30 Temmuz 2026 Perşembe

Madem Öyle...

andık, adalet ve demokrasi kavramlarını simgeleyen; yerel yönetimler, seçmen iradesi ve hukukun tarafsızlığı üzerine yazılmış bir köşe yazısını temsil eden sembolik görsel.

Vallahi biz de işi çözdük galiba.

Seçim oluyor, millet sandığa gidiyor. İktidar kazanırsa adı "milli irade" oluyor. Muhalefet kazanırsa ortalık bir anda karışıyor. Bu kez sandığın değil, savcıların mesaisi başlıyor.

İnsan ister istemez düşünmeden edemiyor.

Acaba belediye başkanı seçilir seçilmez bir valiz hazırlasa mı? Makam odasına bir de diş fırçası koysa... Ne olur ne olmaz. Sabah belediyeye mi gidecek, adliyeye mi, belli değil.

Şaka gibi ama toplumun geldiği ruh hâli bu maalesef.

Her sabah haberleri açıyoruz. "Bugün sıra hangi belediyede?" diye merak ediyoruz. Hava durumu kadar rutin oldu neredeyse.

Elbette kim suç işlemişse hesabını versin. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ama insanın aklına da bir soru takılıyor: Bu memlekette suç işleme imtiyazı sadece muhalefette mi var? İktidar tarafında hiç mi hata yapan çıkmıyor? Günlerce anlatılan yolsuzluk iddiaları, rüşvet söylentileri ve gizli tanık beyanları nedense hep aynı siyasi görüşteki belediyeleri işaret ediyor. Bu ülkede bütün yanlışlar sadece bir tarafta mı yaşanıyor? Diğer tarafta her şey dört dörtlük mü? Yoksa bazı dosyalar, bazı kapıların zilini çalmayı hiç mi sevmiyor?

Çünkü adaletin en önemli özelliği, herkese aynı mesafede durmasıdır. Bir tarafa projektör tutup diğer tarafı karanlıkta bırakırsanız, insanlar hukuku değil, tercihi konuşmaya başlar.

Bir de sürekli "Millet kararını verdi." deniliyor ya...

Evet, verdi.

İşte tam da o yüzden insanlar soruyor: Madem millet karar verdi, yıllardır oy verdiğiniz yerlerin bir sabah aniden el değiştirmesini kabullenmek neden bu kadar zor?

Oysa sandıktan çıkan sonuç iktidarın istediği gibi olunca "milli irade" baş tacı ediliyor, ama tercih muhalefetten yana kullanıldığında aynı irade bir anda suç unsuru haline getiriliyor. Toplum da bu çelişkiyi her gün yeni bir operasyon haberiyle yaşamaya devam ediyor.

Durumun özeti gayet açık: İktidar, kaybettiği belediyeleri hukuki gerekçelerle değil, siyasi birer ceza alanı olarak görüyor. Halkın sandıkta yaptığı tercihi hazmedemeyen bir anlayış, seçimle alamadığını el koyma yöntemiyle dengelemeye çalışıyor. Her gün hangi belediyeye kayyum atanacak, hangi başkana soruşturma açılacak diye haber beklemekten toplumsal hayatın dengesi şaştı.

Demokrasi biraz da kaybetmeyi kabullenebilme işidir. Her seçimden sonra rövanş maçı oynanmaz. Vatandaş tercihini yapar, beş yıl sonra ister değiştirir ister devam eder. Bunun adı demokrasidir.

O yüzden naçizane bir önerim var.

Madem her gün yeni bir belediye haberiyle uyanacağız, belediye başkanları tek tek beklemesin. Topluca adliyeye gitsinler, isim listesi yapılsın, sıra numarası dağıtılsın. Ya da gönüllü gitsinler artık. Kim ne zaman çağrılacağını da önceden öğrensin. Hiç olmazsa millet de sabah haber bültenlerini merakla beklemekten kurtulur.

Ama şunu da unutmayalım.

Vatandaşın verdiği cevabın yeri adliye koridorları değil, sandıktır. Eğer bir gün millet yapılanları doğru bulmazsa, gereken cevabı zaten verir.

Aslında mesele çok açık. İnsan, yapabileceğine inandığı şeyi yapar. Önünde bir engel görmüyorsa da aynı yolda yürümeye devam eder. Ne zaman ki bunun artık eskisi kadar kolay olmadığını anlar, işte o zaman bazı şeyler değişmeye başlar. O zamana kadar ise galiba her sabah yine aynı haberle uyanacağız.

"Bugün sıra hangi belediyede?"

Arzu SEKİN

28 Temmuz 2026 Salı

Sahanın Kahramanları: Milli Voleybolcu Kızlarımıza

Türkiye milli voleybol takımı formasıyla voleybol topu tutan ve altın madalya takan genç bir kız çocuğu, antrenörü ve annesiyle birlikte İstanbul Boğazı kenarında "BEN DE VARIM!" pankartı açıyor. Güçlü kadınlar, emek veren aileler ve geleceğe umutla bakan kız çocuklarını gösteren rol model bir fotoğraf.


​Toplumun her alanında erkek egemen bakış açısının ve kalıplaşmış yargıların varlığını sürdürdüğü bir düzende, birey olarak var olabilmek ve kendi yolunu çizebilmek büyük bir azim gerektirir. Ne yazık ki toplumumuzda hâlâ kadınların birçok alanda kendilerini ispatlamak zorunda bırakıldığı bir düzen var. Hâlâ kadınların başarısı bazen şaşkınlıkla karşılanıyor, hâlâ bazı kapılar erkekler için daha kolay açılıyor. Ama bütün bunlara rağmen vazgeçmeyen, çalışan, üreten ve emeğiyle bulunduğu yeri hak eden kadınlar, sessizce büyük bir dönüşüm gerçekleştiriyor. Siyasette bile kotaya ihtiyaç duyulan bu yapının karşısında, kadınlar artık hayatın her alanında başarılarıyla bu ezberleri bozuyor. Özellikle spor sahnelerinde elde edilen başarılar, sadece birer madalya veya kupadan ibaret değil; arkasından gelen nesillere bırakılan en kıymetli özgüven mirasıdır. Bu dönüşümün en güçlü simgeleri ise sahnede adeta devleşen tüm milli voleybolcu kızlarımızdır.

Bir çocuğun özgüvenini büyüten şey sadece ailesi değildir; toplumun önüne çıkan iyi örnekler de onun karakterini şekillendirir. Sahadaki her bir sporcu, sıradan birer başarı hikayesinin ötesinde anlam taşıyor. Onlar, bu ülkenin farklı köşelerinden çıkan, hayatın zorluklarına rağmen kendi ayakları üzerinde durmayı başaran ve binlerce kız çocuğuna "ben de varım" cesaretini aşılayan birer rol model. Çalışkanlığıyla, disipliniyle, mütevazılığıyla ve insanlığıyla örnek olan her bir sporcumuz, farkında olmadan yeni neslin hayallerine dokunuyor.

Ne var ki, bugün bile kimi zaman bu büyük emeği ve başarıyı konuşmak yerine, kadın sporcuların kıyafetleri üzerinden tartışmalar yürütüldüğüne tanık oluyoruz. Bir sporcunun kıyafeti üzerinden ahlâk tartışması yürütmek yerine, yıllarca verdiği emeğe, gösterdiği disipline ve ülkesini temsil ederken ortaya koyduğu mücadeleye bakabilmeliyiz. Çünkü bir insanın değerini belirleyen giydiği kıyafet değil; karakteri, çalışkanlığı ve ortaya koyduğu başarıdır.

Tam da bu yüzden başarı hikâyelerini konuşurken yalnızca alınan madalyaları ya da kazanılan kupaları değil, verilen o büyük mücadeleyi de konuşmalıyız. Çünkü çocuklar sonuçtan çok yolu öğrenir; emek vermeyi, pes etmemeyi, dürüst kalmayı ve inanmaktan vazgeçmemeyi örnek alırlar. Ailelerinin büyük emeklerle, sevgiyle ve doğru değerlerle yetiştirdiği bu evlatlar, işte tam olarak bu yüzden sadece spor yapmıyor; bu ülkenin genç kızlarına hayal kurma ve o hayallerin peşinden gitme cesareti veriyor.

Ben inanıyorum ki bu ülkenin en büyük zenginliği, umudu büyüten insanlarıdır. Özellikle kız çocuklarına "Sen de başarabilirsin, sen de bu toplumun güçlü bir bireyisin" duygusunu hissettiren her kadın, geleceğe bırakılmış en değerli izlerden biridir. Bir ülkenin geleceği de işte kendi potansiyelinin farkında olan, birey olmanın sorumluluğunu taşıyan bu özgür bireylerle şekillenir. Sahada dökülen her damla ter, mücadelenin ve vazgeçmemenin en somut kanıtıdır.

Bu ülkenin fertleri olarak, sadece kazanılan maçlar için değil; toplumsal zihniyeti dönüştürdükleri, kız çocuklarımıza umut oldukları ve bu ülkenin başına gelen en güzel şeylerden biri oldukları için onlara minnettarız. İşte bu yüzden böyle insanlara duyulan teşekkür, sadece onlara değildir. Onları yetiştiren ailelere, emek veren öğretmenlere ve en önemlisi, onları örnek alarak kendi yolunu çizmeye hazırlanan bütün kız çocuklarınadır. Onların açtığı bu yolda inançla ve kararlılıkla yürüyen her kız çocuğu, yarının daha güçlü ve eşit bir toplumunun teminatıdır. Çünkü güçlü kadınlar yalnızca kendi hayatlarını değiştirmez; bir ülkenin geleceğini de baştan yazarlar.

Arzu SEKİN

 

 

13 Temmuz 2026 Pazartesi

Biz Neyi Konuşuyoruz?

 

İzlanda ile Türkiye'nin insani gelişme, eğitim, yaşam kalitesi, hukuk ve toplumsal öncelikler açısından sembolik karşılaştırmasını anlatan illüstrasyon.

Sosyal medyada günlerdir aynı tartışma dönüp duruyor. Güya İzlanda Başbakanı Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ne hayran kalmış. Kimi bundan gurur çıkarıyor, kimi "Ezandan mı etkilendi, mehterden mi?" diye tartışıyor. Benim aklıma ise bambaşka bir soru geliyor.

Gerçekten hayran mı kaldı?

Yoksa kendi ülkesiyle kıyaslayıp içinden bambaşka şeyler mi düşündü?

Çünkü bir ülkeye dışarıdan bakan insanlar sadece binaları görmez. O binaların içinde nasıl bir devlet işlediğine, insanların nasıl yaşadığına, çocukların nasıl eğitim aldığına, gençlerin geleceğe umutla bakıp bakamadığına da bakar.

Bir ülkenin gelişmişliğini anlamak için sadece gökdelenlerine, saraylarına ya da gösterişli törenlerine bakılmaz. Asıl ölçü; o ülkede yaşayan insanların nasıl bir hayat sürdüğüdür. Çocuklar nasıl bir eğitim alıyor, insanlar ne kadar güven içinde yaşıyor, emeklerinin karşılığını alabiliyor mu, yaşlandıklarında insanca yaşayabiliyorlar mı... Bir ülkeyi gerçekten güçlü yapan bunlardır.

Dünyanın birçok gelişmiş ülkesine baktığımızda bunu açıkça görüyoruz. Başarılarını gösterişli binalarla değil, güçlü eğitim sistemiyle, sosyal adalet anlayışıyla, bilimle ve hukukla inşa etmişler. Çünkü biliyorlar ki kalkınma, beton dökmekle değil, insana yatırım yapmakla olur.

Biz ise ne yazık ki çoğu zaman bambaşka tartışmaların içine sıkışıp kalıyoruz.

Bir ülke neden refah içinde yaşıyor, gençleri neden geleceğe umutla bakıyor, eğitim sistemi nasıl bu kadar başarılı olmuş, kadınlar neden karar mekanizmalarında daha fazla yer alıyor, bunları konuşmak yerine; bir yabancı liderin hangi binadan etkilendiğini, ezanı nasıl bulduğunu ya da mehteri beğenip beğenmediğini saatlerce tartışabiliyoruz.

Oysa bunların hiçbiri vatandaşın mutfağındaki yangını söndürmüyor.

Hiçbiri gençlerin işsizliğine çözüm olmuyor.

Hiçbiri çocukların daha nitelikli eğitim almasını sağlamıyor.

Hiçbiri emeklinin ay sonunu getirmesini kolaylaştırmıyor.

Asıl sormamız gereken soru çok daha basit aslında.

Biz neden dünyanın en yaşanabilir ülkeleri arasında değiliz?

Neden çocuklarımız iyi bir eğitim için başka ülkelere gitmeyi hayal ediyor?

Neden gençler geleceklerini burada kurmak yerine bavullarını toplamayı düşünüyor?

Neden liyakatı değil sadakati, üretimi değil gösterişi, bilimi değil hamaseti konuşuyoruz?

Bir ülkenin itibarı, yabancı devlet adamlarının sarayları övmesiyle yükselmez. O ülkenin itibarı; vatandaşının pasaportunun gördüğü saygıyla, hukuk sistemine duyulan güvenle, üniversitelerinin bilim üretmesiyle, çocuklarının mutluluğuyla ve insanların yaşam kalitesiyle ölçülür.

Bunun için de alkış değil, akıl gerekir.

Propaganda değil, planlama gerekir.

Gösteriş değil, üretim gerekir.

Belki de en büyük sorunumuz yoksulluk ya da ekonomik kriz değil.

En büyük sorunumuz, gerçek meseleleri konuşmayı bırakmış olmamız.

Çünkü bir toplum sürekli vitrini konuşmaya başladığında, içeride olan biteni görmez hale gelir.

İnsanlar geçim derdindeyken gündem başka yerlere çekilir. Eğitimde yaşanan sorunlar konuşulmaz, adalet tartışılmaz, bilim insanlarının uyarıları duyulmaz. Onların yerine semboller, görüntüler ve algılar konuşulur.

Oysa gelişmiş ülkeler algıyla değil, sonuçlarla övünür.

Çünkü vatandaşına hesap vermek zorundadır.

Bizim de artık başkalarının neyi beğendiğini değil, kendi çocuklarımızın nasıl bir ülkede yaşayacağını konuşmaya başlamamız gerekiyor.

Asıl mesele budur.

Gerisi sadece gürültüdür.

Arzu SEKİN 

Ahlakın Dini Olur mu?

Bence olmaz. En azından ahlak ı yalnızca dine bağlamak, insanın vicdan ını küçümsemektir. Çünkü insanın iyi olmak için mutlaka bir din...