9 Eylül 2026 Çarşamba

Ahlakın Dini Olur mu?



Bir yanda toprağa ve hayata merhametle dokunan eller, diğer yanda ibadet ve vicdan dengesini simgeleyen ahlak ve insanlık kavramı."

Bence olmaz.

En azından ahlakı yalnızca dine bağlamak, insanın vicdanını küçümsemektir.

Çünkü insanın iyi olmak için mutlaka bir dine inanması gerektiğini söylersek, karşımıza hemen şu soru çıkar:

Peki ya inanmayan ama dürüst olan insan?

Hırsızlık yapmayan, yalan söylemeyen, emeğe saygı duyan, verdiği sözün arkasında duran, vergisini ödeyen, yaşlısına sahip çıkan, çocuğuna iyi bir gelecek bırakmak için çalışan, başkasının hakkına göz dikmeyen insan…

Sırf inancı bizimle aynı değil diye onun ahlakını nasıl yok sayacağız?

Ya da tam tersine, bütün ibadetlerini yerine getiren bir insanın yaptığı her yanlışı sadece “ama o dindar” diyerek görmezden mi geleceğiz?

İşte benim itirazım tam da burada başlıyor.

Ahlak, insanın Allah’a karşı ne kadar ibadet ettiğinden önce, insana nasıl davrandığıyla ilgilidir.

Çünkü camide ön safta durup dışarı çıktığında garibanın hakkını yiyorsa, orada bir sorun vardır.

Diline sürekli Allah’ı doluyor ama işçisinin hakkını vermiyorsa, orada bir sorun vardır.

Kul hakkından bahsediyor ama kendi çıkarı söz konusu olduğunda haksızlığı savunuyorsa, orada bir sorun vardır.

Kendi lideri yanlış yaptığında susuyor, aynı yanlışı başkası yaptığında kıyameti koparıyorsa, orada yalnızca bir çelişki değil, ahlaki bir çöküş vardır.

Ben ahlakı biraz da burada arıyorum.

İnsanın gücü eline geçtiğinde güçsüzün karşısında nasıl davrandığında…

Haksızlığı kendi tarafı yaptığında da haksızlık diyebilmesinde…

Kendisine hiçbir faydası olmayacak birine yardım edip etmemesinde…

Ve en önemlisi, kendi inandığı insanı bile gerektiğinde sorgulayabilmesinde.

Mesela Japonya'yı düşündüğümde aklıma hep şu soru geliyor: Bir toplumun düzenli olması, başkasının hakkına saygı göstermesi, yaptığı işin sorumluluğunu taşıması için mutlaka aynı dine inanması mı gerekiyor?

Japon toplumunun da kendine özgü inançları, gelenekleri ve manevi dünyası var elbette. Ama Japonya'daki toplumsal düzeni, sorumluluk duygusunu ve başkasının hakkına saygıyı yalnızca dindarlıkla açıklamak da mümkün değil.

Benim anlatmak istediğim de tam olarak bu.

Demek ki insanın davranışlarını belirleyen tek şey inancı değil. Bazen aldığı eğitim, bazen içinde büyüdüğü kültür, bazen vicdanı, bazen de yalnızca “Bunu yaparsam bir başkasına zarar veririm” diyebilmesi.

Yani insanın iyi davranması için başında sürekli bir dini emir beklemesi gerekmiyor.

Üstelik dünyanın çeşitli toplumlarına baktığımızda bunu daha açık görebiliriz.

Dini hayatın merkezinde olan toplumlarda da yolsuzluk olabilir.

Dinin kamusal hayatta daha geri planda olduğu toplumlarda da dürüstlük, dayanışma ve adalet duygusu güçlü olabilir.

Çünkü ahlakın kaynağını yalnızca kutsal metinlerde aramak bana eksik geliyor. İnsanın vicdanı var, empati duygusu var, aldığı eğitim var, içinde yetiştiği kültür var. Hukuk var, toplumsal sorumluluk var. Ve bütün bunların ötesinde, insanın kendi kendine koyduğu sınırlar var.

Beni asıl rahatsız eden şey ise bazı toplumlarda dinin ahlakın yerine geçirilmesi.

Sanki namazını kıldıysan iyi insansın.

Oruç tuttuysan dürüstsün.

Dini söylemleri biliyorsan adilsin.

Bir insanın ibadetlerini yerine getirmesi elbette kendi inancıdır ve buna saygı duyarım. Ama ibadet ile ahlakı aynı şey sanmak başka bir meseledir.

Ben bir insanın kaç vakit namaz kıldığını, kaç gün oruç tuttuğunu bilmem. Bilmek de istemem.

Ama otobüste yaşlı bir kadın ayakta dururken başını çevirip çevirmediğini görürüm. İşçisinin maaşını zamanında verip vermediğine bakarım. Gücü eline geçtiğinde kendinden zayıf olana nasıl davrandığını görürüm. Haksızlığa uğradığında değil, başkasına haksızlık yapabilecek güçte olduğunda kim olduğunu merak ederim.

Çünkü insan hem ibadet edip hem yalan söyleyebilir.

Hem dua edip hem haksızlık yapabilir.

Hem dini savunup hem kul hakkı yiyebilir.

Hem cennetten bahsedip hem dünyada başkasının hayatını cehenneme çevirebilir.

O zaman insanın kendisine şu soruyu sorması gerekir:

Ben gerçekten iyi bir insan mıyım, yoksa sadece iyi bir insan olduğuma mı inanıyorum?

Bence aradaki fark çok büyük.

Bir de şu var:

Sorgulamayan insanın ahlakı da tehlikelidir.

Çünkü sorgulamıyorsanız, size “iyi” denileni iyi, “kötü” denileni kötü kabul edersiniz.

Lideriniz yanlış yaptığında “vardır bir bildiği” dersiniz.

Kendi grubunuz haksızlık yaptığında susarsınız.

Ama karşı taraf aynı şeyi yaptığında ahlak bekçisi kesilirsiniz.

Böyle bir yerde artık din de ahlak da düşünce de zarar görmeye başlar.

Hele bir de liderleri sorgulamak “dinsizlik”, eleştirmek “ihanet”, itiraz etmek “fitne” olarak görülüyorsa…

Orada artık inançtan çok itaat kültürü vardır.

Ve sorgulanmayan her güç, zamanla kendisini haklı görmeye başlar.

Bence gerçek inançtan korkmamak gerekir.

Gerçek inanç sorudan korkmaz.

Gerçek ahlak eleştiriden korkmaz.

Gerçek adalet, “Bunu benim tarafım yaptıysa da yanlıştır” diyebilmektir.

Çünkü ahlak, yalnızca bizimkiler için geçerli bir kurallar bütünü değildir.

Ahlak, başkasının hakkını kendi hakkımız kadar önemseyebilmektir.

Ve belki de en zor olanı şudur:

Kendi yanlışımızı da başkasının yanlışı kadar açıkça görebilmek.

Ben insanları diniyle değil, önce insanlığıyla değerlendirmek istiyorum.

Çünkü bana göre iyi insan olmak için illa bir dine mensup olmak gerekmiyor.

Ama hangi dine inanırsan inan, hangi mezhepten olursan ol, hatta hiçbir şeye inanmasan bile…

Çalmıyorsan, kandırmıyorsan, haksızlık etmiyorsan, emeğe saygı duyuyorsan, güçsüzü ezmiyorsan, adaletsizliği savunmuyorsan, başkasının acısına kayıtsız kalmıyorsan ve gerektiğinde kendi tarafını bile sorgulayabiliyorsan…

Bence orada ahlak vardır.

Çünkü insanı iyi yapan şey yalnızca neyi söylediği değil, kimse görmezken ne yaptığıdır.

Ve belki de hepimizin kendimize sorması gereken asıl soru şudur:

Cennete gidecek kadar dindar mıyım?

Değil…

Bu dünyada, başka insanların hayatına değecek kadar iyi bir insan mıyım?

Bence mesele tam olarak burada başlıyor.

Arzu SEKİN

 

26 Ağustos 2026 Çarşamba

Mesele Çocuk İstememek mi, Gelecekten Korkmak mı?

 

Pencere kenarında oturan kaygılı genç anne baba ve kucağında bebek imgesi

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş hanım bir açıklama yapmış. Türkiye’de hanelerin yüzde 57’sinde 18 yaş altında hiç çocuk bulunmadığını söylüyor ve “Bunu değiştirmemiz lazım” diyor.

Geniş aileleri, kalabalık sofraları, kardeşlerle, teyzelerle, amcalarla büyüdüğümüz o eski günleri hatırlatıyor; ailenin en güvenli limanımız, en değerli sığınağımız olduğundan söz ediyor.

Ve sonra şu cümleyi söylüyor:

“Bir çocuğun eksikliği sadece bir odanın sessizliği değildir.”

Doğru.

Ama nasıl değiştireceğiz?

Çocuk yapın demek kolay…

Ama insanlara önce şu soruyu sormamız gerekmiyor mu?

Neden çocuk yapılmıyor?

Neden bu oranlar düştü?

Ama nedense bunu sormak, sebeplerine bakmak pek kimsenin işine gelmiyor.

Oysa tablo ortada.

Asgari ücret ortada, kiralar ortada.

İnsanlar ay sonunu getirebilmek, sadece başlarını sokacakları evin kirasını ödeyebilmek için kırk takla atıyor.

Sadece daha çok çocuk sahibi olmaları gerektiğini söyleyerek bu sorunu çözebilir miyiz?

Bence önce neden böyle olduğunu anlamaya çalışmak gerekiyor.

Siz de gayet iyi biliyorsunuz ki bu işin bir de maalesef utanıla utanıla saklanan, ama her mutfakta, her sokakta, her evde bizzat yaşanan o sert gerçeği var.

Ekonominin halini görmezden gelerek sadece “Çocuk yapın” çağrısı yapmak, havaya söylenmiş bir sözden öteye geçmiyor.

Çünkü bugün Türkiye’de gençlerin hayatı, bizim çocukluğumuzdaki hayatla aynı değil.

Bizim kuşak gerçekten de kalabalık ailelerde büyüdü. Kardeşlerimiz vardı. Teyzelerimiz, dayılarımız, amcalarımız, halalarımız vardı. Aynı sofraya daha çok insan otururdu. Çocuklar birbirleriyle büyürdü.

Ama o günlerin ekonomik şartlarıyla bugünün şartları aynı değil.

Bugün bir genç daha evlenmeden hayatın hesabını yapmak zorunda.

Ev kirası ne kadar?

Faturalar ne kadar?

Mutfağa ne kadar para gidecek?

Ulaşım ne kadar?

Bir hastalık çıksa ne olacak?

Çocuk olursa kreş nasıl ödenecek?

Çocuk büyüyünce okul masrafları nasıl karşılanacak?

Bunlar romantik sorular değil. Bunlar hayatın kendisi.

Asgari ücretin yaklaşık 28 bin lira olduğu, kiraların birçok yerde bunun çok üzerine çıktığı bir ülkede insanlar önce kendi hayatlarını ayakta tutmaya çalışıyor.

Bir insan kendi kirasını ödemekte zorlanıyorsa, evlenmeyi nasıl düşünsün?

Evlense, iki kişinin geliri ancak kendi hayatlarını çevirmeye yetiyorsa çocuk sahibi olmayı nasıl göze alsın?

Çocuk dünyaya getirmek sadece doğurmak değil ki…

Onu beslemek var.

Giydirmek var.

Hastalandığında doktora götürmek var.

Eğitmek var.

Bir geleceğe hazırlamak var.

En önemlisi de ona güvenli bir hayat kurabilmek var.

Bugün gençlerin önemli bir kısmı bunları düşünüyor. Çünkü artık ebeveynlik sorumluluğu şekil değiştirdi; insanlar nicelikten ziyade çocuğa sunabilecekleri yaşam niteliğine odaklanıyor ve “Bir şekilde büyür” anlayışı geride kalıyor. Çocuğunun nasıl bir hayat yaşayacağını, nasıl bir eğitim alacağını düşünüyor. Belki de mesele çocuk istememeleri değil. Belki mesele, çocuk sahibi olduklarında ona hak ettiği hayatı verememekten korkmaları.

Bunu anlamak çok önemli.

Çünkü insanlara “Çocuk yapın, aileyi büyütün” demeden önce, o ailenin ayakta durabileceği şartları oluşturmak gerekiyor.

Bir aileyi güçlü yapan sadece evin içinde kaç kişinin yaşadığı değildir.

O evde huzur var mı?

İnsanların birbirine ayıracak zamanı var mı?

Anne ve baba sürekli geçim derdiyle boğuşuyor mu?

Çocukların geleceği konusunda kaygı duyuyorlar mı?

Bir anne, çocuğunu kreşe gönderebilmek için maaşının büyük bölümünü vermek zorunda kalıyor mu?

Bir baba, çocuğunun eğitim masraflarını düşündüğünde geceleri uyuyamıyor mu?

Bunları konuşmadan “Neden çocuk yapmıyorsunuz?” diye sormak biraz kolaycılık olmuyor mu?

Üstelik aile sadece çocuk sayısından ibaret değil.

Aile dediğimiz şey güven demek.

Dayanışma demek.

Birbirine sahip çıkmak demek.

Ama bunun için önce insanların hayatlarının biraz olsun güvence altında olması gerekiyor.

Bir insan yarınına güvenemiyorsa, ondan yarının çocuklarını düşünmesini istemek ne kadar gerçekçi?

Belki de bugün yapılması gereken, insanlara çocuk sahibi olmalarını öğütlemekten önce, çocuk sahibi olabilecekleri bir ülke kurmak.

Genç bir insan evlendiğinde “Acaba kirayı nasıl ödeyeceğiz?” diye düşünmemeli.

“Çocuğumuz olursa ona nasıl bakacağız?” korkusuyla yaşanmamalı.

Çocuk sahibi olmak bir ekonomik risk hesabına dönüşmemeli.

Bir çocuk dünyaya geldiğinde ailesi “Acaba bunun geleceğini nasıl kuracağız?” diye kara kara düşünmemeli.

O yüzden evet…

Aile önemli.

Çocuk önemli.

Kardeşlik önemli.

Büyük ailelerin sıcaklığı da güzel bir hatıra.

Ama geçmişin güzel taraflarını bugünün insanından istemek yetmez.

Bugünün insanına, o güzel hayatı kurabileceği şartları da vermek gerekir.

İşte bu yüzden, sadece iyi niyetli temennilerle, nostaljik bir aile tablosu çizmekle bu devirde taşlar yerine oturmuyor.

Önce hayatın gerçekleriyle yüzleşmek, insanların insanca yaşayabileceği bir seviyeye getirmek.

Çocuk sesine hasret kalan evler var, evet.

Ama o evlerin önce rızka, sonra güvene, en çok da geleceğe dair umuda ihtiyacı var.

Çünkü insanın geleceğe dair umudu yoksa, o geleceğe bir çocuk getirmeye de kolay kolay cesaret edemiyor.

Mesele insanların çocuk yapmak istememesi olmayabilir.

Belki de mesele, çocuklarını yoksulluğun, güvencesizliğin ve geleceksizliğin içine bırakmaktan korkmalarıdır.

Öyleyse önce bunu konuşalım.

İnsanlara “Neden çocuk yapmıyorsunuz?” diye sormadan önce,

“Size nasıl bir hayat yaşatıyoruz ki çocuk sahibi olmaya cesaret edemiyorsunuz?” diye soralım.

Belki asıl cevap oradadır.

Arzu SEKİN


16 Ağustos 2026 Pazar

Uzaktan Sevmek Kolaydır, Bedelini Başkası Ödüyorsa...

 

Bir tarafında modern Almanya şehir manzarası ve düzenli bir yaşam, diğer tarafında İstanbul Boğazı ile Türkiye'deki günlük yaşam mücadelesini ve kalabalığı izleyen arkası dönük bir kadının kavramsal görseli.


Sosyal medyada bir paylaşımın altına ben de bir yorum yazmıştım. Ardından bana gelen cevap, beni gerçekten düşündürdü. Öyle öfkeden çok, insanın içini acıtan türden bir cevaptı. Çünkü içinde hem bencillik vardı hem büyük bir çelişki hem de sorgulanmadan benimsenmiş bir anlayış...

Şöyle yazmıştı:

"Biz yönetimden çok memnunuz. Hatta çocuklarımız bile Türkiye'nin başkanını Almanya'nın başkanı sanıyor." Bunun bir başarı hikâyesi gibi anlatılması da bana ilginç geldi. Çocukların başka bir ülkenin siyasetçisini tanıyor olması elbette mümkündür. Ama bundan siyasi bir üstünlük çıkarmak neyi kanıtlar? Hiçbir şeyi.

Bu cümleyi okuyunca bir an durdum.

Şaşırsam mı, gülsem mi, ağlasam mı bilemedim.

Ama beni asıl düşündüren bu değildi.

Beni düşündüren, bu sözleri söyleyen kişinin Almanya'da yaşıyor olmasıydı.

Çünkü bazı cümleleri okurken insan ister istemez durup düşünüyor. Özellikle de Türkiye'de yaşamayan birinin, burada yaşayan milyonlarca insana nasıl yaşaması gerektiğini anlatmaya çalıştığını görünce...

Almanya'da yaşayıp Almanya'nın sunduğu hukuk, özgürlük ve sosyal devlet imkânlarından sonuna kadar faydalanırken, Türkiye'de yaşayan insanların kaderini belirleyecek şekilde oy kullanmanız bana göre büyük bir çelişkidir.

İnsan ister istemez şu soruyu soruyor:

Almanya'da yaşıyorsunuz. Hukukun işlediği, sosyal devlet anlayışının güçlü olduğu, insanların emeğinin daha fazla karşılık bulduğu bir ülkede hayatınızı kurmuşsunuz. Çocuklarınız orada okuyor, geleceğinizi orada planlıyorsunuz. Buna kimsenin bir itirazı yok. Her insan daha iyi bir yaşam ister.

Ama aynı kişi dönüp Türkiye'de yaşayan insanlara, "Her şey çok güzel." dediğinde, işte o zaman bir durup düşünmek gerekiyor.

Eğer Türkiye gerçekten anlatıldığı kadar iyi yönetiliyorsa, neden hâlâ Almanya'dasınız? Neden dönüp burada yaşamıyorsunuz?

Neden kazancınızı euro olarak elde edip harcamalarınızı zaman zaman TL üzerinden yapmayı tercih ediyorsunuz? Bunun cevabını aslında herkes biliyor. Çünkü euro güçlü, çünkü alım gücü yüksek, çünkü yaşam standartları daha iyi. Bunu tercih etmek elbette suç değil. Fakat bu gerçeği görmezden gelip Türkiye'de yaşayan insanlara ders vermeye kalkmak büyük bir çelişki.

Burada yaşayan milyonlarca insan her sabah aynı gerçekle uyanıyor. Markete gidiyor, etiketlere bakıyor. Kirasını düşünüyor. Elektrik, su, doğal gaz faturalarını hesaplıyor. Emekli maaşıyla ay sonunu getirmeye çalışıyor. Gençler gelecek kaygısıyla yaşıyor, aileler çocuklarının eğitim masraflarını nasıl karşılayacağını düşünüyor.

Bu hayatı yaşamadan, uzaktan "Her şey yolunda." demek gerçekten kolay.

Bir başka dikkat çekici nokta ise şu: Yurt dışında yaşarken kendi haklarınız söz konusu olduğunda sosyal devletin sunduğu tüm imkânlardan faydalanıyorsunuz. Güçlü hukuku, sosyal yardımları, çalışan haklarını benimsiyorsunuz. Ama Türkiye söz konusu olduğunda bambaşka bir anlayışı savunuyorsunuz.

İşte bu noktada insan ister istemez şu soruyu soruyor: Bu gerçekten bir ilke meselesi mi, yoksa sadece kendine dokunmayan sorunları görmezden gelmek mi?

Çünkü sonuçlarına katlanmayacağınız bir düzeni, burada yaşayan milyonlara reva görmek bana göre adalet değil, düpedüz bencilliktir.

Bir de bazı insanlar, destekledikleri siyasetçileri öyle bir noktaya taşıyor ki artık eleştirmek bile suç sayılıyor. Oysa demokrasi, sorgulayabilme rejimidir. Hiçbir siyasetçi hata yapmaz değildir. Hiçbir lider kutsal değildir. Bir kişiyi sürekli haklı görmek, her eleştiriyi düşmanlık saymak sağlıklı bir bakış açısı değildir. Bazen dışarıdan bakınca insana gerçekten, "Acaba eleştirme yeteneğini mi kaybetti?" diye düşündürüyor.

Gerçek başarı; insanların refah içinde yaşadığı, gençlerin gelecek hayali kurabildiği, emeklinin geçinebildiği, adaletin herkese eşit uygulandığı bir ülke inşa edebilmektir.

Ben kimsenin siyasi tercihine karışmıyorum. Herkes istediği partiye oy verebilir. Ama bir ricam var: Türkiye'de yaşamıyorsanız, burada yaşayan insanların yaşadığı zorlukları küçümsemeyin. Çünkü siz bu yükü uzaktan izliyorsunuz; biz ise her gün omuzluyoruz. İşte aramızdaki en büyük fark da bu.

Uzaktan ahkâm kesmek kolaydır. Zor olan, her gün bu hayatın içinde mücadele etmektir.

Belki de artık birbirimize sloganlarla değil, vicdanla yaklaşmanın zamanı gelmiştir. Çünkü bugünün Türkiye'sini en iyi bilenler, onu televizyon ekranlarından izleyenler değil; markette, pazarda, otobüs durağında, iş yerinde ve ay sonunu hesaplayan mutfak masasında yaşayan insanlardır.

Ve inanıyorum ki bir toplum ancak birbirini gerçekten dinlemeye başladığında güçlenir. Bunun ilk şartı da başkasının yaşadığı hayatı küçümsemek yerine anlamaya çalışmaktır. Çünkü uzaktan sevmek kolaydır; zor olan, sevdiğini söylediğin ülkenin insanlarıyla aynı hayatı paylaşabilmektir. Bedelini başkası ödüyorsa, söylenen her güzel söz biraz eksik kalır.

Arzu SEKİN

 

1 Ağustos 2026 Cumartesi

Herkes Gibi Olmayı Bir Türlü Başaramadım

 

azar Arzu Sekin'in portre fotoğrafı eşliğinde, kendin olmak, karakter, vicdan ve insanın kendisi olarak kalma mücadelesini anlatan deneme yazısı.


Hayatta en çok neyi beceremedin diye sorsalar, sanırım cevabım hazır olurdu: Herkes gibi olmayı.

Bazı insanlar vardır; olanı olduğu gibi kabul eder. İçine sinmese de ses çıkarmaz. Kırılır ama belli etmez. Haksızlığa uğrar, "Boş ver." der geçer. Kavga etmek yerine susmayı, sorgulamak yerine kabullenmeyi seçer. Belki de bu yüzden daha az yorulurlar.

Ben öyle olamadım.

Çocukluğumdan beri içime sinmeyen bir şeyi görmezden gelemedim. Bir olay yaşandığında sadece görünen kısmına bakamadım. Hep "Neden?" diye düşündüm. Bir insanın söylediği kadar söylemediğine de kulak verdim. Bazen bir cümlenin peşinden günlerce yürüdüm. Çünkü bana göre insanı anlatan sadece sözleri değil, davranışlarıydı.

Bu yüzden çoğu zaman "fazla düşünen", "fazla hisseden" ya da "her şeyi kafasına takan" biri oldum.

Evet, kendimi de yordum.

Ama kendimi kandırmadım.

Çevreme bakıyorum. Bazı insanlar gerçekten rahat yaşıyor. Çok sorgulamıyorlar. Çok dert etmiyorlar. Belki de doğrusunu onlar yapıyordur, bilmiyorum.

Ama insan, kendini sustura sustura gerçekten huzur bulabilir mi?

Ben buna hiç inanmadım.

Elbette her savaşın içine atlamak doğru değildir. İnsan bazen huzur olsun diye susar. Her söze cevap vermek de doğru değildir.

Ama sırf birileri rahatsız olmasın diye kendi doğrularını içine gömmek... İşte onu yapamadım.

Bunun bedeli oldu mu?

Oldu.

Bazen yalnız kalarak ödedim.

Yanlış anlaşıldığım zamanlar da oldu, fazla duygusal bulunduğum da... Bazen "Biraz alttan alsan ne olurdu?" diyenleri de çok duydum. Belki gerçekten daha kolay bir hayatım olurdu. Daha az kırılır, daha az üzülürdüm.

Olmadı işte.

Çünkü bunun bir bedeli vardı. Aynaya baktığımda gördüğüm kişi artık ben olmayacaktım. İdare etmeye çalıştığım her şey, dönüp dolaşıp benden bir şey eksiltirdi.

İşte bunu göze alamadım.

Zamanla şunu fark ettim: İnsan kendinden küçük tavizler vererek değişmiyor. Her "Boş ver." dediğinde, her içine attığında, her istemediği hâlde gülümsediğinde biraz daha kendisinden eksiliyor.

Dışarıdan bakınca kimse bunu görmüyor.

Çünkü insanlar sonucu görüyor, yaşananları değil.

Sessiz kaldığında "Olgun." diyorlar.

Konuştuğunda "Sorun çıkarıyor." diyorlar.

Sınır koyduğunda "Zor biri." oluyorsun.

Fedakârlık yaptığında ise bunu çoğu zaman görev sanıyorlar.

İnsan hangi yolu seçerse seçsin, birilerinin beklentisini karşılayamıyor zaten.

O zaman neden kendinden vazgeçsin?

Yaş aldıkça şunu daha iyi anladım. Güçlü olmak, hiç kırılmamak değil. Güçlü olmak; kırıldığını inkâr etmeden yoluna devam edebilmekmiş.

Doğru bildiğini savunurken kimseyi ezmemekmiş.

Vicdanını kaybetmeden, karakterini koruyabilmekmiş.

Keşke her şeye göz yumsaydım da demiyorum.

Belki daha sakin bir hayatım olmadı. Belki herkese kendimi anlatamadım. Belki yanlış anlaşıldığım zamanlar çok oldu.

Ama hiçbirinde kendimi başkasının istediği kalıba sokmaya çalışmadım.

Bence insanın en büyük başarısı da bu.

Herkes tarafından sevilmek değil; kendi hayatını, kendi değerlerinden vazgeçmeden yaşayabilmek. Çünkü kimse senin hayatını senin yerine yaşamıyor. Günün sonunda yine kendinle baş başa kalıyorsun. İnsana kalan da aynaya baktığında gördüğü kişiden utanmamak oluyor.

Ben kusursuz biri olmadım.

Hatalarım da oldu, pişmanlıklarım da... Keşke dediğim şeyler de var.

Ama iyi ki sırf kabul görmek için başka biri olmaya çalışmamışım.

Bugün bunun huzuru, bana bütün kolaylıklardan daha değerli geliyor.

Çünkü insanın kaybetmemesi gereken ilk kişi, kendisi.

Geri kalan her şey zamanla yerine oturuyor.

Belki geç oluyor...

Ama oluyor.

 

Arzu SEKİN


30 Temmuz 2026 Perşembe

Madem Öyle...

andık, adalet ve demokrasi kavramlarını simgeleyen; yerel yönetimler, seçmen iradesi ve hukukun tarafsızlığı üzerine yazılmış bir köşe yazısını temsil eden sembolik görsel.

Vallahi biz de işi çözdük galiba.

Seçim oluyor, millet sandığa gidiyor. İktidar kazanırsa adı "milli irade" oluyor. Muhalefet kazanırsa ortalık bir anda karışıyor. Bu kez sandığın değil, savcıların mesaisi başlıyor.

İnsan ister istemez düşünmeden edemiyor.

Acaba belediye başkanı seçilir seçilmez bir valiz hazırlasa mı? Makam odasına bir de diş fırçası koysa... Ne olur ne olmaz. Sabah belediyeye mi gidecek, adliyeye mi, belli değil.

Şaka gibi ama toplumun geldiği ruh hâli bu maalesef.

Her sabah haberleri açıyoruz. "Bugün sıra hangi belediyede?" diye merak ediyoruz. Hava durumu kadar rutin oldu neredeyse.

Elbette kim suç işlemişse hesabını versin. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ama insanın aklına da bir soru takılıyor: Bu memlekette suç işleme imtiyazı sadece muhalefette mi var? İktidar tarafında hiç mi hata yapan çıkmıyor? Günlerce anlatılan yolsuzluk iddiaları, rüşvet söylentileri ve gizli tanık beyanları nedense hep aynı siyasi görüşteki belediyeleri işaret ediyor. Bu ülkede bütün yanlışlar sadece bir tarafta mı yaşanıyor? Diğer tarafta her şey dört dörtlük mü? Yoksa bazı dosyalar, bazı kapıların zilini çalmayı hiç mi sevmiyor?

Çünkü adaletin en önemli özelliği, herkese aynı mesafede durmasıdır. Bir tarafa projektör tutup diğer tarafı karanlıkta bırakırsanız, insanlar hukuku değil, tercihi konuşmaya başlar.

Bir de sürekli "Millet kararını verdi." deniliyor ya...

Evet, verdi.

İşte tam da o yüzden insanlar soruyor: Madem millet karar verdi, yıllardır oy verdiğiniz yerlerin bir sabah aniden el değiştirmesini kabullenmek neden bu kadar zor?

Oysa sandıktan çıkan sonuç iktidarın istediği gibi olunca "milli irade" baş tacı ediliyor, ama tercih muhalefetten yana kullanıldığında aynı irade bir anda suç unsuru haline getiriliyor. Toplum da bu çelişkiyi her gün yeni bir operasyon haberiyle yaşamaya devam ediyor.

Durumun özeti gayet açık: İktidar, kaybettiği belediyeleri hukuki gerekçelerle değil, siyasi birer ceza alanı olarak görüyor. Halkın sandıkta yaptığı tercihi hazmedemeyen bir anlayış, seçimle alamadığını el koyma yöntemiyle dengelemeye çalışıyor. Her gün hangi belediyeye kayyum atanacak, hangi başkana soruşturma açılacak diye haber beklemekten toplumsal hayatın dengesi şaştı.

Demokrasi biraz da kaybetmeyi kabullenebilme işidir. Her seçimden sonra rövanş maçı oynanmaz. Vatandaş tercihini yapar, beş yıl sonra ister değiştirir ister devam eder. Bunun adı demokrasidir.

O yüzden naçizane bir önerim var.

Madem her gün yeni bir belediye haberiyle uyanacağız, belediye başkanları tek tek beklemesin. Topluca adliyeye gitsinler, isim listesi yapılsın, sıra numarası dağıtılsın. Ya da gönüllü gitsinler artık. Kim ne zaman çağrılacağını da önceden öğrensin. Hiç olmazsa millet de sabah haber bültenlerini merakla beklemekten kurtulur.

Ama şunu da unutmayalım.

Vatandaşın verdiği cevabın yeri adliye koridorları değil, sandıktır. Eğer bir gün millet yapılanları doğru bulmazsa, gereken cevabı zaten verir.

Aslında mesele çok açık. İnsan, yapabileceğine inandığı şeyi yapar. Önünde bir engel görmüyorsa da aynı yolda yürümeye devam eder. Ne zaman ki bunun artık eskisi kadar kolay olmadığını anlar, işte o zaman bazı şeyler değişmeye başlar. O zamana kadar ise galiba her sabah yine aynı haberle uyanacağız.

"Bugün sıra hangi belediyede?"

Arzu SEKİN

28 Temmuz 2026 Salı

Sahanın Kahramanları: Milli Voleybolcu Kızlarımıza

Türkiye milli voleybol takımı formasıyla voleybol topu tutan ve altın madalya takan genç bir kız çocuğu, antrenörü ve annesiyle birlikte İstanbul Boğazı kenarında "BEN DE VARIM!" pankartı açıyor. Güçlü kadınlar, emek veren aileler ve geleceğe umutla bakan kız çocuklarını gösteren rol model bir fotoğraf.


​Toplumun her alanında erkek egemen bakış açısının ve kalıplaşmış yargıların varlığını sürdürdüğü bir düzende, birey olarak var olabilmek ve kendi yolunu çizebilmek büyük bir azim gerektirir. Ne yazık ki toplumumuzda hâlâ kadınların birçok alanda kendilerini ispatlamak zorunda bırakıldığı bir düzen var. Hâlâ kadınların başarısı bazen şaşkınlıkla karşılanıyor, hâlâ bazı kapılar erkekler için daha kolay açılıyor. Ama bütün bunlara rağmen vazgeçmeyen, çalışan, üreten ve emeğiyle bulunduğu yeri hak eden kadınlar, sessizce büyük bir dönüşüm gerçekleştiriyor. Siyasette bile kotaya ihtiyaç duyulan bu yapının karşısında, kadınlar artık hayatın her alanında başarılarıyla bu ezberleri bozuyor. Özellikle spor sahnelerinde elde edilen başarılar, sadece birer madalya veya kupadan ibaret değil; arkasından gelen nesillere bırakılan en kıymetli özgüven mirasıdır. Bu dönüşümün en güçlü simgeleri ise sahnede adeta devleşen tüm milli voleybolcu kızlarımızdır.

Bir çocuğun özgüvenini büyüten şey sadece ailesi değildir; toplumun önüne çıkan iyi örnekler de onun karakterini şekillendirir. Sahadaki her bir sporcu, sıradan birer başarı hikayesinin ötesinde anlam taşıyor. Onlar, bu ülkenin farklı köşelerinden çıkan, hayatın zorluklarına rağmen kendi ayakları üzerinde durmayı başaran ve binlerce kız çocuğuna "ben de varım" cesaretini aşılayan birer rol model. Çalışkanlığıyla, disipliniyle, mütevazılığıyla ve insanlığıyla örnek olan her bir sporcumuz, farkında olmadan yeni neslin hayallerine dokunuyor.

Ne var ki, bugün bile kimi zaman bu büyük emeği ve başarıyı konuşmak yerine, kadın sporcuların kıyafetleri üzerinden tartışmalar yürütüldüğüne tanık oluyoruz. Bir sporcunun kıyafeti üzerinden ahlâk tartışması yürütmek yerine, yıllarca verdiği emeğe, gösterdiği disipline ve ülkesini temsil ederken ortaya koyduğu mücadeleye bakabilmeliyiz. Çünkü bir insanın değerini belirleyen giydiği kıyafet değil; karakteri, çalışkanlığı ve ortaya koyduğu başarıdır.

Tam da bu yüzden başarı hikâyelerini konuşurken yalnızca alınan madalyaları ya da kazanılan kupaları değil, verilen o büyük mücadeleyi de konuşmalıyız. Çünkü çocuklar sonuçtan çok yolu öğrenir; emek vermeyi, pes etmemeyi, dürüst kalmayı ve inanmaktan vazgeçmemeyi örnek alırlar. Ailelerinin büyük emeklerle, sevgiyle ve doğru değerlerle yetiştirdiği bu evlatlar, işte tam olarak bu yüzden sadece spor yapmıyor; bu ülkenin genç kızlarına hayal kurma ve o hayallerin peşinden gitme cesareti veriyor.

Ben inanıyorum ki bu ülkenin en büyük zenginliği, umudu büyüten insanlarıdır. Özellikle kız çocuklarına "Sen de başarabilirsin, sen de bu toplumun güçlü bir bireyisin" duygusunu hissettiren her kadın, geleceğe bırakılmış en değerli izlerden biridir. Bir ülkenin geleceği de işte kendi potansiyelinin farkında olan, birey olmanın sorumluluğunu taşıyan bu özgür bireylerle şekillenir. Sahada dökülen her damla ter, mücadelenin ve vazgeçmemenin en somut kanıtıdır.

Bu ülkenin fertleri olarak, sadece kazanılan maçlar için değil; toplumsal zihniyeti dönüştürdükleri, kız çocuklarımıza umut oldukları ve bu ülkenin başına gelen en güzel şeylerden biri oldukları için onlara minnettarız. İşte bu yüzden böyle insanlara duyulan teşekkür, sadece onlara değildir. Onları yetiştiren ailelere, emek veren öğretmenlere ve en önemlisi, onları örnek alarak kendi yolunu çizmeye hazırlanan bütün kız çocuklarınadır. Onların açtığı bu yolda inançla ve kararlılıkla yürüyen her kız çocuğu, yarının daha güçlü ve eşit bir toplumunun teminatıdır. Çünkü güçlü kadınlar yalnızca kendi hayatlarını değiştirmez; bir ülkenin geleceğini de baştan yazarlar.

Arzu SEKİN

 

 

13 Temmuz 2026 Pazartesi

Biz Neyi Konuşuyoruz?

 

İzlanda ile Türkiye'nin insani gelişme, eğitim, yaşam kalitesi, hukuk ve toplumsal öncelikler açısından sembolik karşılaştırmasını anlatan illüstrasyon.

Sosyal medyada günlerdir aynı tartışma dönüp duruyor. Güya İzlanda Başbakanı Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ne hayran kalmış. Kimi bundan gurur çıkarıyor, kimi "Ezandan mı etkilendi, mehterden mi?" diye tartışıyor. Benim aklıma ise bambaşka bir soru geliyor.

Gerçekten hayran mı kaldı?

Yoksa kendi ülkesiyle kıyaslayıp içinden bambaşka şeyler mi düşündü?

Çünkü bir ülkeye dışarıdan bakan insanlar sadece binaları görmez. O binaların içinde nasıl bir devlet işlediğine, insanların nasıl yaşadığına, çocukların nasıl eğitim aldığına, gençlerin geleceğe umutla bakıp bakamadığına da bakar.

Bir ülkenin gelişmişliğini anlamak için sadece gökdelenlerine, saraylarına ya da gösterişli törenlerine bakılmaz. Asıl ölçü; o ülkede yaşayan insanların nasıl bir hayat sürdüğüdür. Çocuklar nasıl bir eğitim alıyor, insanlar ne kadar güven içinde yaşıyor, emeklerinin karşılığını alabiliyor mu, yaşlandıklarında insanca yaşayabiliyorlar mı... Bir ülkeyi gerçekten güçlü yapan bunlardır.

Dünyanın birçok gelişmiş ülkesine baktığımızda bunu açıkça görüyoruz. Başarılarını gösterişli binalarla değil, güçlü eğitim sistemiyle, sosyal adalet anlayışıyla, bilimle ve hukukla inşa etmişler. Çünkü biliyorlar ki kalkınma, beton dökmekle değil, insana yatırım yapmakla olur.

Biz ise ne yazık ki çoğu zaman bambaşka tartışmaların içine sıkışıp kalıyoruz.

Bir ülke neden refah içinde yaşıyor, gençleri neden geleceğe umutla bakıyor, eğitim sistemi nasıl bu kadar başarılı olmuş, kadınlar neden karar mekanizmalarında daha fazla yer alıyor, bunları konuşmak yerine; bir yabancı liderin hangi binadan etkilendiğini, ezanı nasıl bulduğunu ya da mehteri beğenip beğenmediğini saatlerce tartışabiliyoruz.

Oysa bunların hiçbiri vatandaşın mutfağındaki yangını söndürmüyor.

Hiçbiri gençlerin işsizliğine çözüm olmuyor.

Hiçbiri çocukların daha nitelikli eğitim almasını sağlamıyor.

Hiçbiri emeklinin ay sonunu getirmesini kolaylaştırmıyor.

Asıl sormamız gereken soru çok daha basit aslında.

Biz neden dünyanın en yaşanabilir ülkeleri arasında değiliz?

Neden çocuklarımız iyi bir eğitim için başka ülkelere gitmeyi hayal ediyor?

Neden gençler geleceklerini burada kurmak yerine bavullarını toplamayı düşünüyor?

Neden liyakatı değil sadakati, üretimi değil gösterişi, bilimi değil hamaseti konuşuyoruz?

Bir ülkenin itibarı, yabancı devlet adamlarının sarayları övmesiyle yükselmez. O ülkenin itibarı; vatandaşının pasaportunun gördüğü saygıyla, hukuk sistemine duyulan güvenle, üniversitelerinin bilim üretmesiyle, çocuklarının mutluluğuyla ve insanların yaşam kalitesiyle ölçülür.

Bunun için de alkış değil, akıl gerekir.

Propaganda değil, planlama gerekir.

Gösteriş değil, üretim gerekir.

Belki de en büyük sorunumuz yoksulluk ya da ekonomik kriz değil.

En büyük sorunumuz, gerçek meseleleri konuşmayı bırakmış olmamız.

Çünkü bir toplum sürekli vitrini konuşmaya başladığında, içeride olan biteni görmez hale gelir.

İnsanlar geçim derdindeyken gündem başka yerlere çekilir. Eğitimde yaşanan sorunlar konuşulmaz, adalet tartışılmaz, bilim insanlarının uyarıları duyulmaz. Onların yerine semboller, görüntüler ve algılar konuşulur.

Oysa gelişmiş ülkeler algıyla değil, sonuçlarla övünür.

Çünkü vatandaşına hesap vermek zorundadır.

Bizim de artık başkalarının neyi beğendiğini değil, kendi çocuklarımızın nasıl bir ülkede yaşayacağını konuşmaya başlamamız gerekiyor.

Asıl mesele budur.

Gerisi sadece gürültüdür.

Arzu SEKİN 

Ahlakın Dini Olur mu?

Bence olmaz. En azından ahlak ı yalnızca dine bağlamak, insanın vicdan ını küçümsemektir. Çünkü insanın iyi olmak için mutlaka bir din...