28 Haziran 2026 Pazar

Bugün Biraz Anarşistim

 

İstanbul'da çekilmiş kişisel portre fotoğrafı. "Bugün Biraz Anarşistim" başlıklı deneme yazısını temsil eden, pazar günü, gündem, mizah ve hayata dair düşünceleri yansıtan görsel.


Pazar günleri insana bazen dünyayı yeniden düzenleme isteği veriyor. Ben de nasibimi fazlasıyla almışım galiba...


Pazar günleriyle aram hiç düzelmedi. Daha sabahından o kendine has, biraz hüzünlü, biraz da isyankâr havasını çökertiyor insanın üzerine.

Kimileri için dinlenmenin, aile sofralarının, uzun kahvaltıların günü olabilir. Benim içinse haftanın en tuhaf günü. Ne tam bitmiş bir haftaya ait hissediyorum ne de başlayacak haftaya. Arada kalmış, biraz ağır, biraz miskin bir gün.

Belki de bu yüzden pazarları dünyayı kurtarma planları yapıyorum.

Düşünmeden edemiyorum. Aklımdan geçiyor işte... Elimde sihirli bir değnek olsa önce insanların birbirine bağırmasını yasaklardım. Sonra ekran başında öfkeden köpürmeyi. Hatta pazar gününü tamamen kaldırır, haftayı altı güne indirirdim. Hazır başlamışken çalışma günlerini de haftada dört güne düşürür, mesaiyi altı saate indirir, iş başını sabah on yapardım. Mevsimleri de tek bir mevsimde toplar, hep ilkbahar bırakırdım. İnsan biraz daha hafif yaşasın diye.

Herkesin her konuda uzman kesilmesini de biraz dinlenmeye gönderirdim. Yerine kahkahayı koyardım. Çünkü bu ülkenin en çok ihtiyacı olan şeylerden biri, galiba birlikte gülebilmeyi yeniden hatırlamak.

Ama ne yazık ki biz artık gülmeye bile temkinli yaklaşıyoruz.

Bir espri yapılıyor, insanlar önce "Kime söyledi?" diye bakıyor. Bir sanatçı sahneye çıkıyor; gösterisinden çok, hakkında açılacak bir soruşturma konuşuluyor. "Acaba başına bir şey gelir mi?" diye düşünmeden edemiyorsun. Mizah, düşündüren bir sanat olmaktan çıkıp adeta bir cesaret sınavına dönüşüyor. Hemen bir çarmıh kuruluyor, hemen bir yargılama başlıyor. Oysa yaptığı şey çok basit: Sanatını icra ediyor.

Oysa iyi mizah kimseye düşmanlık etmez. Tam tersine, toplumun aynasını tutar. Aynada gördüğümüz görüntü hoşumuza gitmiyorsa aynayı kırmanın kimseye faydası olmaz.

Şu sıralar gündem yine toz duman. Deniz Göktaş örneği aslında memleketin aynası gibi. Zekâ, cesaret ve hiciv bir araya gelince, sistem hemen hemen bir savunma refleksi geliştiriyor.

Geçmişte insanlar aynı sahnede hem güler hem kendileriyle dalga geçebilirdi. Siyasetçiler de sanatçılar da eleştirinin hayatın doğal bir parçası olduğunu bilirlerdi. Hatta en ağır bürokratlar, en sert siyasetçiler, o dönemin büyük komedi ustalarını en ön sıradan izler, kendileriyle dalga geçilmesine kahkahalarla eşlik ederlerdi O günün "anlayışlı" ortamından, bugün her söze "hakaret" yaftası yapıştıran bu dar alana nasıl sıkıştık. Bu bir zekâ fukaralığı mı, yoksa tahammülsüzlük mü? Sanırım ikisinin de birleştiği o karanlık yer, bugünümüzü tanımlıyor.  Bugün ise en küçük eleştiri bile taraf seçme meselesine dönüşüyor. Bir cümle kuruyorsunuz; kimileri alkışlıyor, kimileri linç ediyor. Ortada konuşulan fikrin kendisi çoğu zaman kayboluyor. Adalet, yalnızca güçlünün bahçesinde çiçek açan; zayıfın toprağında kuruyan bir ağaca mı dönüştü? Sonra haberleri açıyorsunuz. Dünya zaten ayrı bir kaos. Avrupa yanıyor.

