık bir üniversite kapısı ile kilitli, üzerinde kira kontratı asılı olan bir kapı arasında duran, elinde diploma tutan düşünceli kadın figürü.

Adalet, sadece bize dokunduğunda hatırlanacak bir şey değildir.”

Girdiğim hemen her ortamda, başörtülü olsun ya da olmasın, birçok kadından benzer bir cümleyi duyuyorum: "Zamanında başörtümüz yüzünden üniversite kapılarından çevrildik, okuyamadık; o yüzden bugün ne olursa olsun bu yönetime destek veriyoruz." Bu cümleyi her duyduğumda derinden bir şaşkınlık yaşıyorum. Bir zamanlar bir hak arayışı olarak başlayan o mücadelenin, bugün yaşanan tüm adaletsizliklere karşı bir "suskunluk kalkanı" olarak kullanılması ne kadar acı.

Evet, zamanında bu ülkede üniversite kapılarında başörtüsü meselesi vardı ve bir hak arayışı olarak yaşandı ve bitti. Kimine göre çok ağırdı, kimine göre bir süreçti; ama neticede bir yasak kalktı, bugün o kapılardan istediğin gibi girebiliyorsun. Ancak asıl hikâye burada bitmiyor, aksine tam burada başlıyor.

Çünkü bir hakkın verilmesi, başka haksızlıkları alkışlama gerekçesi olamaz. Ama bugün, o özgürlüğün gölgesinde başka adaletsizlikler yaşanıyorsa, buna da gözlerimizi kapatamayız.

Çünkü bir hakkın sana verilmiş olması, önündeki diğer bütün adaletsizliklere gözlerini yumman için bir “sus payı” olamaz. Geçmişte yaşanan mağduriyet, bugünün adaletsizliğine kılıf yapılamaz. Adalet, sadece bizim ihtiyacımız olduğunda çağırdığımız bir itfaiye aracı değildir; herkes için her an yanması gereken bir meşaledir.

Bugün o özgürlüğün gölgesinde, sokağa çıktığımızda yüzümüze çarpan çok daha sert bir gerçeklik var: İnsanların insanca yaşama hakkının elinden alınması. Bir zamanlar "başörtüsüyle okuyabilmek" en temel tartışmayken, bugün "okuyup mezun olduktan sonra bir ev kiralayabilmek" imkânsız bir hayale dönüştü. Dün üniversite kapıları ideolojik zincirlerle kapalıydı, bugün ise evlerin kapıları fahiş kiralarla kilitli. İkisinde de dışarıda bırakılan ve örselenen şey aynıdır: İnsanın haysiyeti. Şimdi sormak lazım; bir yasağın kalkmış olması, sokaktaki açlığı, asgari ücretin kira karşısında eriyip bitişini, insanların pazar artıklarını toplamasını görmezden gelmemize bir bahane olabilir mi?

Bir hakkın teslim edilmesi, seni o düzene "ebedi borçlu" yapmaz. "Ben hakkımı aldım, gerisi ne hali varsa görsün" demek, aslında adaletin özüne ihanet etmektir. Gerçek nankörlük, dün sana yapılan haksızlığa karşı çıkan adaleti, bugün başkasına yapılan haksızlığa kalkan etmekten gelir. Eğer bugün birileri lüks içinde yüzerken, öte yanda bir baba evinin kirasını ödeyemediği için kahroluyorsa; alınan o maaşlar, yapılan zamlar daha cebine girmeden ev sahibinin hesabına akıyorsa, orada bir "özgürlükten" bahsedemeyiz. Biz sadece bir engeli aştık, ama koca bir uçurumun kenarına geldik.

Halk giderek yoksullaşırken, gelir eşitsizliği uçurumlar yaratırken "Bakın artık üniversiteye girebiliyorsunuz" demek, karnı aç birine teselli vermekten öteye gitmiyor. Adalet bir bütündür; bir parçasını aldın diye diğer parçaların kırılıp dökülmesine alkış tutamazsın. Bir yanlışı düzeltmek, ondan sonra gelen bin tane yanlışa meşruiyet kazandırmaz. Dün 'başörtüsüyle kampüse giren genç' fotoğrafı bir özgürlük zaferiyse; bugün 'market poşetiyle fiyat etiketlerine bakıp boynunu büken emekli' fotoğrafı bir esaret kanıtıdır.

Gerçekten hakkaniyetli bir duruş, sadece kendine dokunan yasağa karşı çıkmak değil, senden olmayan, senin gibi düşünmeyen ya da sadece hayatın yükü altında ezilen herkes için "burada bir yanlış var" diyebilmektir. Bugünün yanlışı ise çok açık: Emek sömürüsü, derin yoksulluk ve insanların en temel barınma hakkının bile lüks haline gelmesi.

Kendi kapımızı açtık diye, komşunun evinin yanmasına seyirci kalamayız. Eğer o gün verilen mücadele bir "insan onuru" mücadelesiyse, bugün asıl onur mücadelesi insanların geçim derdine, bu ekonomik adaletsizliğe karşı durabilmektir. Çünkü vicdanın emekliliği olmaz ve zulmü bizzat tatmış olanın, başkasının uğradığı zulme mazeret üretmesi, kendi geçmişine ve çektiği acılara ihanetidir. Karnı aç, geleceği karanlık ve barınacak yeri olmayan bir insanın özgürlüğü, sadece kâğıt üzerinde kalmış bir kelimeden ibarettir. Unutmayalım ki; birinin tok yatması için diğerinin susması gerekiyorsa, o sofrada bereket değil, sadece haksızlık vardır.

Siz ne düşünüyorsunuz?

 Arzu SEKİN

 

7 Mart 2026 Cumartesi

Biz Getiriyoruz, Biz Büyütüyoruz, Ama Haklarımızı Niye Biz Belirlemiyoruz

 Yağmurlu bir İstanbul sokağında hayatın kökü olan kadını temsil eden çiçekler, bir günlük ve bir anahtar.

Dünya dönüyor, mevsimler değişiyor ama içimizde hiç dinmeyen o fırtına hep aynı yerde duruyor. Her sabah aynaya baktığımızda sadece bir yüz değil, bitmeyen bir mücadelenin izlerini ve o mücadelenin derinlere saldığı kökleri de görüyoruz.

Bazen kalbimde şu soru yankılanıyor: Bir kadının ömrüne kaç hayal sığabilir? Ve o hayallerin kaçı, sadece “güvende olma” zorunluluğu yüzünden yarım kalır? Bu yalnızca bir güvenlik meselesi değil; bir varoluş savaşı adeta. Gece geç saatte eve dönerken anahtarı avucunda bir silah gibi sıkmak, her adımda arkanızı kollamak… Kaygı sadece sokaklarla sınırlı değil; zihnimizin her köşesine sızmış durumda. Hayallerimizi kurarken bile önce “başkaları ne der?” değil, “başıma ne gelir?” süzgecinden geçiriyoruz.

Ve bir başka düşünce daha sarsıyor beni, en temelinden sarsan bir gerçek: Erkekleri dünyaya getiren bir kadın değil midir? Evet, kadındır! Ama sorgulamadan edemiyorum işte: Dünyaya biz getiriyoruz, ama dünyayı onlar yönetiyor; hayatımız hakkında karar verme hakkını nasıl alabiliyor ve uygulayabiliyorlar? Bu hak nasıl ortaya çıkıyor? Ve ben buna hâlâ şaşırıyorum.

Üstelik sadece dünyaya getirmekle de bitmiyor; onların büyümesinde, serpilmesinde en büyük emeği veren yine biziz. Ama ne acıdır ki bu devasa emek, çoğu zaman yok sayılıyor, görünmez kılınıyor. Bizim o görünmez emeğimizin gölgesinde erkekler özgürce büyüyor, eğitim alıyor, iş hayatına ve siyasete atılıyor; kadın ise çoğu zaman o emeğin içine hapsolup evin ve ailenin sınırlarında kalıyor. Hayatın kaynağı bizken, o hayatın nasıl yaşanacağına dair kuralların bizim dışımızda yazılması; adaletin en büyük çıkmazı belki de burada başlıyor.

Türkiye’de kadın olmak, bazen her gün biraz daha azalmak demek gibi geliyor. İstismarın, şiddetin, adaletsizliğin gölgesinde çiçek açmaya çalışmak… Oysa biz sadece çiçek değiliz; biz bu hayatın köküyüz. Katledilen her kadınla birlikte bir kentin ışığı sönüyor, bir geleceğin boynu bükülüyor.

Bir kök söküldüğünde bütün ağaç sallanır, bütün toprak sarsılır. Bizim eksilmemiz, yalnızca bir sayı değil; bir toplumun vicdanının, estetiğinin ve geleceğinin eksilmesidir. Sönen her ışık, sokaklarımızı biraz daha karanlığa gömüyor.

Cinsiyet eşitliği bir lütuf değil, en temel hakkımız. Biz sadece yaşamak istiyoruz. Ne eksik ne fazla: Eşitçe, korkmadan gülmek; yargılanmadan yürümek; hayallerimizin peşinden, “başıma bir iş gelir mi?” diye düşünmeden koşmak istiyoruz. Çünkü bu bizim doğuştan hakkımız. Bir erkeğin düşünmeden yaptığı en basit eylem, bizim için bir “cesaret örneği” olmamalı. Gülüşümüzden, yürüyüşümüzden, seçimlerimizden hesap vermek zorunda kalmadığımız bir dünya, ulaşılmaz bir ütopya değil; olması gereken normdur.

Her gün bir başka kadının adını hashtag olarak görmek, bir canın daha solduğunu duymak… Kalbimizi artık nasırlaştırmıyor; içimizdeki isyanı büyütüyor. Adalet sadece kağıt üzerinde kalmasın; yasaların gerçekten koruduğu, caydırıcılığın tam sağlandığı ve her boşluğu dolduracak şekilde yeniden düzenlendiği bir sistem istiyoruz. Sokakta, evde, iş yerinde… nefes aldığımız her yerde bu güveni hissetmek istiyoruz.

Caydırıcı olmayan her ceza, bir sonraki failin cesareti oluyor. Can güvenliğimiz, iyi hal indirimlerinin ya da esnek yasaların insafına bırakılamaz. Adalet, biz kendimizi gerçekten güvende hissettiğimizde; o soğuk mahkeme salonlarından çıkıp sokaktaki hayatımıza dokunduğunda yerini bulmuş olacak.

Çünkü biz eksilmek değil, bu toprakların neşesi ve emeğiyle çoğalmak istiyoruz. Susmuyoruz, çünkü biliyoruz ki bir kişi bile eksik kalırsa, hiçbirimiz tam değiliz. 💜

Bu sadece kadınların davası değil; insan olmanın davasıdır. Bir kadının susturulduğu yerde, insanlık dilsiz kalır. Bir kadının korktuğu yerde, huzur barınamaz. Biz el ele verdikçe, o karanlık gölgeler geri çekilecek.

Elini tutamadığımız, sesini duyuramadığımız her kız kardeşimiz için sesimizi biraz daha yükseltmek zorundayız. Çünkü hiçbir kadın, bir cinayetin son cümlesi olmayı hak etmiyor.

Bu 8 Mart’ta, sesimizi daha da yükseltiyor; kadınların varlığını, emeğini ve hakkını bir kez daha kutluyoruz. Ve soruyorum: Epi topu üç gün yaşayacağımız bu dünyada, neden bunun kararını siz veriyorsunuz? Neden yaşamama izin vermiyorsunuz? Bu hakkı kim size veriyor?

Sizce bir kadının ömrüne en çok hangi hayal sığmalı?

Arzu Sekin

 



3 Mart 2026 Salı

Heykeller Yıkılırken Demokrasi Gelir mi? İran ve Emperyalizm Üzerine

Yıkılmış bir heykelin önünde toz duman içinde duran zincirler ve arka planda askeri araçlar; dış müdahale ve halkın özgürlük mücadelesini simgeleyen dramatik bir sahne

Bir sabah uyanıyorsun. Televizyonda bir heykel devriliyor. Kalabalık bağırıyor. Kameralar yakın plan çekiyor. Spiker coşkulu: “Tarihi an!” Sanki o an, bir halk yeniden doğmuş gibi anlatılıyor. Ama ben artık o görüntülere çocuk gibi sevinemiyorum.

Çünkü artık biliyoruz: Bir heykelin yıkılması, bir liderin öldürülmesi her zaman bir halkın özgürleşmesi anlamına gelmiyor; hatta çoğu zaman, asıl esaret o toz dumanı dağıldığında başlıyor. Zira gördük ki tarih bize şunu çok sert bir tokatla öğretti: Emperyalizm bir kapıdan alkışla girerse, o kapıdan ancak enkazla çıkar.

Irak’ta bir heykel yıkıldığında dünya alkışladı. “Diktatör devrildi” denildi. Özgürlük manşetleri atıldı. Fakat o alkışların ardından gelen yıllara baktığımızda geriye ne kaldı? Parçalanmış bir toplum, mezheplere bölünmüş bir ülke, yerinden edilmiş milyonlar ve kalıcı askerî varlıklar.

Sonra aynı senaryo Libya’da tekrarlandı. “Bu kez gerçekten halk kazanacak” denildi. Peki kazandı mı? Bugün haritası fiilen bölünmüş bir ülkeye bakıyoruz.

Suriye’de “rejim değişikliği” söylemiyle başlayan sürecin ise kaçıncı yılındayız? Kaç milyon insan göç yollarında? Kaç şehir yerle bir?

Burada durup soğukkanlı bir matematik yapmak zorundayız: Bir ülkede adalet mekanizması işlemediğinde oluşan boşluk, dış aktörler için müdahale alanına dönüşür. Ama o müdahale hiçbir zaman halk için yapılmaz. Zafiyet kullanılır. İçeride hukuku ve liyakati kuramayan yapı, dışarıya karşı savunmasız kalır.

Gerçek ulusal güvenlik; hamasetle değil, sloganla değil, romantik jeopolitik hayallerle hiç değil. Bir devletin asıl savunma hattı; hukukun üstünlüğü, kurumların işlerliği, liyakat ve güçlü toplumsal mutabakattır.

Tam da bu yüzden Mustafa Kemal Atatürk devleti aklın ve hukukun üzerine inşa etti. Dinin ve mezhebin siyasallaşmasının devleti zayıflatacağını biliyordu. Çünkü adaletin bittiği yerde boşluk oluşur. Boşluk olan yere de mutlaka bir güç girer.

Şimdi asıl soruya gelelim: Bir iktidarın devrilmesi gerçekten halkın iktidar olması mı demek? Çünkü tarih bize şunu gösterdi: Dışarıdan gelen tanklar devrim getirmiyor. Füzeler özgürlük üretmiyor. Bombardıman eşitlik doğurmuyor.

Evet, bu coğrafyada baskıcı rejimler var. Evet, insanlar özgürlük istiyor. Evet, kadınlar, gençler, işçiler daha adil bir düzen talep ediyor. Ama şu gerçeği görmezden gelemeyiz: Bir ülkeye dış müdahale başladığında, o müdahalenin merkezinde “halk” değil; çıkar hesapları oluyor.

Petrol. Enerji hatları. Jeopolitik üstünlük. Silah endüstrisi.

“İnsan hakları” çoğu zaman paketin üzerindeki süslü etiket oluyor. Bugün aynı söylem İran üzerinden dolaşıma sokuluyor. “Halkı kurtarma” dili yeniden ısıtılıyor. Tanıdık değil mi? Trump’ın veya ardıllarının "Size demokrasi getiriyoruz" demesi, bir kurdun kuzuya "Seni çitten kurtaracağım" demesiyle aynı şey. Bir diktatöre duyulan haklı öfkeyi, başkasının işgal planına meze yapmamak lazım.

Ben şuna inanıyorum: Bir diktatöre duyulan öfke anlaşılır. Ama o öfkenin yönünü kim belirliyor, asıl mesele budur. Öfke çok güçlü bir duygudur. Yanlış ellere geçtiğinde, halkın enerjisi halkın aleyhine çalışabilir.

Geçmiş örnekler bize şunu öğretti: Rejim değişebilir. Ama bağımlılık kalabilir. Yönetim değişebilir. Ama üsler kalabilir. Bayrak değişebilir. Ama ekonomik tahakküm devam edebilir.

İşte o zaman şunu anlıyoruz: Heykel yıkılmıştır ama zincir kırılmamıştır. Zincir sadece el değiştirmiştir.

Gerçek özgürlük dışarıdan paketlenip gönderilen bir ürün de değildir. İthal edilmez. İhale edilmez. Kiralık değildir. Şunu kalbimize kazımalıyız: Gerçek dönüşüm, gerçek devrim, toplumun kendi iç dinamikleriyle olur. Uzun, sancılı, çelişkili ama sahici bir süreçtir.

Fabrikalarda olur. Üniversitelerde olur. Sokakta olur. Kadınların mücadelesinde olur. İşçinin grevinde olur. Gençlerin cesaretinde olur. Kısacası halkın kendi örgütlü iradesiyle olur.

Asıl mesele, asıl haysiyetli duruş tam da şudur: Ne yerli baskıyı aklamak ne de yabancı müdahaleyi alkışlamak. İkisine de mesafe koyabilmek. Bu denge zor. Çünkü yaşadığımız şu kutuplaşma çağında her şey siyah ya da beyaz olsun isteniyor. Herkes sizden ya “tam destek” ya da “tam karşıtlık” bekliyor. Oysa akıl, bazen iki yanlış arasında taraf olmamayı, o iki yanlışın dışında üçüncü ve sahici bir yol inşa etmeyi gerektirir.

Tarihten ders çıkarmak, diktatörleri savunmak değildir. Ama emperyal müdahaleyi “özgürlük operasyonu” diye pazarlamak da saflık değildir. Ortadoğu yıllardır bir satranç tahtası gibi kullanıldı. Hamle yapanlar hep güçlü devletlerdi. Bedel ödeyenler ise hep halklar oldu.

Ben artık manşetlere değil, sonuçlara bakıyorum. Eğer bir operasyonun ardından ülke daha bağımsız, daha eşit, daha barışçıl hale gelmiyorsa; orada “kurtuluş” değil, yeniden dizayn vardır. Bu coğrafyanın insanları figüran değil. Başkasının senaryosunda rol almak zorunda değil.

Halkların kaderi, başkentlerde çizilen strateji belgeleriyle değil; kendi bilinçli örgütlenmeleriyle değişir. Gerçek devrim tank gölgesinde yazılmaz. Gerçek özgürlük brifing dosyalarında hazırlanmaz.

Ve şunu açıkça söylüyorum: Başkasının planında rol almayacağız. Figüran olmayacağız. Ya kendi kaderimizi yazacağız ya da o senaryoyu yırtacağız.

Çünkü özgürlük ya bağımsızlıkla gelir ya da adı özgürlük değildir. Günün sonunda, o toz duman dağıldığında elimizde kalan tek şey; ya başkasının yazdığı senaryodaki rolümüz ya da kendi yazdığımız haysiyetli hikayemiz olacak.

Arzu SEKİN 


Kendi Sessizliğinde Huzur Bulmak

  İçinde debelenip durduğumuz o devasa kalabalığı bir anlığına dışarıdan izlediniz mi hiç? Herkesin durmadan konuştuğu, sürekli bir şeyler k...