Sosyal medyada günlerdir aynı tartışma dönüp duruyor. Güya İzlanda Başbakanı Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ne hayran kalmış. Kimi bundan gurur çıkarıyor, kimi "Ezandan mı etkilendi, mehterden mi?" diye tartışıyor. Benim aklıma ise bambaşka bir soru geliyor.
Gerçekten hayran mı
kaldı?
Yoksa kendi ülkesiyle
kıyaslayıp içinden bambaşka şeyler mi düşündü?
Çünkü bir ülkeye
dışarıdan bakan insanlar sadece binaları görmez. O binaların içinde nasıl bir
devlet işlediğine, insanların nasıl yaşadığına, çocukların nasıl eğitim
aldığına, gençlerin geleceğe umutla bakıp bakamadığına da bakar.
Bir ülkenin
gelişmişliğini anlamak için sadece gökdelenlerine, saraylarına ya da gösterişli
törenlerine bakılmaz. Asıl ölçü; o ülkede yaşayan insanların nasıl bir hayat
sürdüğüdür. Çocuklar nasıl bir eğitim alıyor, insanlar ne kadar güven içinde
yaşıyor, emeklerinin karşılığını alabiliyor mu, yaşlandıklarında insanca
yaşayabiliyorlar mı... Bir ülkeyi gerçekten güçlü yapan bunlardır.
Dünyanın birçok gelişmiş
ülkesine baktığımızda bunu açıkça görüyoruz. Başarılarını gösterişli binalarla
değil, güçlü eğitim sistemiyle, sosyal adalet anlayışıyla, bilimle ve hukukla
inşa etmişler. Çünkü biliyorlar ki kalkınma, beton dökmekle değil, insana
yatırım yapmakla olur.
Biz ise ne yazık ki çoğu
zaman bambaşka tartışmaların içine sıkışıp kalıyoruz.
Bir ülke neden refah
içinde yaşıyor, gençleri neden geleceğe umutla bakıyor, eğitim sistemi nasıl bu
kadar başarılı olmuş, kadınlar neden karar mekanizmalarında daha fazla yer
alıyor, bunları konuşmak yerine; bir yabancı liderin hangi binadan etkilendiğini,
ezanı nasıl bulduğunu ya da mehteri beğenip beğenmediğini saatlerce
tartışabiliyoruz.
Oysa bunların hiçbiri
vatandaşın mutfağındaki yangını söndürmüyor.
Hiçbiri gençlerin
işsizliğine çözüm olmuyor.
Hiçbiri çocukların daha
nitelikli eğitim almasını sağlamıyor.
Hiçbiri emeklinin ay
sonunu getirmesini kolaylaştırmıyor.
Asıl sormamız gereken
soru çok daha basit aslında.
Biz neden dünyanın en
yaşanabilir ülkeleri arasında değiliz?
Neden çocuklarımız iyi
bir eğitim için başka ülkelere gitmeyi hayal ediyor?
Neden gençler
geleceklerini burada kurmak yerine bavullarını toplamayı düşünüyor?
Neden liyakatı değil
sadakati, üretimi değil gösterişi, bilimi değil hamaseti konuşuyoruz?
Bir ülkenin itibarı,
yabancı devlet adamlarının sarayları övmesiyle yükselmez. O ülkenin itibarı;
vatandaşının pasaportunun gördüğü saygıyla, hukuk sistemine duyulan güvenle,
üniversitelerinin bilim üretmesiyle, çocuklarının mutluluğuyla ve insanların yaşam
kalitesiyle ölçülür.
Bunun için de alkış
değil, akıl gerekir.
Propaganda değil,
planlama gerekir.
Gösteriş değil, üretim gerekir.
Belki de en büyük
sorunumuz yoksulluk ya da ekonomik kriz değil.
En büyük sorunumuz,
gerçek meseleleri konuşmayı bırakmış olmamız.
Çünkü bir toplum sürekli
vitrini konuşmaya başladığında, içeride olan biteni görmez hale gelir.
İnsanlar geçim
derdindeyken gündem başka yerlere çekilir. Eğitimde yaşanan sorunlar
konuşulmaz, adalet tartışılmaz, bilim insanlarının uyarıları duyulmaz. Onların
yerine semboller, görüntüler ve algılar konuşulur.
Oysa gelişmiş ülkeler
algıyla değil, sonuçlarla övünür.
Çünkü vatandaşına hesap
vermek zorundadır.
Bizim de artık
başkalarının neyi beğendiğini değil, kendi çocuklarımızın nasıl bir ülkede
yaşayacağını konuşmaya başlamamız gerekiyor.
Asıl mesele budur.
Gerisi sadece gürültüdür.