Bir yerde savaş, başka bir yerde ekonomik kriz... Altın inmiş, döviz çıkmış. Bir ülkede seçim konuşuluyor, başka bir ülkede liderler birbirine rest çekiyor. Amerika’da Trump’ın bitmek bilmeyen şovları… Bizde ise her gün yeni bir tartışma, yeni bir gündem, yeni bir öfke, ayrı bir trajikomedi. Özgür Özel’in her şehre bir "ayar" verme hırsı, Şamil Tayyar’ın pusuda bekleyen tavırları… Bir tarafta zayıflama iğneleriyle hayaller kuran bir kitle, diğer tarafta NATO zirvesinde ne olacağını kestiremeyen bir bürokrasi. İnsan neye üzüleceğine şaşırıyor.

Daha dünkü meseleyi unutmadan yenisi geliyor.

Bu kadar hızın içinde insan bazen kendi sesini bile duyamıyor. Böyle düşünürken insanın içinden çıkıp gidesi geliyor.

Belki de bu yüzden artık haberleri izlerken şaşırmıyorum. Yoruluyorum sadece. Çünkü gündem değişiyor ama insanların birbirini dinlememesi hiç değişmiyor.

Oysa farklı düşünmek düşman olmak değildir. Aynı olaya başka bir pencereden bakabilmek, toplumları zayıflatmaz; tam tersine güçlendirir. Bir ülkede sanat da mizah da eleştiri de nefes alabildiği sürece o toplum kendini yenileyebilir.

Bazen düşünüyorum; belki de en büyük lüks, sakin bir hayat yaşayabilmek. Sabah kalkıp kahveni içerken dünyayı kurtarmaya çalışmamak. Telefonu açınca yeni bir krizle karşılaşmamak. İnsanların birbirine biraz daha insafla yaklaşması.

Çok şey istemiyoruz aslında.

Biraz akıl, biraz vicdan, biraz da gülümseyebilmek...

Sanırım bütün mesele bu.

Neyse...

Bugün de pazar işte. Müsaadenizle arşivden çıkardığım o eski İstanbul fotoğrafına sığınıp bu günü de kapatalım...Her ne kadar pazartesi kapıda beklese de bugünü kendi kurallarımızla, kendi "anarşist" zihnimizle biraz söylenerek, biraz gülerek bitirmek bizim elimizde. Ne demişler hayat, bir sahne ve biz sadece rollerimizi oynuyoruz.

Pazarın bu tembel ama huzursuz havasında, aslıma dönüp kendi köşeme çekiliyorum. Bugünlük isyanım bu kadar. Haftaya yine aynı döngü, yine aynı sorular…Ama en azından bugün bu distopik pazar gününü kendi krallarımızla, biraz dedikodu biraz da kendimizce hakikat arayışla geçirdik.

Ben yine söyleneceğim, dünya yine kendi bildiğini okuyacak. Ama yine de umudumu tamamen bırakmayacağım. Çünkü bu ülke bütün karmaşasına rağmen, en beklenmedik anda insanı şaşırtmayı da gülümsetmeyi de hâlâ başarabiliyor. Ruh hâlimiz ne olursa olsun, pazar yine bitecek. Dileğim şu; haftaya biraz daha az öfke, biraz daha çok mizah, biraz daha çok insan kalabilelim.

İyi pazarlar...

Arzu SEKİN

27 Haziran 2026 Cumartesi

Bir Yıldız Daha Kaydı, Kanatlı Beyaz Atına bindi ve gitti.

 

Yeşilçam'ın efsane oyuncusu Kadir İnanır, klasik mavi takım elbisesiyle kameraya bakarken.

Bazı İnsanlar Gider, Bazı İnsanlar Kalır

Bazı insanlar vardır, sadece kendi hayatlarını yaşayıp gitmezler; onların yokluğuyla insan, kendi hayatından da bir parçanın sessizce eksildiğini hisseder. Çünkü bazı insanlar yalnızca birer oyuncu değildir hayatımızda; bir dönemin sesi, bir mahallenin akşamı, çocukluğun pazar günü ve ailece izlenen filmlerin sıcaklığıdır. Onlar zamanla bizim ortak hatıralarımızın, büyüdüğümüz evlerin, ilk aşklarımızın ve belki de en saf duygularımızın birer parçası haline gelirler.

Kadir İnanır da tam olarak böyle biriydi; onun aramızdan ayrılışı sadece bir sanatçının kaybı değil, çocukluğumuzdan ve gençliğimizden kopup giden bir parçanın daha eksilmesi demek. Onun gidişiyle sanki kendi hayatımızın tarihinden de bir sayfa kapanmış gibi hissettik.

Sanırım bugün hepimiz aynı duyguyu yaşıyoruz. Bugün yaşımız kaç olursa olsun, çocukluğumuzun kahramanları birer birer gidiyor ve her gidenle birlikte sadece bir insanı değil, aslında bize ait olan koca bir zamanı da sessizce uğurluyoruz.

Kadir İnanır'ın vefat haberini okuduğumda bütün bunlar birer birer aklımdan geçti.

Kadir İnanır denince aklımıza ilk gelen o bakış, o duruş; tek bir kelimeye ihtiyaç duymadan her şeyi anlatan o ifade... Ben eski Yeşilçam filmlerini sadece film olarak hiç izlemedim. O filmlerde insan ilişkileri vardı. Sevgi vardı. Saygı vardı. Birbirine güvenen insanlar vardı. Eksikleri vardı belki ama samimiyetleri de vardı.

Bugün dönüp baktığımda en çok o samimiyeti özlediğimi fark ediyorum.

Özellikle "Selvi Boylum Al Yazmalım" filmi, aslında sadece bir aşk hikayesi değil, birçoğumuz için sevginin, fedakarlığın ve o "emek" kavramının ete kemiğe bürünmüş haliydi. Çoğumuz o filmi ilk izlediğimizde, yetişkin dünyasının karmaşıklığını tam olarak anlayamıyorduk. Ama o bakışlardaki derinliği, o içtenliği kalbimizin en kuytu köşesinde hissediyorduk. Bir insanın başka bir insana, bir çocuğa, bir hayata nasıl böylesine büyük bir şefkatle bakabileceğini, o sahnelerde öğrendik belki de.

 

Bir oyuncuyu unutulmaz yapan sadece başarılı olması değildir. İnsan bazen tek bir bakışı yıllarca unutamaz. Tek bir sahne, tek bir cümle insanın hafızasında ömür boyu yer eder. Çünkü bazı duygular kelimelerden önce gelir. Çocukken neden etkilendiğimizi bilemeyiz. Sadece içimize dokunduğunu hissederiz.

Yıllar geçti, dünya çok değişti. Teknoloji değişti. Sinema değişti. Oyuncular değişti. Her yıl onlarca yeni dizi, yüzlerce yeni film çekiliyor. Ama bugün izlediğimiz onca yapım ve teknolojik imkâna rağmen, o eski filmlerin bıraktığı eşsiz tadı hâlâ bulamıyoruz. Belki de bunun nedeni, o filmlerin yalnızca bir hikâye anlatmamasıydı. Kadir İnanır ve onun kuşağındaki oyuncular sadece bir rolü oynamıyor, adeta bir dönemin ruhunu, o yılların saflığını ve samimiyetini de taşıyorlardı. Bu yüzden bazı filmler hâlâ ilk günkü gibi konuşuluyor. Çünkü onların bıraktığı değer, gişe rakamlarıyla değil, insanların kalbinde yaşattıkları duygularla ölçülüyor.

Sanırım gerçek başarı da tam olarak budur.

İnsanların gönlünde yıllar geçse de silinmeyen bir yer edinebilmek. Bugün bir filmde gördüğümüz yüzlerin çoğu yarın unutulup giderken, Kadir İnanır ve onun kuşağındaki oyuncuların bakışları hâlâ zihnimizin bir köşesinde canlılığını koruyor. Çünkü onlar, kolektif hafızamıza kazınan ve silinmesi mümkün olmayan hatıralar bıraktılar.

Aradan kırk, elli yıl geçmesine rağmen bir insanın adı anıldığında yüzlerde aynı tebessüm oluşuyorsa, insanlar onu kendi ailesinden biri gibi uğurluyorsa, demek ki yaptığı iş ekranın çok ötesine geçmiş demektir.

İnsan bazen düşünüyor; bir sanatçı bunu nasıl başarabiliyor? Sanırım cevabı sahiciliğinde saklı. O dönemin filmlerinde tarif etmesi zor bir samimiyet vardı. İzleyen herkes, o hikâyelerin içinde kendinden bir parça bulabiliyordu. Kadir İnanır da canlandırdığı karakterlerle sadece bir rolü oynamadı; dürüstlüğü, emeği, sevgiyi ve vefayı temsil eden insanların duygularını da ekrana taşıdı. Belki de bu yüzden birçok insan onu yalnızca bir oyuncu olarak değil, evinden biri gibi gördü.

 

Bugün sosyal medyada binlerce insanın aynı duyguda buluşmasını görünce bunu daha iyi anladım. Kimisi çocukluğunu anlattı. Kimisi ilk izlediği filmi hatırladı. Kimisi anne ve babasıyla birlikte televizyon karşısında geçirdiği akşamları... Aslında herkes aynı şeyi anlatıyordu. Kadir İnanır'ı değil, kendi geçmişini hatırlıyordu.

Belki de insanın geride bırakabileceği en büyük miras budur. İnsanların hafızasında güzel bir yere sahip olmak.

Hayat garip...

Bir gün hiç tanımadığımız bir insanın ardından gözlerimiz dolabiliyor. Çünkü onu evimize yıllarca misafir etmişiz. Bayramlarda, kış akşamlarında, aile sofralarından sonra televizyonun karşısında birlikte büyümüşüz. Aramızda gerçek bir tanışıklık yoktu belki ama güçlü bir aşinalık vardı.

O yüzden bazı vedalar, hiç tanımadığımız insanlara edilmiş gibi hissettirmez.

Onlar bizim hayatımıza farkında olmadan dokunmuş insanlardır.

Bugün geriye dönüp baktığımda şunu düşünüyorum:

İnsan ömrü gerçekten çok kısa. Belki de insanın gerçek ömrü, takvimde yazan yıllar değil; geride bıraktığı güzel hatıraların yaşadığı süredir.

Gün geliyor, bir döneme damga vuran isimler bile aramızdan ayrılıyor. Geriye ne makam kalıyor ne ün ne de alkışlar... Geriye sadece insanların kalbinde bıraktığın iz kalıyor.

Belki de bu yüzden hayatın en değerli tarafı, arkamızda ne kadar büyük eserler bıraktığımız değil; kaç insanın hayatına güzel bir duygu bırakabildiğimizdir.

Çünkü bazı insanlar yaşarken alkışlanır.

Bazıları ise gittikten sonra daha iyi anlaşılır.

Ve bazı isimler vardır...

Onlara öldü denmez.

Onlar, bir kuşağın hafızasında yaşamaya devam eder.

Kadir İnanır da benim için onlardan biri olarak kalacak.

Bir filmin içinde, unutulmayan bir bakışta, eski bir televizyon akşamında, çocukluğumuzun en sessiz ama en güzel köşesinde...

Şimdi bize düşen, onun o naif hatırasına sahip çıkmak. Bir devir kapanıyor belki ama o devrin değerlerini, o samimiyeti yaşatmak bizim elimizde. Kadir İnanır'a veda ederken içimizde buruk bir hüzün var, evet. Ama aynı zamanda, böylesine iz bırakan bir insanı tanımış olmanın, onun filmleriyle büyümüş olmanın bir şans olduğunu da biliyoruz. Ölüm, hayatın gerçeği; bunu biliyoruz. Ama bazıları için "öldü" demek, sadece fiziksel varlıklarının son bulduğu anlamına geliyor. Onlar, yaptıklarıyla, bıraktıkları duygularla aramızda yaşamaya devam ediyorlar. Kadir İnanır da artık o "beyaz atına binip gidenler" arasında. Hikayesi, sinema tarihimizin en güzel sayfalarından birine yazıldı ve orada kalacak. Belki artık yeni filmler çekmeyecek ama bizler, o filmleri her izlediğimizde, o bakışlara her denk geldiğimizde onu anmaya devam edeceğiz.

​Nur içinde yatsın, ışıklar içinde uyusun. Bize kattığı her şey, her bir bakışı, her bir repliği için teşekkürler. Hayatın içinde, o beyaz atın üzerinde sonsuzluğa giderken, bizden yana bıraktığı tüm güzellikler için kendisine minnettarız. Ardında bıraktığı hatıralar ise daha uzun yıllar yaşamaya devam etsin. Mekânı huzur olsun.  

Arzu SEKİN

 

20 Haziran 2026 Cumartesi

BİR SİYASETÇİNİN KENDİ EFSANESİNİ YIKIŞI

 

Kemal Kılıçdaroğlu Sözcü TV canlı yayınında özel röportaj sırasında gazetecilerin sorularını yanıtlıyor.

Siyaset dünyası, dışarıdan bakıldığında büyük stratejilerin, keskin hamlelerin ve devasa iddiaların alanı gibi görünür. Ancak siyasetin asıl belirleyicisi, dışarıdan gelen saldırılar değil, siyasetçinin kendi geçmişiyle kurduğu ilişkidir. Bazen bir siyasetçiyi bitiren şey rakiplerinin gücü değil, bizzat kendi kelimeleridir. İnsan, kendi inşa ettiği anlam dünyasının içine hapsolabilir ve o dünyayı korumaya çalıştıkça, aslında onu kendi elleriyle yıkıma sürükleyebilir. Kemal Kılıçdaroğlu’nun son dönemdeki televizyon performansları, tam da bu "kendi kelimeleri altında kalma" halinin, siyasi bir trajedinin en çıplak örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor.

​Siyaset, doğası gereği süreklilik ister. Dün söylediğiniz bir söz, bugün attığınız bir adımın temelini oluşturur. Eğer bu temel zayıfsa veya üzerine eklediğiniz her yeni cümle bir öncekini inkâr ediyorsa, o zaman siyasi zemin ayaklarınızın altından kaymaya başlar. Kılıçdaroğlu’nun son süreçteki durumu, tam da bu zemin kaybının dramatik bir dışavurumu. Bir dönem geniş kitleleri "Adalet" çatısı altında bir araya getiren, umutları diri tutan bir lider figürü; bugün kendi geçmişini, kendi kararlarını ve kendi stratejilerini savunmak zorunda kaldığı bir girdabın içinde. İşin trajik kısmı da burada başlıyor: Savunma yapmaya çalıştıkça, o anın sıcağında verdiği kararları meşrulaştırmaya çabaladıkça, hafızalardaki soru işaretlerini gidermek yerine onları daha da derinleştiriyor.

​Konuşmak, aslında bir durumu aydınlatmak içindir. Ancak siyasetçi için konuşmak, bazen bir durumu örtbas etme çabasına dönüştüğünde, o konuşma kendi başına bir engele dönüşür. Her yeni açıklama, daha önce kurulan mantık silsilesinde yeni bir gedik açıyor. Demirtaş meselesinden parti içi kurultay tartışmalarına, stratejik tercihlerin yanlışlığından ittifak süreçlerine kadar verilen her yanıt, aslında bir savunma refleksi. Fakat bu refleks, karşı tarafa bir argüman sunmaktan ziyade, o anın içinde hapsolmuş bir ruh halini yansıtıyor. Geçmişteki kararları meşrulaştırmak adına atılan her retorik adım, mevcut pozisyonun zayıflıklarını daha görünür kılmaktan başka bir işe yaramıyor. Siyasetin acımasız kuralı burada da işliyor; hatayı kabul etmek yerine inkara dayalı bir haklılık aranması, kişiyi kurtarmak yerine hatanın merkezine daha fazla sabitliyor.

​Bir siyasetçinin en büyük sermayesi itibar ve tutarlılıktır. İnsanlar bir liderin her kararını desteklemeyebilir, ancak o liderin tutarlı bir çizgide yürüdüğüne inanmak isterler. Kılıçdaroğlu’nun son dönemdeki yansıması, bu tutarlılık duygusunu derinden zedeledi. Bir zamanlar "herkesi kucaklayan lider" imgesi, bugün yerini "kendini haklı çıkarma arzusuyla yanıp tutuşan" bir aktöre bırakmış durumda. Haklı çıkma arzusu, genellikle en çok kaybedenlerin sığınağıdır. Çünkü eğer gerçekten haklıysanız, bunu zaten tarih ve toplum zamanla teslim eder. Ancak "ben haklıyım" diye çırpınmaya başladığınız an, asıl kaybettiğiniz yer orasıdır. O andan itibaren söyledikleriniz birer siyasi analiz değil, birer kişisel hırs ve savunma mekanizması olarak görülmeye başlanır.

Aslında bu sadece siyasetçilerin hikâyesi değildir. İnsan hayatının her alanında benzer bir durum yaşanır. Bir dostlukta, bir evlilikte, bir iş ilişkisinde... Bazen yapılan hata değil, o hatayı açıklamak için kurulan cümleler yorar insanı. Çünkü bazı gerçekler savunuldukça berraklaşmaz; aksine bulanıklaşır. İnsan bazen başkalarını ikna etmeye çalışırken kendi içindeki sesi susturur. En uzun savunmaların ardında bile bazen kabul edilmeyi bekleyen sessiz bir gerçek vardır. Fakat o gerçekle yüzleşmek yerine yeni açıklamalar üretildikçe, insan başkalarını değil, önce kendisini yormaya başlar.

​Bu durum sadece Kılıçdaroğlu ile sınırlı değil; bu, iktidarın veya muhalefetin her kademesindeki siyasetçi için geçerli evrensel bir ders. Siyasette geçmişiyle yüzleşemeyen, geçmişteki hatalarını veya eksiklerini kendi kelimeleriyle tamir etmeye çalışan herkes, aslında vadesini kendi elleriyle doldurur. Kelimeler, sihirli birer araç olabilir; kitleleri peşinden sürükleyebilir, büyük dönüşümler yaratabilir. Ancak bu kelimeler, hakikatten koptuğu ve sadece bir "savunma kalkanı" olarak kullanıldığı zaman, sahibini zehirleyen birer ok haline gelir.

Çünkü kelimeler iki ucu keskin bir bıçak gibidir. Doğru kullanıldığında güven inşa eder, insanları bir araya getirir ve umut yaratır. Fakat gerçeğin yerine geçtiğinde, sahibinin etrafında görünmez duvarlar örmeye başlar. Bir süre sonra insan, başkalarını ikna etmek için kurduğu cümlelerin içinde yaşamaya başlar. O noktadan sonra mesele hakikati savunmak değil, kurulan hikâyeyi ayakta tutmak hâline gelir. İşte çöküş de çoğu zaman tam burada başlar

​Netice itibarıyla, siyaset sahnesi çok acımasızdır. Kimilerini seçim sandıklarında, kimilerini ise kendi kelimelerinin altında ezip geçer. Bugün izlediğimiz tablo, sadece bir siyasi figürün mücadelesi değil, aynı zamanda siyasetin kendi içinde taşıdığı o kaçınılmaz kırılganlığın da bir fotoğrafıdır. Kılıçdaroğlu, dün gece ekranlarda sadece kendisini anlatmıyordu; aslında sessizce kendi siyasi hikayesinin son sayfalarını çeviriyordu. Ve her sayfa çevrildiğinde, o hikâyenin kahramanı biraz daha silikleşiyor, biraz daha "geçmişin bir parçası" haline geliyordu.

​Kelimeler, bir kez ağızdan çıktıktan sonra artık sizin değildir. Onları nasıl kontrol ederseniz edin, onlar kendi yollarını çizerler. Eğer o yollar, sizin siyasi mirasınızın üzerine basıp geçiyorsa, artık ne söylerseniz söyleyin, hakikat o kelimelerin arasından sızıp gerçeği ortaya çıkarır.

Belki de siyasetin en büyük paradoksu budur. İnsanlar iktidarlarını, makamlarını veya seçimlerini kaybettiklerinde yenildiklerini düşünürler. Oysa bazen asıl yenilgi çok daha önce başlar. İnsan kendi sözleriyle arasındaki bağı kaybettiğinde, geçmişte söyledikleriyle bugün savundukları arasında aşılması güç bir mesafe oluştuğunda... Çünkü itibar bir günde yıkılmaz; küçük çatlaklarla aşınır, çelişkilerle zayıflar ve sonunda kendi ağırlığını taşıyamaz hâle gelir.

Siyasetin en ağır yükü, rakibin hamlesi değil, kendi kurduğunuz cümlelerin ağırlığıdır. Ve bazen en büyük siyasi yenilgi, seçim kaybetmek değil, kendi efsanesini kendi ellerinle yıkıp, kelimelerinin ağırlığı altında ezilmektir.

Arzu SEKİN

1 Haziran 2026 Pazartesi

Kendi Sessizliğinde Huzur Bulmak

 

Deniz kenarında, vapurda huzurla uzaklara bakan güneş gözlüklü bir kadının içsel huzuru ve yalnızlığın asaleti portresi.

İçinde debelenip durduğumuz o devasa kalabalığı bir anlığına dışarıdan izlediniz mi hiç? Herkesin durmadan konuştuğu, sürekli bir şeyler kanıtlamaya çalıştığı, maskelerin havada uçuştuğu o panayır yerini… Eskiden bana öyle gelirdi ki, ne kadar çok insana dokunursam, ne kadar çok masada yerim olursa o kadar var olacaktım. Hayatı pencereleri ardına kadar açık bir ev gibi yaşatıyordum kendime. Gelen girdi, giden oturdu; rüzgarı eksik olmadı, tozu dumanı bitmedi. Sonra bir gün, o pencerelerden içeri süzülen rüzgarın evi serinletmediğini, aksine içerideki her şeyi unufak edip savurduğunu fark ettim. İnsan bazen en çok, herkesin ortasındayken kimsesiz kalıyor. Kendimizi başkalarının göz aynalarında aramaktan vazgeçtiğimiz o kırılma noktası var ya, işte her şey tam orada başlıyor.

O sahte kalabalıkların yarattığı illüzyon o kadar güçlü ki, ruhumuzun rengini soldurduklarını anlamak zaman alıyor. Yüzünüze gülen ama gözlerinin içi buz kesmiş insanlarla aynı masayı paylaşmak, insanı yavaş yavaş zehirleyen sinsice bir alışkanlık. Sırf yalnız kalmamak uğruna, samimiyetsiz kelimelerin gölgesine sığınıyoruz. Bir kafede otururken, karşınızdakinin aslında sizi değil, sadece kendi anlatacakları için bir çift kulak aradığını hissettiğiniz o anı hatırlayın. İşte tam o an, ruhunuzun o odadan çoktan çıkıp gittiğini, geriye sadece masada bırakılmış mekanik bir bedenin kaldığını görüyorsunuz. Bu, yalnızlıktan çok daha büyük bir terk edilmişlik hissi değil de ne? İnsan, idare etmekten yorulduğu an yaşlanıyor en çok.

İşte bu yüzden, hayatın ritmini yavaşlatıp etraftaki o parazit sesleri teker teker susturmak bir mahrumiyet değil, muazzam bir lüks. Sınırları çizmek, "Buraya kadar" diyebilmek, bencilce bir kibir ya da kibirli bir yalnızlık arzusu değil; aksine insanın kendi varlığına duyduğu en derin, en duru saygıymış. Hayatımızdan sessizce çekilen ya da kapıyı ardımızdan kapatıp çıktığımız her insan, aslında bizi uykumuzdan uyandıran birer eşik. İnsan kendi sesini, ancak o başkalarının yarattığı uğultulu koridorlardan çıktığında duyabiliyor. Kendimize ait bir odada, kendi sessizliğimizle yüzleşmek, dışarıdaki o sahte alkış tufanından çok daha sahici bir şifa barındırıyor içinde.

Şimdi geriye dönüp baktığımda, o "aman kimse kırılmasın, herkesi mutlu edeyim" diye didindiğim günlerin yorgunluğunu sırtımda taşımadığım için o kadar hafif hissediyorum ki. Meğer taşımak zorunda olduğumuz tek yük, kendi kalbimizin ağırlığıymış. Bir tek kalemde bazı isimlerin üzerini çizmek, geçmişe ya da yaşanmışlıklara düşman olmak demek değil. Sadece kendi gökyüzünü, o gökyüzünü sürekli griye boyayan ağır bulutlardan temizleme kararlılığı. İnsan o kuru kalabalıkların sahte ışıltısını bir kez elinin tersiyle ittiğinde, ruhunu hırpalayan o karanlık odalara bir daha asla geri dönmek istemiyor. Adımlar daha emin, nefesler daha derin oluyor o zaman.

Yalnızlık, çoğunluğun sandığı gibi dört duvar arasında çaresizce beklemek ya da dünyadan elini eteğini çekmek değildir. Aksine, kimsenin seni eksremediği, ruhunun duruluğunun bozulmadığı o korunaklı limanda gururla ve dimdik durabilmektir. Sahte bir kalabalığın içinde, başkalarının rotasında yönünü kaybetmektense, kendi sessizliğinin asil sularında tek başına kürek çekmek çok daha anlamlı. İnsan her şeyden ve herkesten vazgeçebilir, her kırgınlığın altından kalkabilir ama günün sonunda kendine geç kalmamalı. Hayat, hakiki olmayan hiçbir şeyi barındırmayacak kadar kısa ve bizim o yalın, sade huzura her şeyden çok ihtiyacımız var. Şimdi söyleyin bana, sizin de o kalabalık odalarda bırakıp geldiğiniz, artık yükünü taşımak istemediğiniz gölgeleriniz yok mu?

Arzu SEKİN

Biz Neyi Konuşuyoruz?

  Sosyal medyada günlerdir aynı tartışma dönüp duruyor. Güya İzlanda Başbakanı Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ne hayran kalmış. Kimi bundan ...