28 Haziran 2026 Pazar

Bugün Biraz Anarşistim

 

İstanbul'da çekilmiş kişisel portre fotoğrafı. "Bugün Biraz Anarşistim" başlıklı deneme yazısını temsil eden, pazar günü, gündem, mizah ve hayata dair düşünceleri yansıtan görsel.


Pazar günleri insana bazen dünyayı yeniden düzenleme isteği veriyor. Ben de nasibimi fazlasıyla almışım galiba...


Pazar günleriyle aram hiç düzelmedi. Daha sabahından o kendine has, biraz hüzünlü, biraz da isyankâr havasını çökertiyor insanın üzerine.

Kimileri için dinlenmenin, aile sofralarının, uzun kahvaltıların günü olabilir. Benim içinse haftanın en tuhaf günü. Ne tam bitmiş bir haftaya ait hissediyorum ne de başlayacak haftaya. Arada kalmış, biraz ağır, biraz miskin bir gün.

Belki de bu yüzden pazarları dünyayı kurtarma planları yapıyorum.

Düşünmeden edemiyorum. Aklımdan geçiyor işte... Elimde sihirli bir değnek olsa önce insanların birbirine bağırmasını yasaklardım. Sonra ekran başında öfkeden köpürmeyi. Hatta pazar gününü tamamen kaldırır, haftayı altı güne indirirdim. Hazır başlamışken çalışma günlerini de haftada dört güne düşürür, mesaiyi altı saate indirir, iş başını sabah on yapardım. Mevsimleri de tek bir mevsimde toplar, hep ilkbahar bırakırdım. İnsan biraz daha hafif yaşasın diye.

Herkesin her konuda uzman kesilmesini de biraz dinlenmeye gönderirdim. Yerine kahkahayı koyardım. Çünkü bu ülkenin en çok ihtiyacı olan şeylerden biri, galiba birlikte gülebilmeyi yeniden hatırlamak.

Ama ne yazık ki biz artık gülmeye bile temkinli yaklaşıyoruz.

Bir espri yapılıyor, insanlar önce "Kime söyledi?" diye bakıyor. Bir sanatçı sahneye çıkıyor; gösterisinden çok, hakkında açılacak bir soruşturma konuşuluyor. "Acaba başına bir şey gelir mi?" diye düşünmeden edemiyorsun. Mizah, düşündüren bir sanat olmaktan çıkıp adeta bir cesaret sınavına dönüşüyor. Hemen bir çarmıh kuruluyor, hemen bir yargılama başlıyor. Oysa yaptığı şey çok basit: Sanatını icra ediyor.

Oysa iyi mizah kimseye düşmanlık etmez. Tam tersine, toplumun aynasını tutar. Aynada gördüğümüz görüntü hoşumuza gitmiyorsa aynayı kırmanın kimseye faydası olmaz.

Şu sıralar gündem yine toz duman. Deniz Göktaş örneği aslında memleketin aynası gibi. Zekâ, cesaret ve hiciv bir araya gelince, sistem hemen hemen bir savunma refleksi geliştiriyor.

Geçmişte insanlar aynı sahnede hem güler hem kendileriyle dalga geçebilirdi. Siyasetçiler de sanatçılar da eleştirinin hayatın doğal bir parçası olduğunu bilirlerdi. Hatta en ağır bürokratlar, en sert siyasetçiler, o dönemin büyük komedi ustalarını en ön sıradan izler, kendileriyle dalga geçilmesine kahkahalarla eşlik ederlerdi O günün "anlayışlı" ortamından, bugün her söze "hakaret" yaftası yapıştıran bu dar alana nasıl sıkıştık. Bu bir zekâ fukaralığı mı, yoksa tahammülsüzlük mü? Sanırım ikisinin de birleştiği o karanlık yer, bugünümüzü tanımlıyor.  Bugün ise en küçük eleştiri bile taraf seçme meselesine dönüşüyor. Bir cümle kuruyorsunuz; kimileri alkışlıyor, kimileri linç ediyor. Ortada konuşulan fikrin kendisi çoğu zaman kayboluyor. Adalet, yalnızca güçlünün bahçesinde çiçek açan; zayıfın toprağında kuruyan bir ağaca mı dönüştü? Sonra haberleri açıyorsunuz. Dünya zaten ayrı bir kaos. Avrupa yanıyor.

Bir yerde savaş, başka bir yerde ekonomik kriz... Altın inmiş, döviz çıkmış. Bir ülkede seçim konuşuluyor, başka bir ülkede liderler birbirine rest çekiyor. Amerika’da Trump’ın bitmek bilmeyen şovları… Bizde ise her gün yeni bir tartışma, yeni bir gündem, yeni bir öfke, ayrı bir trajikomedi. Özgür Özel’in her şehre bir "ayar" verme hırsı, Şamil Tayyar’ın pusuda bekleyen tavırları… Bir tarafta zayıflama iğneleriyle hayaller kuran bir kitle, diğer tarafta NATO zirvesinde ne olacağını kestiremeyen bir bürokrasi. İnsan neye üzüleceğine şaşırıyor.

Daha dünkü meseleyi unutmadan yenisi geliyor.

Bu kadar hızın içinde insan bazen kendi sesini bile duyamıyor. Böyle düşünürken insanın içinden çıkıp gidesi geliyor.

Belki de bu yüzden artık haberleri izlerken şaşırmıyorum. Yoruluyorum sadece. Çünkü gündem değişiyor ama insanların birbirini dinlememesi hiç değişmiyor.

Oysa farklı düşünmek düşman olmak değildir. Aynı olaya başka bir pencereden bakabilmek, toplumları zayıflatmaz; tam tersine güçlendirir. Bir ülkede sanat da mizah da eleştiri de nefes alabildiği sürece o toplum kendini yenileyebilir.

Bazen düşünüyorum; belki de en büyük lüks, sakin bir hayat yaşayabilmek. Sabah kalkıp kahveni içerken dünyayı kurtarmaya çalışmamak. Telefonu açınca yeni bir krizle karşılaşmamak. İnsanların birbirine biraz daha insafla yaklaşması.

Çok şey istemiyoruz aslında.

Biraz akıl, biraz vicdan, biraz da gülümseyebilmek...

Sanırım bütün mesele bu.

Neyse...

Bugün de pazar işte. Müsaadenizle arşivden çıkardığım o eski İstanbul fotoğrafına sığınıp bu günü de kapatalım...Her ne kadar pazartesi kapıda beklese de bugünü kendi kurallarımızla, kendi "anarşist" zihnimizle biraz söylenerek, biraz gülerek bitirmek bizim elimizde. Ne demişler hayat, bir sahne ve biz sadece rollerimizi oynuyoruz.

Pazarın bu tembel ama huzursuz havasında, aslıma dönüp kendi köşeme çekiliyorum. Bugünlük isyanım bu kadar. Haftaya yine aynı döngü, yine aynı sorular…Ama en azından bugün bu distopik pazar gününü kendi krallarımızla, biraz dedikodu biraz da kendimizce hakikat arayışla geçirdik.

Ben yine söyleneceğim, dünya yine kendi bildiğini okuyacak. Ama yine de umudumu tamamen bırakmayacağım. Çünkü bu ülke bütün karmaşasına rağmen, en beklenmedik anda insanı şaşırtmayı da gülümsetmeyi de hâlâ başarabiliyor. Ruh hâlimiz ne olursa olsun, pazar yine bitecek. Dileğim şu; haftaya biraz daha az öfke, biraz daha çok mizah, biraz daha çok insan kalabilelim.

İyi pazarlar...

Arzu SEKİN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Biz Neyi Konuşuyoruz?

  Sosyal medyada günlerdir aynı tartışma dönüp duruyor. Güya İzlanda Başbakanı Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ne hayran kalmış. Kimi bundan ...