İçinde debelenip
durduğumuz o devasa kalabalığı bir anlığına dışarıdan izlediniz mi hiç?
Herkesin durmadan konuştuğu, sürekli bir şeyler kanıtlamaya çalıştığı,
maskelerin havada uçuştuğu o panayır yerini… Eskiden bana öyle gelirdi ki, ne
kadar çok insana dokunursam, ne kadar çok masada yerim olursa o kadar var
olacaktım. Hayatı pencereleri ardına kadar açık bir ev gibi yaşatıyordum
kendime. Gelen girdi, giden oturdu; rüzgarı eksik olmadı, tozu dumanı bitmedi.
Sonra bir gün, o pencerelerden içeri süzülen rüzgarın evi serinletmediğini,
aksine içerideki her şeyi unufak edip savurduğunu fark ettim. İnsan bazen en
çok, herkesin ortasındayken kimsesiz kalıyor. Kendimizi başkalarının göz
aynalarında aramaktan vazgeçtiğimiz o kırılma noktası var ya, işte her şey tam
orada başlıyor.
O sahte kalabalıkların
yarattığı illüzyon o kadar güçlü ki, ruhumuzun rengini soldurduklarını anlamak
zaman alıyor. Yüzünüze gülen ama gözlerinin içi buz kesmiş insanlarla aynı
masayı paylaşmak, insanı yavaş yavaş zehirleyen sinsice bir alışkanlık. Sırf yalnız
kalmamak uğruna, samimiyetsiz kelimelerin gölgesine sığınıyoruz. Bir kafede
otururken, karşınızdakinin aslında sizi değil, sadece kendi anlatacakları için
bir çift kulak aradığını hissettiğiniz o anı hatırlayın. İşte tam o an,
ruhunuzun o odadan çoktan çıkıp gittiğini, geriye sadece masada bırakılmış
mekanik bir bedenin kaldığını görüyorsunuz. Bu, yalnızlıktan çok daha büyük bir
terk edilmişlik hissi değil de ne? İnsan, idare etmekten yorulduğu an
yaşlanıyor en çok.
İşte bu yüzden, hayatın
ritmini yavaşlatıp etraftaki o parazit sesleri teker teker susturmak bir
mahrumiyet değil, muazzam bir lüks. Sınırları çizmek, "Buraya kadar"
diyebilmek, bencilce bir kibir ya da kibirli bir yalnızlık arzusu değil; aksine
insanın kendi varlığına duyduğu en derin, en duru saygıymış. Hayatımızdan
sessizce çekilen ya da kapıyı ardımızdan kapatıp çıktığımız her insan, aslında
bizi uykumuzdan uyandıran birer eşik. İnsan kendi sesini, ancak o başkalarının
yarattığı uğultulu koridorlardan çıktığında duyabiliyor. Kendimize ait bir
odada, kendi sessizliğimizle yüzleşmek, dışarıdaki o sahte alkış tufanından çok
daha sahici bir şifa barındırıyor içinde.
Şimdi geriye dönüp
baktığımda, o "aman kimse kırılmasın, herkesi mutlu edeyim" diye
didindiğim günlerin yorgunluğunu sırtımda taşımadığım için o kadar hafif
hissediyorum ki. Meğer taşımak zorunda olduğumuz tek yük, kendi kalbimizin
ağırlığıymış. Bir tek kalemde bazı isimlerin üzerini çizmek, geçmişe ya da
yaşanmışlıklara düşman olmak demek değil. Sadece kendi gökyüzünü, o gökyüzünü
sürekli griye boyayan ağır bulutlardan temizleme kararlılığı. İnsan o kuru
kalabalıkların sahte ışıltısını bir kez elinin tersiyle ittiğinde, ruhunu
hırpalayan o karanlık odalara bir daha asla geri dönmek istemiyor. Adımlar daha
emin, nefesler daha derin oluyor o zaman.
Yalnızlık, çoğunluğun
sandığı gibi dört duvar arasında çaresizce beklemek ya da dünyadan elini
eteğini çekmek değildir. Aksine, kimsenin seni eksremediği, ruhunun duruluğunun
bozulmadığı o korunaklı limanda gururla ve dimdik durabilmektir. Sahte bir kalabalığın
içinde, başkalarının rotasında yönünü kaybetmektense, kendi sessizliğinin asil
sularında tek başına kürek çekmek çok daha anlamlı. İnsan her şeyden ve
herkesten vazgeçebilir, her kırgınlığın altından kalkabilir ama günün sonunda
kendine geç kalmamalı. Hayat, hakiki olmayan hiçbir şeyi barındırmayacak kadar
kısa ve bizim o yalın, sade huzura her şeyden çok ihtiyacımız var. Şimdi
söyleyin bana, sizin de o kalabalık odalarda bırakıp geldiğiniz, artık yükünü
taşımak istemediğiniz gölgeleriniz yok mu?
