Bazen insan şaşırıyor.
Aynı toprakta yaşayıp, aynı gökyüzünün altına bakıp, nasıl bu kadar farklı
düşünebiliyoruz diye…
Birileri çıkıp da açık
açık söyleyince, aslında hepimizin içinde bir yerin rahatladığını fark ediyor
insan. Çünkü bazı şeyler vardır; herkes bilir ama herkes dile getiremez. Ya
çekinir ya yorulmuştur ya da “anlayan zaten anlar” deyip susar. Ama işte o
suskunluk bazen yanlışın daha çok büyümesine sebep olur. Tam da bu yüzden,
susmanın değil, hatırlamanın vaktidir.
Bazen bir gerçeği
haykırmak için fırtına kopmasını beklemek gerekmez; sadece aynaya bakıp, bugün
neden "biz" olduğumuzu hatırlamak yeterlidir. Çünkü o aynaya
baktığında, sadece kendini değil, bir geçmişi de görürsün.
Bizim hikâyemiz öyle sıradan bir hikâye değil. Bu ülke öyle kolay
kurulmadı. Bugün sokaklarında özgürce yürüdüğümüz, yürürken hissettiğimiz o güven,
minarelerinden ezan sesinin yankılandığı, her sabah farklı bir umuda
uyandığımız bu topraklar, tesadüfler zinciriyle önümüze serilmedi. Birileri
bedel ödedi, birileri vazgeçti, birileri kendi hayatını hiçe saydı.
Yani, bugün sahip
olduğumuz en küçük hak bile, dün verilen devasa bir mücadelenin ve o mücadeleye
önderlik eden bir iradenin eseridir. Ancak ne yazık ki, içinde yaşadığımız
konforun büyüklüğü, bazen o konforun mimarını görmemizi engelleyen bir perdeye
dönüşebiliyor.
Ve en acısı ne biliyor musunuz..
Bazen o emeği verenlere karşı, en hoyrat sözleri yine bu toprakların insanından
duymak.
İnsan düşünüyor… Bu nasıl bir kırgınlık? Bu nasıl bir kopuş?
Bir insana katılmayabilirsin. Her düşüncesini benimsemek zorunda
değilsin. Ama emeğe saygı diye bir şey vardır. Kurulana sahip çıkmak diye bir
sorumluluk vardır. Hele ki ortada bir milletin kaderini değiştirmiş bir
mücadele varsa… orada artık mesele “sevmek” ya da “sevmemek” değildir. Orada
mesele, hakkı teslim edebilmektir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün
adını anmak ya da ona vefa duymak, sadece bir tarih dersi konusu değildir; bu
bir haysiyet meselesidir. Kendi tarihine düşman kesilen, kurucusuna dil
uzatmayı bir marifet sanan zihin yapısı, aslında bindiği dalı kestiğinin
farkında olmayan trajik bir figürden farksızdır. Gürültüsü çoktur ama nereye
düştüğünü çoğu zaman kendisi bile anlamaz. Bir düşünün; bugün inancını özgürce
yaşayan, ibadetini huzurla yapan her bir fert, bu imkânı o büyük vizyona borçlu
değil midir?! Eğer o gün o masaya yumruk
vurulmasaydı, o stratejik zekâ devreye girmeseydi; bugün ne savunduğumuz
değerlerin bir karşılığı kalırdı ne de o değerleri savunacak bir vatanımız
olurdu.
İnsan, hafızasıyla
insandır. Hafızasını kaybeden bir toplum, pusulasız bir gemi gibi dalgaların
arasında savrulmaya mahkumdur. Atatürk’e karşı geliştirilen o sığ
tahammülsüzlük, aslında Türkiye’nin aydınlık geleceğine karşı duyulan bir
korkudur. Onun mirasına saldırmak, yel değirmenlerine savaş açan
hayalperestlerin beyhude çabasından öteye gidemez. Çünkü gerçekler taşlarla,
heykellerle veya sosyal medya paylaşımlarıyla yıkılamayacak kadar derine, bu
milletin ruhuna işlenmiştir. Kimse, bu ülkenin kurucu değerlerini aşındırarak
daha iyi bir dindar ya da daha büyük bir milliyetçi olamaz. Tam aksine, gerçek
dindarlık da gerçek milliyetçilik de emanete hıyanet etmemeyi, vefayı ve emeğe
saygıyı gerektirir.
Geldiğimiz noktada artık
sığ tartışmaları, yapay kutuplaşmaları bir kenara bırakıp şu soruyu sormalıyız:
Bize bu kimliği, bu dili ve bu onuru verenlere ne kadar borçluyuz? Bu borç,
sadece özel günlerde törenlere katılmakla ödenmez. Bu borç; okuyarak, üreterek,
onun kurduğu kurumları daha ileriye taşıyarak ve en önemlisi de "ortak
paydamız" olan o büyük isme hak ettiği saygıyı her platformda göstererek
ödenir. Unutmayalım ki, güneşi balçıkla sıvamaya çalışanlar sadece kendi
ellerini kirletirler; güneş ise orada, tüm görkemiyle parlamaya devam eder.
Bizim görevimiz, o ışığın altında birleşmek ve bu sarsılmaz mirası gelecek
nesillere tertemiz bir bilinçle devretmektir.
Çünkü bazı isimler
vardır…
Tartışmanın ötesindedir.
Çünkü onlar artık sadece bir insan değil, bir dönemin, bir mücadelenin, bir
varoluşun adıdır.
Bunu görmek zor değil
aslında…
Sadece biraz vicdan, biraz da insaf yeter.
