Pazar günleri insana bazen dünyayı yeniden düzenleme isteği veriyor. Ben de nasibimi fazlasıyla almışım galiba...
Pazar günleriyle aram hiç düzelmedi. Daha sabahından o
kendine has, biraz hüzünlü, biraz da isyankâr havasını çökertiyor insanın
üzerine.
Kimileri için dinlenmenin, aile sofralarının, uzun
kahvaltıların günü olabilir. Benim içinse haftanın en tuhaf günü. Ne tam bitmiş
bir haftaya ait hissediyorum ne de başlayacak haftaya. Arada kalmış, biraz
ağır, biraz miskin bir gün.
Belki de bu yüzden pazarları dünyayı kurtarma planları
yapıyorum.
Düşünmeden edemiyorum. Aklımdan geçiyor işte... Elimde
sihirli bir değnek olsa önce insanların birbirine bağırmasını yasaklardım.
Sonra ekran başında öfkeden köpürmeyi. Hatta pazar gününü tamamen kaldırır,
haftayı altı güne indirirdim. Hazır başlamışken çalışma günlerini de haftada
dört güne düşürür, mesaiyi altı saate indirir, iş başını sabah on yapardım.
Mevsimleri de tek bir mevsimde toplar, hep ilkbahar bırakırdım. İnsan biraz
daha hafif yaşasın diye.
Herkesin her konuda uzman kesilmesini de biraz
dinlenmeye gönderirdim. Yerine kahkahayı koyardım. Çünkü bu ülkenin en çok
ihtiyacı olan şeylerden biri, galiba birlikte gülebilmeyi yeniden hatırlamak.
Ama ne yazık ki biz artık gülmeye bile temkinli
yaklaşıyoruz.
Bir espri yapılıyor, insanlar önce "Kime
söyledi?" diye bakıyor. Bir sanatçı sahneye çıkıyor; gösterisinden çok,
hakkında açılacak bir soruşturma konuşuluyor. "Acaba başına bir şey gelir
mi?" diye düşünmeden edemiyorsun. Mizah, düşündüren bir sanat olmaktan
çıkıp adeta bir cesaret sınavına dönüşüyor. Hemen bir çarmıh kuruluyor, hemen
bir yargılama başlıyor. Oysa yaptığı şey çok basit: Sanatını icra ediyor.
Oysa iyi mizah kimseye düşmanlık etmez. Tam tersine,
toplumun aynasını tutar. Aynada gördüğümüz görüntü hoşumuza gitmiyorsa aynayı
kırmanın kimseye faydası olmaz.
Şu sıralar gündem yine toz duman. Deniz Göktaş örneği
aslında memleketin aynası gibi. Zekâ, cesaret ve hiciv bir araya gelince,
sistem hemen hemen bir savunma refleksi geliştiriyor.
Geçmişte insanlar aynı sahnede hem güler hem
kendileriyle dalga geçebilirdi. Siyasetçiler de sanatçılar da eleştirinin
hayatın doğal bir parçası olduğunu bilirlerdi. Hatta en ağır bürokratlar, en
sert siyasetçiler, o dönemin büyük komedi ustalarını en ön sıradan izler,
kendileriyle dalga geçilmesine kahkahalarla eşlik ederlerdi O günün "anlayışlı"
ortamından, bugün her söze "hakaret" yaftası yapıştıran bu dar alana
nasıl sıkıştık. Bu bir zekâ fukaralığı mı, yoksa tahammülsüzlük mü? Sanırım
ikisinin de birleştiği o karanlık yer, bugünümüzü tanımlıyor. Bugün ise en küçük eleştiri bile taraf seçme
meselesine dönüşüyor. Bir cümle kuruyorsunuz; kimileri alkışlıyor, kimileri
linç ediyor. Ortada konuşulan fikrin kendisi çoğu zaman kayboluyor. Adalet,
yalnızca güçlünün bahçesinde çiçek açan; zayıfın toprağında kuruyan bir ağaca
mı dönüştü? Sonra haberleri açıyorsunuz. Dünya zaten ayrı bir kaos. Avrupa
yanıyor.
Bir yerde savaş, başka bir yerde ekonomik kriz...
Altın inmiş, döviz çıkmış. Bir ülkede seçim konuşuluyor, başka bir ülkede
liderler birbirine rest çekiyor. Amerika’da Trump’ın bitmek bilmeyen şovları… Bizde
ise her gün yeni bir tartışma, yeni bir gündem, yeni bir öfke, ayrı bir
trajikomedi. Özgür Özel’in her şehre bir "ayar" verme hırsı, Şamil
Tayyar’ın pusuda bekleyen tavırları… Bir tarafta zayıflama iğneleriyle hayaller
kuran bir kitle, diğer tarafta NATO zirvesinde ne olacağını kestiremeyen bir
bürokrasi. İnsan neye üzüleceğine şaşırıyor.
Daha dünkü meseleyi unutmadan yenisi geliyor.
Bu kadar hızın içinde insan bazen kendi sesini bile
duyamıyor. Böyle düşünürken insanın içinden çıkıp gidesi geliyor.
Belki de bu yüzden artık haberleri izlerken
şaşırmıyorum. Yoruluyorum sadece. Çünkü gündem değişiyor ama insanların
birbirini dinlememesi hiç değişmiyor.
Oysa farklı düşünmek düşman olmak değildir. Aynı olaya
başka bir pencereden bakabilmek, toplumları zayıflatmaz; tam tersine
güçlendirir. Bir ülkede sanat da mizah da eleştiri de nefes alabildiği sürece o
toplum kendini yenileyebilir.
Bazen düşünüyorum; belki de en büyük lüks, sakin bir
hayat yaşayabilmek. Sabah kalkıp kahveni içerken dünyayı kurtarmaya çalışmamak.
Telefonu açınca yeni bir krizle karşılaşmamak. İnsanların birbirine biraz daha
insafla yaklaşması.
Çok şey istemiyoruz aslında.
Biraz akıl, biraz vicdan, biraz da gülümseyebilmek...
Sanırım bütün mesele bu.
Neyse...
Bugün de pazar işte. Müsaadenizle arşivden çıkardığım
o eski İstanbul fotoğrafına sığınıp bu günü de kapatalım...Her ne kadar
pazartesi kapıda beklese de bugünü kendi kurallarımızla, kendi "anarşist"
zihnimizle biraz söylenerek, biraz gülerek bitirmek bizim elimizde. Ne demişler
hayat, bir sahne ve biz sadece rollerimizi oynuyoruz.
Pazarın bu tembel ama huzursuz havasında, aslıma dönüp
kendi köşeme çekiliyorum. Bugünlük isyanım bu kadar. Haftaya yine aynı döngü,
yine aynı sorular…Ama en azından bugün bu distopik pazar gününü kendi
krallarımızla, biraz dedikodu biraz da kendimizce hakikat arayışla geçirdik.
Ben yine söyleneceğim, dünya yine kendi bildiğini
okuyacak. Ama yine de umudumu tamamen bırakmayacağım. Çünkü bu ülke bütün
karmaşasına rağmen, en beklenmedik anda insanı şaşırtmayı da gülümsetmeyi de
hâlâ başarabiliyor. Ruh hâlimiz ne olursa olsun, pazar yine bitecek. Dileğim
şu; haftaya biraz daha az öfke, biraz daha çok mizah, biraz daha çok insan
kalabilelim.
İyi pazarlar...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder