Benim meselem dinle
değil. İnançla hiç değil. İnanç, insanın en mahrem kuytusu, en saf sığınağıdır;
oraya kimsenin sözü olamaz. Benim asıl derdim, inancın o bembeyaz örtüsünün
arkasına saklanan siyasetle.
Bu ülkede çok uzun
zamandır, insanın zihnini bulandıran tuhaf bir denklem kuruluyor. Bakıyorsunuz,
bir gün bir politikayı eleştiriyorsunuz, en rasyonel verilerle bir yanlışı
söylüyorsunuz; çat diye karşınıza o soru çıkıyor: “Dine karşı mısın?” Bir
yöneticiyi, yaptığı işteki adaletsizliği sorguluyorsunuz, hemen o bildik
savunma mekanizması devreye giriyor: “Sen onun imanını mı tartışıyorsun?”
Hayır. Ben kimsenin
imanını tartışmıyorum. Ben gücü tartışıyorum. Ben sokağı, sofrayı, adaleti ve
cüzdanı tartışıyorum.
Siyasal İslam dediğimiz o
karanlık dehliz tam da burada başlıyor işte. İnancı, o tertemiz bireysel
vicdanından söküp alıp, devletin soğuk ve ideolojik bir aparatına
dönüştürdüğünüz anda işin rengi değişiyor. Din artık topluma bir ahlak, bir
erdem üretmek için değil; sadece ve sadece otoriteye bir itaat üretmek için
kullanılmaya başlandığında... İşte tam orada, bütün gücümüzle durmak gerekiyor.
Çünkü bir gerçeği herkesin yüzüne haykırmak lazım: Din kutsaldır ama siyaset
değildir.
Siyaset dediğin şey
beşeridir. Denetlenir, eleştirilir, hata yapar, yeri gelir kirlenir. Ama hata
yapan bir siyasi yapı, kendi kusurlarını örten bir şala dönüşmek için üzerine o
“kutsal” zırhı giydiğinde, artık hesap veremez hale gelir. Yanlışı söylemek günah,
yolsuzluğu görmek ihanet gibi pazarlanır. Kutsallık, siyasetin
beceriksizliklerini örten bir kalkan olduğunda, o kalkanın altında ilk can
veren şey ise adalet olur.
Türkiye Cumhuriyeti
kurulurken laiklik ilkesi o anayasaya boşuna yazılmadı. Mustafa Kemal Atatürk
bunu bazıların iddia ettiği gibi dine düşmanlık olsun diye yapmadı; tam
tersine, dini siyasetin o değişken ve kirli elinden korumak için yaptı.
“Devletin dini olmaz” derken kastı buydu. Çünkü biliyordu ki, devletin bir dini
olursa, bu sefer vatandaşın dindarlığı devlet eliyle sorgulanmaya başlanır.
Kimin "daha makbul" Müslüman olduğuna birileri karar vermeye kalkar.
Devletin dini olduğunda, makamlar liyakatle değil, "kim daha çok bizden
görünüyor" kriteriyle dağıtılır. Ve o noktada liyakat yerini sadakate
bırakır.
Bugün yaşadığımız o ağır
gerilim de tam bu noktada düğümleniyor. Siyasal İslam’ı savunanlar ısrarla
“Toplum Müslümansa, devlet de İslami olmalı” deniyor. Ama kimse şu kritik soruyu sormuyor: Hangi
İslam? Yorumlar farklıysa ne olacak? Mezhepler, meşrepler, hatta o inancın
dışında kalanlar? Birinin kendi dini yorumunu devletin zorba gücüyle diğerine
dayatması, artık ahlak falan değildir; bunun adı düpedüz tahakkümdür. Din,
özgür iradeyle seçildiğinde değerlidir; devlet zoruyla veya mahalle baskısıyla
yaşatıldığında ise o artık sadece bir maskedir.
Zulüm büyük bir kelime,
biliyorum. Ama zulüm her zaman tankla, tüfekle, gürültüyle gelmez. Bazen en
sinsi haliyle, eleştireni “kafir” diyerek yaftalayıp susturarak gelir. Bazen
hukuku, iktidarın bir oyuncağı haline getirerek gelir. Liyakati bir kenara itip,
sadece sadakati ödüllendirerek sızar hayatımıza. Bazen de en acısı; yoksulluğu
“kader” diye halka anlatıp, kendi israfını “itibar ve tevekkül” örtüsüyle
kapatarak gelir.
En acısı da şu: Dinin
siyasete bu kadar hoyratça alet edilmesi, en çok dine zarar verir. Çünkü
siyaset doğası gereği kirlenir. Ve kirlenen o siyasetle birlikte, ona bulaşan inanç
da halkın gözünde tartışılır, yıpranır hale gelir. Genç kuşakların inançtan
uzaklaşmasının sebebi gökyüzündeki Tanrı’yla olan meseleleri değil, yeryüzündeki
temsilcilerin adaletsizliğidir. Yarın bir gün iktidar değiştiğinde, geride
sadece giden yöneticiler kalmaz; yara almış, hırpalanmış bir inanç iklimi
kalır. Oysa inanç, devletin soğuk odalarının değil; insanın o sıcak vicdanının
alanıdır.
Benim bütün itirazım,
bütün bu yazdıklarımın özü şudur: Eğer bir siyasal yapı kendini “kutsal” bir
zemine sabitlerse, ona karşı çıkmak artık ahlaki bir sorumluluk olmaktan
çıkarılıp bir “günah” gibi gösterilir. Bu algı, bir toplumdaki en değerli şeyi,
özgür düşünceyi öldürür. Ve özgür düşüncenin nefes alamadığı bir yerde
adaletten söz edilemez. Adalet yoksa, orada hangi isim, hangi kutsal kelime
kullanılırsa kullanılsın, o yapının içinde büyük bir sorun vardır.
Siyasal İslam’ı
eleştirmek, İslam’ı eleştirmek değildir. Tam aksine; inancı, siyasi çıkarların,
koltuk kavgalarının ve propaganda makinelerinin elinden kurtarma çabasıdır.
Çünkü gerçek bir inanç korkuyla, baskıyla veya devlet gücüyle değil; ancak
vicdanla ve kalple yaşanır. Belki de dine yapılabilecek en büyük saygı, onu
iktidarın bir malzemesi haline getirmemektir.
Gerisi zaten sadece
siyasettir.
Ve siyaset, asla ama asla
kutsal değildir.
Devletin dini olmaz,
insanların dini olur. İşte bu yüzden dinle devlet arasına mesafe koymak bir tercih değil, bir zorunluluktur.
Sevgiyle Kalın.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder