Bence olmaz.
En azından ahlakı
yalnızca dine bağlamak, insanın vicdanını küçümsemektir.
Çünkü insanın iyi olmak
için mutlaka bir dine inanması gerektiğini söylersek, karşımıza hemen şu soru
çıkar:
Peki ya inanmayan ama
dürüst olan insan?
Hırsızlık yapmayan, yalan
söylemeyen, emeğe saygı duyan, verdiği sözün arkasında duran, vergisini ödeyen,
yaşlısına sahip çıkan, çocuğuna iyi bir gelecek bırakmak için çalışan,
başkasının hakkına göz dikmeyen insan…
Sırf inancı bizimle aynı
değil diye onun ahlakını nasıl yok sayacağız?
Ya da tam tersine, bütün
ibadetlerini yerine getiren bir insanın yaptığı her yanlışı sadece “ama o
dindar” diyerek görmezden mi geleceğiz?
İşte benim itirazım tam
da burada başlıyor.
Ahlak, insanın Allah’a
karşı ne kadar ibadet ettiğinden önce, insana nasıl davrandığıyla
ilgilidir.
Çünkü camide ön safta
durup dışarı çıktığında garibanın hakkını yiyorsa, orada bir sorun vardır.
Diline sürekli Allah’ı
doluyor ama işçisinin hakkını vermiyorsa, orada bir sorun vardır.
Kul hakkından bahsediyor
ama kendi çıkarı söz konusu olduğunda haksızlığı savunuyorsa, orada bir sorun
vardır.
Kendi lideri yanlış
yaptığında susuyor, aynı yanlışı başkası yaptığında kıyameti koparıyorsa, orada
yalnızca bir çelişki değil, ahlaki bir çöküş vardır.
Ben ahlakı biraz da
burada arıyorum.
İnsanın gücü eline
geçtiğinde güçsüzün karşısında nasıl davrandığında…
Haksızlığı kendi tarafı
yaptığında da haksızlık diyebilmesinde…
Kendisine hiçbir faydası
olmayacak birine yardım edip etmemesinde…
Ve en önemlisi, kendi
inandığı insanı bile gerektiğinde sorgulayabilmesinde.
Mesela Japonya'yı
düşündüğümde aklıma hep şu soru geliyor: Bir toplumun düzenli olması,
başkasının hakkına saygı göstermesi, yaptığı işin sorumluluğunu taşıması için
mutlaka aynı dine inanması mı gerekiyor?
Japon toplumunun da
kendine özgü inançları, gelenekleri ve manevi dünyası var elbette. Ama
Japonya'daki toplumsal düzeni, sorumluluk duygusunu ve başkasının hakkına
saygıyı yalnızca dindarlıkla açıklamak da mümkün değil.
Benim anlatmak istediğim
de tam olarak bu.
Demek ki insanın
davranışlarını belirleyen tek şey inancı değil. Bazen aldığı eğitim, bazen
içinde büyüdüğü kültür, bazen vicdanı, bazen de yalnızca “Bunu yaparsam bir
başkasına zarar veririm” diyebilmesi.
Yani insanın iyi
davranması için başında sürekli bir dini emir beklemesi gerekmiyor.
Üstelik dünyanın çeşitli
toplumlarına baktığımızda bunu daha açık görebiliriz.
Dini hayatın merkezinde
olan toplumlarda da yolsuzluk olabilir.
Dinin kamusal hayatta
daha geri planda olduğu toplumlarda da dürüstlük, dayanışma ve adalet duygusu
güçlü olabilir.
Çünkü ahlakın kaynağını
yalnızca kutsal metinlerde aramak bana eksik geliyor. İnsanın vicdanı var,
empati duygusu var, aldığı eğitim var, içinde yetiştiği kültür var. Hukuk var,
toplumsal sorumluluk var. Ve bütün bunların ötesinde, insanın kendi kendine koyduğu
sınırlar var.
Beni asıl rahatsız eden
şey ise bazı toplumlarda dinin ahlakın yerine geçirilmesi.
Sanki namazını kıldıysan
iyi insansın.
Oruç tuttuysan dürüstsün.
Dini söylemleri
biliyorsan adilsin.
Bir insanın ibadetlerini
yerine getirmesi elbette kendi inancıdır ve buna saygı duyarım. Ama ibadet ile
ahlakı aynı şey sanmak başka bir meseledir.
Ben bir insanın kaç vakit
namaz kıldığını, kaç gün oruç tuttuğunu bilmem. Bilmek de istemem.
Ama otobüste yaşlı bir
kadın ayakta dururken başını çevirip çevirmediğini görürüm. İşçisinin maaşını
zamanında verip vermediğine bakarım. Gücü eline geçtiğinde kendinden zayıf
olana nasıl davrandığını görürüm. Haksızlığa uğradığında değil, başkasına haksızlık
yapabilecek güçte olduğunda kim olduğunu merak ederim.
Çünkü insan hem ibadet
edip hem yalan söyleyebilir.
Hem dua edip hem
haksızlık yapabilir.
Hem dini savunup hem kul
hakkı yiyebilir.
Hem cennetten bahsedip
hem dünyada başkasının hayatını cehenneme çevirebilir.
O zaman insanın kendisine
şu soruyu sorması gerekir:
Ben gerçekten iyi bir
insan mıyım, yoksa sadece iyi bir insan olduğuma mı inanıyorum?
Bence aradaki fark çok
büyük.
Bir de şu var:
Sorgulamayan insanın
ahlakı da tehlikelidir.
Çünkü sorgulamıyorsanız,
size “iyi” denileni iyi, “kötü” denileni kötü kabul edersiniz.
Lideriniz yanlış
yaptığında “vardır bir bildiği” dersiniz.
Kendi grubunuz haksızlık
yaptığında susarsınız.
Ama karşı taraf aynı şeyi
yaptığında ahlak bekçisi kesilirsiniz.
Böyle bir yerde artık din
de ahlak da düşünce de zarar görmeye başlar.
Hele bir de liderleri
sorgulamak “dinsizlik”, eleştirmek “ihanet”, itiraz etmek “fitne” olarak
görülüyorsa…
Orada artık inançtan çok itaat
kültürü vardır.
Ve sorgulanmayan her güç,
zamanla kendisini haklı görmeye başlar.
Bence gerçek inançtan
korkmamak gerekir.
Gerçek inanç sorudan
korkmaz.
Gerçek ahlak eleştiriden
korkmaz.
Gerçek adalet, “Bunu
benim tarafım yaptıysa da yanlıştır” diyebilmektir.
Çünkü ahlak, yalnızca bizimkiler
için geçerli bir kurallar bütünü değildir.
Ahlak, başkasının hakkını
kendi hakkımız kadar önemseyebilmektir.
Ve belki de en zor olanı
şudur:
Kendi yanlışımızı da
başkasının yanlışı kadar açıkça görebilmek.
Ben insanları diniyle
değil, önce insanlığıyla değerlendirmek istiyorum.
Çünkü bana göre iyi insan
olmak için illa bir dine mensup olmak gerekmiyor.
Ama hangi dine inanırsan
inan, hangi mezhepten olursan ol, hatta hiçbir şeye inanmasan bile…
Çalmıyorsan, kandırmıyorsan,
haksızlık etmiyorsan, emeğe saygı duyuyorsan, güçsüzü ezmiyorsan, adaletsizliği
savunmuyorsan, başkasının acısına kayıtsız kalmıyorsan ve gerektiğinde kendi
tarafını bile sorgulayabiliyorsan…
Bence orada ahlak vardır.
Çünkü insanı iyi yapan
şey yalnızca neyi söylediği değil, kimse görmezken ne yaptığıdır.
Ve belki de hepimizin
kendimize sorması gereken asıl soru şudur:
Cennete gidecek kadar
dindar mıyım?
Değil…
Bu dünyada, başka
insanların hayatına değecek kadar iyi bir insan mıyım?
Bence mesele tam olarak
burada başlıyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder