26 Mart 2026 Perşembe

Bir Büstten Neden Bu Kadar Korkuluyor? Asıl Tartışma Bu Değil.

 Mustafa Kemal Atatürk’ün cumhuriyet değerlerini, aydınlık geleceği ve çağdaşlığı temsil eden düşünceli, kararlı ve saygın bir portresi.

Heykelin Ötesini Görebilmek: Saygı, Akıl ve Cumhuriyet

Toplum olarak bazen sembollere o kadar takılıp kalıyoruz ki, o sembollerin arkasındaki devasa fikri ıskalıyoruz. Son zamanlarda sosyal medyada veya günlük tartışmalarda sıkça duyduğumuz "büst", "heykelcilik" ya da "putculuk" gibi kavramlarla süslenmiş sığ ve gürültülü bir tartışma… Oysa ortada anlaşılması bu kadar zor bir durum yok; bu gürültülü söylemler özünde derin bir cehaletin ya da bilinçli bir çarpıtmanın ürünü. Gelin, bu sığ suları geçip meselenin özüne, yani zihniyet farkına bakalım.

Saygı Duymak Tapınmak Değildir

Bir milletin, kendisini işgalden ve yok olmanın eşiğinden çekip alan, küllerinden bir modern devlet inşa ederek bu topraklara çağdaş bir hukuk düzeni kazandıran liderine minnet duyması 'tapınma' değildir. Bu, tarihe  verilen devasa emeğe gösterilen en yalın, en doğal saygıdır.  Hiçbir Cumhuriyet evladı; Atatürk büstünün önünde diz çöküp ibadet etmez, dini bir vecibe yerine getirmez ya da ondan cennet umuduyla ilahi bir lütuf beklemez. Sorun şu ki bazı insanlar saygıyla tapınma arasındaki farkı ya gerçekten bilmiyor ya da bilmezden gelmeyi tercih ediyor. Oradaki büst; bağımsızlığın, kadın haklarının, çağdaş hukuk sisteminin ve en önemlisi "fikri hür" bir birey olabilmenin somutlaşmış bir hatırlatıcısıdır. Biz o taşa değil, o taşın temsil ettiği akılcı devrime selam dururuz.

Asıl Tehlike: Sorgulanamayan Figürler

Asıl çelişki tam da burada düğümleniyor: Atatürkçüleri "şekilcilikle" suçlayanların bir kısmı, kendi hayatlarındaki fani liderleri, şeyhleri veya siyasi figürleri "hata yapmaz" bir makama koyuyor. Bir insanı eleştirilemez, sorgulanamaz ve kutsal ilan etmek; işte asıl "putçuluk" budur.

Oysa Atatürk, hiçbir zaman kendisini kutsal bir figür olarak sunmadı; hiçbir zaman dini bir otorite gibi konuşmadı ve en önemlisi, inancı siyasetin bir malzemesi haline getirmedi. Tam tersine laikliği inşa ederek; devletin görevini bir inancı dayatmak değil, tüm inançların özgürce yaşanabileceği tarafsız bir düzen kurmak olarak tanımladı.

Gerçek saygı; bir faniyi ilahlaştırmak değil, onun yaptıklarını akıl ve vicdan süzgecinden geçirerek anlamlandırmaktır. Nitekim Atatürk, 'Eğer bir gün benim sözlerim bilimle ters düşerse, bilimi seçin' diyerek kendi mirasını bile sorgulamaya açmış bir liderdir. Onu diğerlerinden ayıran en büyük fark; kendisine insanüstü bir paye biçmemesi, aksine aklın rehberliğini tek çıkış yolu olarak göstermesidir

Laiklik: Özgürlüğün ve İnancın Güvencesi

Sıkça saldırıya uğrayan laiklik kavramı; sanılanın aksine bu toprakların en büyük inanç ve özgürlük sigortasıdır. Laiklik, bazı çevrelerin çarpıttığı gibi bir 'din düşmanlığı' değil; devletin her inanca veya inançsızlığa karşı eşit mesafede durmasını sağlayan tarafsız bir güvencedir.

Bugün bu ülkede ezanlar susmuyorsa, insanlar camiye de kiliseye de özgürce gidebiliyorsa ve inançlar kamusal alanda güvence altındaysa; bu bir din devleti olduğumuz için değil, laik bir Cumhuriyet olduğumuz içindir. Atatürk’ün yaptığı da tam olarak buydu: O, dini ortadan kaldırmayı değil, inancı siyasetin ve kirli politik çıkarların bir aracı olmaktan çıkarmayı hedefledi.

İnancın istismar edilmesini engellemek adına; din hizmetlerinin düzenli yürütülmesi için kurumsal yapılar oluşturdu ve dini bilginin sağlıklı, hurafelerden uzak öğretilmesi için eğitim kurumlarının önünü açtı. Tarih bize defalarca göstermiştir ki; devleti din üzerinden yönetmeye kalkanlar, inancı araçsallaştırarak toplumu kutuplaştırırken; laiklik, farklılıklarımıza rağmen aynı çatı altında huzurla yaşamamızı sağlar.

Sembollerin Ötesinde Bir Zihniyet Meselesi

Yıllardır Şapka Kanunu gibi konular üzerinden yürütülen sembolik tartışmaların bugün hâlâ gündeme getirilmesi tesadüf değildir. Çünkü asıl mesele hiçbir zaman kıyafet ya da şekil olmamıştır; asıl mesele bir zihniyet meselesidir. Bir toplumun çağdaş dünyayla kurduğu köklü ilişkiyi kavramak yerine, semboller üzerinden yapay kavgalar üretmek her zaman daha kolaydır. Oysa asıl soru şudur: Bir ülkenin kurucusuna ve onun vizyonuna duyulan saygı, neden bazı çevreleri bu kadar rahatsız eder?

Belki de mesele gerçekten bir büst değildir. Mesele; özgür düşünen, eleştirebilen ve sorgulayabilen bireylerden duyulan o derin tedirginliktir. Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlığı üzerinden, kendi tarihine ve kimliğine yabancılaşmış, kendi Türklüğüne düşman nesiller yetiştirmek; bu ülkenin geleceğine sıkılmış bir kurşundan farksızdır.  Merdiven altı dogmalarla geçmişi karalamak, bizi yerimizde saydırmaktan başka bir işe yaramaz. Oysa önümüzde bilimin, sanatın ve özgür düşüncenin aydınlık yolu durmaktadır.

Mesele bir şapka ya da bir heykel kavgası değil; 'kul' olmaktan çıkıp, hakkını arayan ve sorumluluk alan bir 'yurttaş' olma iradesidir. Çünkü düşünen ve sorgulayan bir toplum, kimseyi putlaştırmaz; ama aynı toplum, kendisine bağımsız bir gelecek armağan edenlere saygı duymayı da en büyük erdemi bilir.

Sonuç olarak;

Bizler büstlerin önünde eğilmiyoruz, bizler o büstlerin temsil ettiği tam bağımsızlık, laiklik ve çağdaşlık vizyonunun önünde saygıyla duruyoruz. Gerçek dindarlık ile dini siyasete alet eden istismarcı zihniyeti birbirinden ayırabildiğimiz gün; bu sığ ve gürültülü tartışmalar, tarihin tozlu raflarında hak ettiği yeri alacaktır.

Arzu SEKİN 

 



14 Mart 2026 Cumartesi

Bir Hakkın Bedeli, Başka Haksızlıklara Susmak Değildir

 

Açık bir üniversite kapısı ile kilitli, üzerinde kira kontratı asılı olan bir kapı arasında duran, elinde diploma tutan düşünceli kadın figürü.

Adalet, sadece bize dokunduğunda hatırlanacak bir şey değildir.”

Girdiğim hemen her ortamda, başörtülü olsun ya da olmasın, birçok kadından benzer bir cümleyi duyuyorum: "Zamanında başörtümüz yüzünden üniversite kapılarından çevrildik, okuyamadık; o yüzden bugün ne olursa olsun bu yönetime destek veriyoruz." Bu cümleyi her duyduğumda derinden bir şaşkınlık yaşıyorum. Bir zamanlar bir hak arayışı olarak başlayan o mücadelenin, bugün yaşanan tüm adaletsizliklere karşı bir "suskunluk kalkanı" olarak kullanılması ne kadar acı.

Evet, zamanında bu ülkede üniversite kapılarında başörtüsü meselesi vardı ve bir hak arayışı olarak yaşandı ve bitti. Kimine göre çok ağırdı, kimine göre bir süreçti; ama neticede bir yasak kalktı, bugün o kapılardan istediğin gibi girebiliyorsun. Ancak asıl hikâye burada bitmiyor, aksine tam burada başlıyor.

Çünkü bir hakkın verilmesi, başka haksızlıkları alkışlama gerekçesi olamaz. Ama bugün, o özgürlüğün gölgesinde başka adaletsizlikler yaşanıyorsa, buna da gözlerimizi kapatamayız.

Çünkü bir hakkın sana verilmiş olması, önündeki diğer bütün adaletsizliklere gözlerini yumman için bir “sus payı” olamaz. Geçmişte yaşanan mağduriyet, bugünün adaletsizliğine kılıf yapılamaz. Adalet, sadece bizim ihtiyacımız olduğunda çağırdığımız bir itfaiye aracı değildir; herkes için her an yanması gereken bir meşaledir.

Bugün o özgürlüğün gölgesinde, sokağa çıktığımızda yüzümüze çarpan çok daha sert bir gerçeklik var: İnsanların insanca yaşama hakkının elinden alınması. Bir zamanlar "başörtüsüyle okuyabilmek" en temel tartışmayken, bugün "okuyup mezun olduktan sonra bir ev kiralayabilmek" imkânsız bir hayale dönüştü. Dün üniversite kapıları ideolojik zincirlerle kapalıydı, bugün ise evlerin kapıları fahiş kiralarla kilitli. İkisinde de dışarıda bırakılan ve örselenen şey aynıdır: İnsanın haysiyeti. Şimdi sormak lazım; bir yasağın kalkmış olması, sokaktaki açlığı, asgari ücretin kira karşısında eriyip bitişini, insanların pazar artıklarını toplamasını görmezden gelmemize bir bahane olabilir mi?

Bir hakkın teslim edilmesi, seni o düzene "ebedi borçlu" yapmaz. "Ben hakkımı aldım, gerisi ne hali varsa görsün" demek, aslında adaletin özüne ihanet etmektir. Gerçek nankörlük, dün sana yapılan haksızlığa karşı çıkan adaleti, bugün başkasına yapılan haksızlığa kalkan etmekten gelir. Eğer bugün birileri lüks içinde yüzerken, öte yanda bir baba evinin kirasını ödeyemediği için kahroluyorsa; alınan o maaşlar, yapılan zamlar daha cebine girmeden ev sahibinin hesabına akıyorsa, orada bir "özgürlükten" bahsedemeyiz. Biz sadece bir engeli aştık, ama koca bir uçurumun kenarına geldik.

Halk giderek yoksullaşırken, gelir eşitsizliği uçurumlar yaratırken "Bakın artık üniversiteye girebiliyorsunuz" demek, karnı aç birine teselli vermekten öteye gitmiyor. Adalet bir bütündür; bir parçasını aldın diye diğer parçaların kırılıp dökülmesine alkış tutamazsın. Bir yanlışı düzeltmek, ondan sonra gelen bin tane yanlışa meşruiyet kazandırmaz. Dün 'başörtüsüyle kampüse giren genç' fotoğrafı bir özgürlük zaferiyse; bugün 'market poşetiyle fiyat etiketlerine bakıp boynunu büken emekli' fotoğrafı bir esaret kanıtıdır.

Gerçekten hakkaniyetli bir duruş, sadece kendine dokunan yasağa karşı çıkmak değil, senden olmayan, senin gibi düşünmeyen ya da sadece hayatın yükü altında ezilen herkes için "burada bir yanlış var" diyebilmektir. Bugünün yanlışı ise çok açık: Emek sömürüsü, derin yoksulluk ve insanların en temel barınma hakkının bile lüks haline gelmesi.

Kendi kapımızı açtık diye, komşunun evinin yanmasına seyirci kalamayız. Eğer o gün verilen mücadele bir "insan onuru" mücadelesiyse, bugün asıl onur mücadelesi insanların geçim derdine, bu ekonomik adaletsizliğe karşı durabilmektir. Çünkü vicdanın emekliliği olmaz ve zulmü bizzat tatmış olanın, başkasının uğradığı zulme mazeret üretmesi, kendi geçmişine ve çektiği acılara ihanetidir. Karnı aç, geleceği karanlık ve barınacak yeri olmayan bir insanın özgürlüğü, sadece kâğıt üzerinde kalmış bir kelimeden ibarettir. Unutmayalım ki; birinin tok yatması için diğerinin susması gerekiyorsa, o sofrada bereket değil, sadece haksızlık vardır.

Siz ne düşünüyorsunuz?

 Arzu SEKİN

 

7 Mart 2026 Cumartesi

Biz Getiriyoruz, Biz Büyütüyoruz, Ama Haklarımızı Niye Biz Belirlemiyoruz

 Yağmurlu bir İstanbul sokağında hayatın kökü olan kadını temsil eden çiçekler, bir günlük ve bir anahtar.

Dünya dönüyor, mevsimler değişiyor ama içimizde hiç dinmeyen o fırtına hep aynı yerde duruyor. Her sabah aynaya baktığımızda sadece bir yüz değil, bitmeyen bir mücadelenin izlerini ve o mücadelenin derinlere saldığı kökleri de görüyoruz.

Bazen kalbimde şu soru yankılanıyor: Bir kadının ömrüne kaç hayal sığabilir? Ve o hayallerin kaçı, sadece “güvende olma” zorunluluğu yüzünden yarım kalır? Bu yalnızca bir güvenlik meselesi değil; bir varoluş savaşı adeta. Gece geç saatte eve dönerken anahtarı avucunda bir silah gibi sıkmak, her adımda arkanızı kollamak… Kaygı sadece sokaklarla sınırlı değil; zihnimizin her köşesine sızmış durumda. Hayallerimizi kurarken bile önce “başkaları ne der?” değil, “başıma ne gelir?” süzgecinden geçiriyoruz.

Ve bir başka düşünce daha sarsıyor beni, en temelinden sarsan bir gerçek: Erkekleri dünyaya getiren bir kadın değil midir? Evet, kadındır! Ama sorgulamadan edemiyorum işte: Dünyaya biz getiriyoruz, ama dünyayı onlar yönetiyor; hayatımız hakkında karar verme hakkını nasıl alabiliyor ve uygulayabiliyorlar? Bu hak nasıl ortaya çıkıyor? Ve ben buna hâlâ şaşırıyorum.

Üstelik sadece dünyaya getirmekle de bitmiyor; onların büyümesinde, serpilmesinde en büyük emeği veren yine biziz. Ama ne acıdır ki bu devasa emek, çoğu zaman yok sayılıyor, görünmez kılınıyor. Bizim o görünmez emeğimizin gölgesinde erkekler özgürce büyüyor, eğitim alıyor, iş hayatına ve siyasete atılıyor; kadın ise çoğu zaman o emeğin içine hapsolup evin ve ailenin sınırlarında kalıyor. Hayatın kaynağı bizken, o hayatın nasıl yaşanacağına dair kuralların bizim dışımızda yazılması; adaletin en büyük çıkmazı belki de burada başlıyor.

Türkiye’de kadın olmak, bazen her gün biraz daha azalmak demek gibi geliyor. İstismarın, şiddetin, adaletsizliğin gölgesinde çiçek açmaya çalışmak… Oysa biz sadece çiçek değiliz; biz bu hayatın köküyüz. Katledilen her kadınla birlikte bir kentin ışığı sönüyor, bir geleceğin boynu bükülüyor.

Bir kök söküldüğünde bütün ağaç sallanır, bütün toprak sarsılır. Bizim eksilmemiz, yalnızca bir sayı değil; bir toplumun vicdanının, estetiğinin ve geleceğinin eksilmesidir. Sönen her ışık, sokaklarımızı biraz daha karanlığa gömüyor.

Cinsiyet eşitliği bir lütuf değil, en temel hakkımız. Biz sadece yaşamak istiyoruz. Ne eksik ne fazla: Eşitçe, korkmadan gülmek; yargılanmadan yürümek; hayallerimizin peşinden, “başıma bir iş gelir mi?” diye düşünmeden koşmak istiyoruz. Çünkü bu bizim doğuştan hakkımız. Bir erkeğin düşünmeden yaptığı en basit eylem, bizim için bir “cesaret örneği” olmamalı. Gülüşümüzden, yürüyüşümüzden, seçimlerimizden hesap vermek zorunda kalmadığımız bir dünya, ulaşılmaz bir ütopya değil; olması gereken normdur.

Her gün bir başka kadının adını hashtag olarak görmek, bir canın daha solduğunu duymak… Kalbimizi artık nasırlaştırmıyor; içimizdeki isyanı büyütüyor. Adalet sadece kağıt üzerinde kalmasın; yasaların gerçekten koruduğu, caydırıcılığın tam sağlandığı ve her boşluğu dolduracak şekilde yeniden düzenlendiği bir sistem istiyoruz. Sokakta, evde, iş yerinde… nefes aldığımız her yerde bu güveni hissetmek istiyoruz.

Caydırıcı olmayan her ceza, bir sonraki failin cesareti oluyor. Can güvenliğimiz, iyi hal indirimlerinin ya da esnek yasaların insafına bırakılamaz. Adalet, biz kendimizi gerçekten güvende hissettiğimizde; o soğuk mahkeme salonlarından çıkıp sokaktaki hayatımıza dokunduğunda yerini bulmuş olacak.

Çünkü biz eksilmek değil, bu toprakların neşesi ve emeğiyle çoğalmak istiyoruz. Susmuyoruz, çünkü biliyoruz ki bir kişi bile eksik kalırsa, hiçbirimiz tam değiliz. 💜

Bu sadece kadınların davası değil; insan olmanın davasıdır. Bir kadının susturulduğu yerde, insanlık dilsiz kalır. Bir kadının korktuğu yerde, huzur barınamaz. Biz el ele verdikçe, o karanlık gölgeler geri çekilecek.

Elini tutamadığımız, sesini duyuramadığımız her kız kardeşimiz için sesimizi biraz daha yükseltmek zorundayız. Çünkü hiçbir kadın, bir cinayetin son cümlesi olmayı hak etmiyor.

Bu 8 Mart’ta, sesimizi daha da yükseltiyor; kadınların varlığını, emeğini ve hakkını bir kez daha kutluyoruz. Ve soruyorum: Epi topu üç gün yaşayacağımız bu dünyada, neden bunun kararını siz veriyorsunuz? Neden yaşamama izin vermiyorsunuz? Bu hakkı kim size veriyor?

Sizce bir kadının ömrüne en çok hangi hayal sığmalı?

Arzu Sekin

 



3 Mart 2026 Salı

Heykeller Yıkılırken Demokrasi Gelir mi? İran ve Emperyalizm Üzerine

Yıkılmış bir heykelin önünde toz duman içinde duran zincirler ve arka planda askeri araçlar; dış müdahale ve halkın özgürlük mücadelesini simgeleyen dramatik bir sahne

Bir sabah uyanıyorsun. Televizyonda bir heykel devriliyor. Kalabalık bağırıyor. Kameralar yakın plan çekiyor. Spiker coşkulu: “Tarihi an!” Sanki o an, bir halk yeniden doğmuş gibi anlatılıyor. Ama ben artık o görüntülere çocuk gibi sevinemiyorum.

Çünkü artık biliyoruz: Bir heykelin yıkılması, bir liderin öldürülmesi her zaman bir halkın özgürleşmesi anlamına gelmiyor; hatta çoğu zaman, asıl esaret o toz dumanı dağıldığında başlıyor. Zira gördük ki tarih bize şunu çok sert bir tokatla öğretti: Emperyalizm bir kapıdan alkışla girerse, o kapıdan ancak enkazla çıkar.

Irak’ta bir heykel yıkıldığında dünya alkışladı. “Diktatör devrildi” denildi. Özgürlük manşetleri atıldı. Fakat o alkışların ardından gelen yıllara baktığımızda geriye ne kaldı? Parçalanmış bir toplum, mezheplere bölünmüş bir ülke, yerinden edilmiş milyonlar ve kalıcı askerî varlıklar.

Sonra aynı senaryo Libya’da tekrarlandı. “Bu kez gerçekten halk kazanacak” denildi. Peki kazandı mı? Bugün haritası fiilen bölünmüş bir ülkeye bakıyoruz.

Suriye’de “rejim değişikliği” söylemiyle başlayan sürecin ise kaçıncı yılındayız? Kaç milyon insan göç yollarında? Kaç şehir yerle bir?

Burada durup soğukkanlı bir matematik yapmak zorundayız: Bir ülkede adalet mekanizması işlemediğinde oluşan boşluk, dış aktörler için müdahale alanına dönüşür. Ama o müdahale hiçbir zaman halk için yapılmaz. Zafiyet kullanılır. İçeride hukuku ve liyakati kuramayan yapı, dışarıya karşı savunmasız kalır.

Gerçek ulusal güvenlik; hamasetle değil, sloganla değil, romantik jeopolitik hayallerle hiç değil. Bir devletin asıl savunma hattı; hukukun üstünlüğü, kurumların işlerliği, liyakat ve güçlü toplumsal mutabakattır.

Tam da bu yüzden Mustafa Kemal Atatürk devleti aklın ve hukukun üzerine inşa etti. Dinin ve mezhebin siyasallaşmasının devleti zayıflatacağını biliyordu. Çünkü adaletin bittiği yerde boşluk oluşur. Boşluk olan yere de mutlaka bir güç girer.

Şimdi asıl soruya gelelim: Bir iktidarın devrilmesi gerçekten halkın iktidar olması mı demek? Çünkü tarih bize şunu gösterdi: Dışarıdan gelen tanklar devrim getirmiyor. Füzeler özgürlük üretmiyor. Bombardıman eşitlik doğurmuyor.

Evet, bu coğrafyada baskıcı rejimler var. Evet, insanlar özgürlük istiyor. Evet, kadınlar, gençler, işçiler daha adil bir düzen talep ediyor. Ama şu gerçeği görmezden gelemeyiz: Bir ülkeye dış müdahale başladığında, o müdahalenin merkezinde “halk” değil; çıkar hesapları oluyor.

Petrol. Enerji hatları. Jeopolitik üstünlük. Silah endüstrisi.

“İnsan hakları” çoğu zaman paketin üzerindeki süslü etiket oluyor. Bugün aynı söylem İran üzerinden dolaşıma sokuluyor. “Halkı kurtarma” dili yeniden ısıtılıyor. Tanıdık değil mi? Trump’ın veya ardıllarının "Size demokrasi getiriyoruz" demesi, bir kurdun kuzuya "Seni çitten kurtaracağım" demesiyle aynı şey. Bir diktatöre duyulan haklı öfkeyi, başkasının işgal planına meze yapmamak lazım.

Ben şuna inanıyorum: Bir diktatöre duyulan öfke anlaşılır. Ama o öfkenin yönünü kim belirliyor, asıl mesele budur. Öfke çok güçlü bir duygudur. Yanlış ellere geçtiğinde, halkın enerjisi halkın aleyhine çalışabilir.

Geçmiş örnekler bize şunu öğretti: Rejim değişebilir. Ama bağımlılık kalabilir. Yönetim değişebilir. Ama üsler kalabilir. Bayrak değişebilir. Ama ekonomik tahakküm devam edebilir.

İşte o zaman şunu anlıyoruz: Heykel yıkılmıştır ama zincir kırılmamıştır. Zincir sadece el değiştirmiştir.

Gerçek özgürlük dışarıdan paketlenip gönderilen bir ürün de değildir. İthal edilmez. İhale edilmez. Kiralık değildir. Şunu kalbimize kazımalıyız: Gerçek dönüşüm, gerçek devrim, toplumun kendi iç dinamikleriyle olur. Uzun, sancılı, çelişkili ama sahici bir süreçtir.

Fabrikalarda olur. Üniversitelerde olur. Sokakta olur. Kadınların mücadelesinde olur. İşçinin grevinde olur. Gençlerin cesaretinde olur. Kısacası halkın kendi örgütlü iradesiyle olur.

Asıl mesele, asıl haysiyetli duruş tam da şudur: Ne yerli baskıyı aklamak ne de yabancı müdahaleyi alkışlamak. İkisine de mesafe koyabilmek. Bu denge zor. Çünkü yaşadığımız şu kutuplaşma çağında her şey siyah ya da beyaz olsun isteniyor. Herkes sizden ya “tam destek” ya da “tam karşıtlık” bekliyor. Oysa akıl, bazen iki yanlış arasında taraf olmamayı, o iki yanlışın dışında üçüncü ve sahici bir yol inşa etmeyi gerektirir.

Tarihten ders çıkarmak, diktatörleri savunmak değildir. Ama emperyal müdahaleyi “özgürlük operasyonu” diye pazarlamak da saflık değildir. Ortadoğu yıllardır bir satranç tahtası gibi kullanıldı. Hamle yapanlar hep güçlü devletlerdi. Bedel ödeyenler ise hep halklar oldu.

Ben artık manşetlere değil, sonuçlara bakıyorum. Eğer bir operasyonun ardından ülke daha bağımsız, daha eşit, daha barışçıl hale gelmiyorsa; orada “kurtuluş” değil, yeniden dizayn vardır. Bu coğrafyanın insanları figüran değil. Başkasının senaryosunda rol almak zorunda değil.

Halkların kaderi, başkentlerde çizilen strateji belgeleriyle değil; kendi bilinçli örgütlenmeleriyle değişir. Gerçek devrim tank gölgesinde yazılmaz. Gerçek özgürlük brifing dosyalarında hazırlanmaz.

Ve şunu açıkça söylüyorum: Başkasının planında rol almayacağız. Figüran olmayacağız. Ya kendi kaderimizi yazacağız ya da o senaryoyu yırtacağız.

Çünkü özgürlük ya bağımsızlıkla gelir ya da adı özgürlük değildir. Günün sonunda, o toz duman dağıldığında elimizde kalan tek şey; ya başkasının yazdığı senaryodaki rolümüz ya da kendi yazdığımız haysiyetli hikayemiz olacak.

Arzu SEKİN 


Atatürk’e Vefa Duymak Bir Seçim mi, Yoksa Haysiyet Meselesi mi?

  Bazen insan şaşırıyor. Aynı toprakta yaşayıp, aynı gökyüzünün altına bakıp, nasıl bu kadar farklı düşünebiliyoruz diye… Birileri çıkıp da ...