25 Nisan 2026 Cumartesi

Sahi, 23 Nisan Kimin Bayramı?

 

Makam koltuğunda takım elbiseli gülümseyen bir çocuk ve sanayi sitesinde makine yağı içinde çalışan çocuk işçi tezatı.

Bugün 23 Nisan. Televizyon ekranlarında yine o bildik sahne: Makam koltuğuna oturtulmuş, bir günlüğüne vali, başbakan, belediye başkanı yapılmış çocuklar... Etraflarında ciddi yüzlü yetişkinler, takım elbiseliler, verilen "göstermelik" talimatlar. Hepimiz gülümsüyoruz, alkışlıyoruz, “Ne güzel bir gelenek” diyoruz. Haklısınız, güzel. Ama gelin, o perdenin hemen arkasına, o deri koltukların korunaklı gölgesinden çıkıp, şehrin gerçek sokaklarına ve o koltuğu sadece bir günlüğüne emanet ettiğimiz çocukların dışındaki, o görmezden geldiğimiz diğer çocukların dünyasına bakalım.

Biliyor musunuz, asıl devir teslim töreni o makam odalarında değil, günün ilk ışıklarıyla birlikte şehrin kıyılarında, sanayi sitelerinin paslı demir kapılarında yaşanıyor. Bizler günü bayram coşkusuyla karşılarken, başka bir çocuk sabahın ilk ışıklarıyla vardiyasına başlıyor. Resmi rakamların soğukluğuyla değil, o küçük avuç içlerine sinmiş, sabunla çıkmayan makine yağının gerçekliğiyle konuşuyorum. Türkiye’nin dört bir yanında milyonlarca çocuk, o makam koltuklarının hayalini bile kuramadan, tezgâh başında ter döküyor. Bazıları okuldan sonra gitmiyor oraya; okul yerine, doğrudan o "hayata" başlıyor. Sanayide paslı bir demirin ucunda, tarlada güneşin kavurucu sıcağında, sokakta tehlikenin tam kalbinde... Biri valilik koltuğunda otururken, diğeri çamurlara batmış halde emeğini veriyor. Bizim "bayram" dediğimiz o yirmi dört saat, onlar için hayatın hiç durmayan, hiç mola vermeyen o acımasız çarkında sadece "ekstra mesai" demek.

Hadi biraz daha dürüst olalım, o aynaya bakmaya cesaret edelim. Bir yanda "çocuk" denince akla gelen neşeli balonlar, diğer yanda çocukluğu elinden çalınmış, henüz kendi hayalleri boy vermeden birilerinin "eş"i olmaya zorlanmış kız çocukları...  İstatistikler her yıl on binlerce kız çocuğunun "evlendirildiğini" bize söylüyor. On altısında "eş", on yedisinde "anne" olmak... Kayıt dışı kalanlar, istatistiklerin dahi uzağında kalan o karanlık kuyular...Bir çocuğun, bir çocuğun sorumluluğunu omuzlaması nasıl bir ağırlıktır, düşünebiliyor musunuz?

 Onlar için 23 Nisan, televizyon ekranlarında başka dünyalara aitmiş gibi izledikleri bir masaldan ibaret. Oysa evlilik, bir çocuğun taşıyabileceği bir sorumluluk değil; daha şafağı sökmeden koparılmış bir gelecek, çalınmış bir ömürdür. Bu ağırlık sadece omuzlarda değil, o çocuğun tüm dünyasında, hayallerinde ve yarınlarında hissedilen derin bir sızıdır. Bu sızı sadece erken evlilikle de sınırlı değil; çok daha sessiz ve derinden gelen başka yoksunluklarla da çalınıyor bizden.

Hani okul bahçelerinde teneffüs zili çaldığında, arkadaşları kantine koşarken boynunu büküp bir kenara çekilen o çocuklar... Bugün her dört çocuktan birinin tabağı boş. Beslenme çantasının bir "ihtiyaç" değil de bir "ayrıcalık" haline geldiği bir düzenden bahsediyoruz. Zihni matematik formülleriyle değil, bir sonraki öğünü nasıl geçiştireceğinin kaygısıyla dolu bir nesil büyüyor. Bu, sadece bir yoksulluk değil, bir potansiyelin yavaş yavaş, sessizce yok oluşu.

Bugün bir çocuk valilik koltuğuna oturup "imza" atarken, başka bir çocuk sanayide parmağını makineye kaptırıyor. Biri okul sırasını bekliyor, diğeri yatağına aç giriyor. Bu tezat, bu uçurum, bizim aynadaki yansımamız değil mi? Biz o koltuklara çocukları oturtarak aslında neyi kutluyoruz? Bir günü, bir simgeyi mi, yoksa sadece vicdanımızı bir günlüğüne rahatlatacak o geçici teselliyi mi?

Nâzım Hikmet ne güzel söylemiş: 'Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne...' Kocaman bir elma gibi, sıcacık bir ekmek somunu gibi... Oysa biz o dünyayı değil, sadece bir günlüğüne süslü koltukları emanet ettik onlara. Onlar ise bizden dünyayı, yani kendi çocukluklarını, saf bir gelecek hakkını istiyorlar. Bir çocuk omuzlarında hayatın ağırlığını değil, yalnızca uçurtmasının ipini taşımalıydı; çocukluğunu doyasıya yaşamalıydı. Biz ise onlara bu dünyayı sunmak yerine, hayallerini inşa etme özgürlüklerini ve o sınırsız çocukluk yetilerini ellerinden aldık, hayatın yükünü erkenden sırtlarına bindirdik.

Belki de bu 23 Nisan’ı bir "bayram" kutlaması olmaktan çıkarıp bir "yüzleşme" günü yapmalıyız. Sadece süslü kıyafetlerle, resmî törenlerle değil; tarlada, fabrikada, sokakta, evde sessizce çocukluğunu bırakan o milyonların hakkını arayarak. Çünkü gerçek şu ki; biz bir günlüğüne koltukları veriyoruz, ama onların ömür boyu sürecek "çocukluk" hakkını veremiyoruz.

Bu bayram bittiğinde, o süslü koltuklar yine sahiplerine dönecek. Ama o sanayide çalışan, aç yatan, erken yaşta büyütülmek zorunda kalan çocukların hayatı aynı kalacak. Eğer bir şey yapacaksak, eğer gerçekten bir "bayram" yaşatmak istiyorsak, onları görmezden gelmeyi bırakarak başlamalıyız. Bir çocuğun çocukluğunu korumak, belki de bu ülkenin en büyük, en gerçek devrimi olacak. Çünkü dünyayı çocuklara verdiğimiz o gün, inanın bana, her şey çok daha başka olacak. Sadece gülümseyen yüzler değil, adaletle büyüyen bir nesil göreceğiz.

Sahi, senin bugünkü aynan ne gösteriyor? Sadece gülüşleri mi, yoksa o görmezden geldiğimiz, o içimizi acıtan hakikati mi?

Arzu SEKİN

 

 

23 Nisan 2026 Perşembe

BU ATEŞ HEPİMİZİ YAKIYOR

 

Karanlık ve hüzünlü bir sınıf atmosferinde, kara tahtanın üzerinde 'Mesele Çocuk Değil, Aynaya Bakmayı Reddeden Yetişkinlik' yazılıdır. Sınıf sıraları boştur, masanın üzerinde 'Eğitimin Ruhu' isimli bir kitap ve ekranında şiddet temalı içerik görünen bir akıllı telefon bulunur. Arka planda ise polis otosu ışıkları sokağın dışından sınıfın içine yansımaktadır.

Okul sıralarının birer birer sessizliğe gömüldüğü, neşenin yerini simsiyah bir kederin aldığı günlerden geçiyoruz. Dün ve bugün yaşananlar, sadece birkaç okulun değil, hepimizin ruhunda derin çatlaklar açtı. Klavyenin başına geçip iki kelimeyi yan yana getirmek her zamankinden daha zor ama konuşmak, anlatmak, durup bir düşünmek zorundayız. Çünkü bu ateş hepimizi yakıyor.

Eskiden, en azından bizim zamanımızda, okul dediğin, insanın kendini güvende hissettiği bir yerdi. Öğretmen, anne babadan sonra gelen o güvenli eldi. Şimdi bakıyorum da roller tamamen değişmiş. Artık öğrenciler öğretmenlerden çekinmiyor; aksine öğretmenler, sınıfa girerken öğrenciden ya da okul kapısında bekleyen veliden korkar hale geldi. Okullarda öğretmenin otoritesi ciddi bir erozyona uğradı. Eskiden “öğretmen” denince saygı, korkuyla karışık bir hürmet vardı. Şimdi ise birçok öğretmen sınıfa girerken tedirgin oluyor. Veliler okul yönetimine, hatta öğretmenlere karşı adeta “müşteri gibi” davranıyor; “benim çocuğum” diyerek her türlü saygısızlığı, tehdidi normalleştiriyor. Öğrenciler ise bu iklimde “özgüven” adı altında sınır tanımazlığı, küfürü, şiddeti ve mobbingi öğreniyor. Bir saygısızlık furyasıdır gidiyor ve ne acıdır ki bu durumun adı "özgüven" konulmuş. Sınır tanımamayı, nezaketi elinin tersiyle itmeyi "dik duruş" sanan bir nesil yetişiyor. Ama bu özgüven değil; bu, temeli boşaltılmış bir cesaretin yıkıcı dışavurumu.

Daha acısı ne biliyor musunuz? Bunun artık kimseye tuhaf gelmemesi. Bir öğretmenin korkarak sınıfa girmesi, bir velinin öfkeyle okul basması… Bunları konuşup iki gün üzülüp sonra unutuyoruz. Sanki olması gereken buymuş gibi. Oysa alıştığımız şeyler, en tehlikeli kırılmaların başlangıcıdır.

Peki, bu çocuklar bu zehri nereden alıyor? Kafanızı çevirip bir ekrana bakın, cevabı orada. Dizilerde, sosyal medyada boy gösteren o "mafya gibi" karakterler her yerde. Belinde silahı olan, yasayı hiçe sayan ama güya "çok vicdanlı", "çok yardımsever" gösterilen o tipler, gençlerin zihninde kahramanlaştırılıyor. Şiddet, yakışıklı aktörlerin üzerine giydirilmiş havalı bir kostüm gibi pazarlanıyor. Kötülük, üzerine bir tutam "merhamet" sosu dökülerek şirinleştiriliyor. Çocuklar, adaleti mahkemede ya da vicdanda değil, o karanlık figürlerin namlusunda aramaya başlıyor.

Ama mesele sadece okul kapısında da bitmiyor. O çocuk o kapıdan içeri girene kadar zaten bir hikâyenin içinden geliyor. Evinde söz dinlemeyen değil, aslında kimseyi dinlemeyi hiç öğrenememiş bir çocuk… Çünkü ona “dur” demesi gerekenler, hayata yetişmekten kendine bile “dur” diyemiyor. Yorgun, dağılmış, kendi yükünün altında ezilen yetişkinler; farkında olmadan sınır koyamadıkları bir dünyanın kapısını aralıyor.

Eğitim sistemi derseniz… o zaten uzun zamandır can çekişiyor. Milli eğitimin yönetilememesi, sadece müfredat meselesi değil; bu bir değerler meselesi. Okulu sadece test çözülen, ezber yapılan bir binaya indirgedik. İçindeki ruhu, o kadim usta-çırak ilişkisini, birbirinin hukukuna saygı duymayı unutturduk. Eğitim, kâğıt üstündeki rakamlardan ibaret kalınca; sokaktaki o kirli kültür, sınıfın içine kadar sızdı.

Bu yaşadıklarımız tesadüf değil. Bu, göz göre göre gelen bir çürümenin son halkası. Eğer bugün bir öğretmen öğrencisine bir şey söylerken "başıma bir iş gelir mi?" diye düşünüyorsa, eğer bir veli okul basmayı hak aramak sanıyorsa ve eğer bir genç şiddeti çıkış yolu görüyorsa; hepimiz şapkamızı önümüze koyup düşünmeliyiz.

Adalet mühür basılan bir kâğıt parçası değildir; o mühür vurulurken kimin canının yanmadığıdır. Bugün çocukların canı yanıyor, geleceğimiz soluyor. Sadece yas tutmak yetmez; o sahte kahramanları ekranlardan, o saygısızlık virüsünü zihinlerden temizlemedikçe bu sızı dinmeyecek.

Bu gidişatı değiştirecek olan ne tek bir yasa ne de tek bir kurum. Bu, her birimizin evinde, dilinde, tavrında başlayacak. Çocuğa sınır koymakla, öğretmene sahip çıkmakla, yanlışı alkışlamamakla… Küçük gibi görünen ama aslında geleceği belirleyen şeylerle.

Sessiz kalmak, bu karanlığa ortak olmaktır. Biz ne ara bu kadar koptuk birbirimizden? Ne ara şiddeti bu kadar kanıksadık? Bu soruların cevabını bulmadan… hiçbir kapı bize gerçekten güvenli olmayacak.

 Arzu SEKİN


11 Nisan 2026 Cumartesi

Atatürk’e Vefa Duymak Bir Seçim mi, Yoksa Haysiyet Meselesi mi?

 


Bazen insan şaşırıyor. Aynı toprakta yaşayıp, aynı gökyüzünün altına bakıp, nasıl bu kadar farklı düşünebiliyoruz diye…

Birileri çıkıp da açık açık söyleyince, aslında hepimizin içinde bir yerin rahatladığını fark ediyor insan. Çünkü bazı şeyler vardır; herkes bilir ama herkes dile getiremez. Ya çekinir ya yorulmuştur ya da “anlayan zaten anlar” deyip susar. Ama işte o suskunluk bazen yanlışın daha çok büyümesine sebep olur. Tam da bu yüzden, susmanın değil, hatırlamanın vaktidir.

Bazen bir gerçeği haykırmak için fırtına kopmasını beklemek gerekmez; sadece aynaya bakıp, bugün neden "biz" olduğumuzu hatırlamak yeterlidir. Çünkü o aynaya baktığında, sadece kendini değil, bir geçmişi de görürsün.

Bizim hikâyemiz öyle sıradan bir hikâye değil. Bu ülke öyle kolay kurulmadı. Bugün sokaklarında özgürce yürüdüğümüz, yürürken hissettiğimiz o güven, minarelerinden ezan sesinin yankılandığı, her sabah farklı bir umuda uyandığımız bu topraklar, tesadüfler zinciriyle önümüze serilmedi. Birileri bedel ödedi, birileri vazgeçti, birileri kendi hayatını hiçe saydı.

Yani, bugün sahip olduğumuz en küçük hak bile, dün verilen devasa bir mücadelenin ve o mücadeleye önderlik eden bir iradenin eseridir. Ancak ne yazık ki, içinde yaşadığımız konforun büyüklüğü, bazen o konforun mimarını görmemizi engelleyen bir perdeye dönüşebiliyor.

Ve en acısı ne biliyor musunuz..
Bazen o emeği verenlere karşı, en hoyrat sözleri yine bu toprakların insanından duymak.

İnsan düşünüyor… Bu nasıl bir kırgınlık? Bu nasıl bir kopuş?

Bir insana katılmayabilirsin. Her düşüncesini benimsemek zorunda değilsin. Ama emeğe saygı diye bir şey vardır. Kurulana sahip çıkmak diye bir sorumluluk vardır. Hele ki ortada bir milletin kaderini değiştirmiş bir mücadele varsa… orada artık mesele “sevmek” ya da “sevmemek” değildir. Orada mesele, hakkı teslim edebilmektir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün adını anmak ya da ona vefa duymak, sadece bir tarih dersi konusu değildir; bu bir haysiyet meselesidir. Kendi tarihine düşman kesilen, kurucusuna dil uzatmayı bir marifet sanan zihin yapısı, aslında bindiği dalı kestiğinin farkında olmayan trajik bir figürden farksızdır. Gürültüsü çoktur ama nereye düştüğünü çoğu zaman kendisi bile anlamaz. Bir düşünün; bugün inancını özgürce yaşayan, ibadetini huzurla yapan her bir fert, bu imkânı o büyük vizyona borçlu değil midir?!  Eğer o gün o masaya yumruk vurulmasaydı, o stratejik zekâ devreye girmeseydi; bugün ne savunduğumuz değerlerin bir karşılığı kalırdı ne de o değerleri savunacak bir vatanımız olurdu.

İnsan, hafızasıyla insandır. Hafızasını kaybeden bir toplum, pusulasız bir gemi gibi dalgaların arasında savrulmaya mahkumdur. Atatürk’e karşı geliştirilen o sığ tahammülsüzlük, aslında Türkiye’nin aydınlık geleceğine karşı duyulan bir korkudur. Onun mirasına saldırmak, yel değirmenlerine savaş açan hayalperestlerin beyhude çabasından öteye gidemez. Çünkü gerçekler taşlarla, heykellerle veya sosyal medya paylaşımlarıyla yıkılamayacak kadar derine, bu milletin ruhuna işlenmiştir. Kimse, bu ülkenin kurucu değerlerini aşındırarak daha iyi bir dindar ya da daha büyük bir milliyetçi olamaz. Tam aksine, gerçek dindarlık da gerçek milliyetçilik de emanete hıyanet etmemeyi, vefayı ve emeğe saygıyı gerektirir.

Geldiğimiz noktada artık sığ tartışmaları, yapay kutuplaşmaları bir kenara bırakıp şu soruyu sormalıyız: Bize bu kimliği, bu dili ve bu onuru verenlere ne kadar borçluyuz? Bu borç, sadece özel günlerde törenlere katılmakla ödenmez. Bu borç; okuyarak, üreterek, onun kurduğu kurumları daha ileriye taşıyarak ve en önemlisi de "ortak paydamız" olan o büyük isme hak ettiği saygıyı her platformda göstererek ödenir. Unutmayalım ki, güneşi balçıkla sıvamaya çalışanlar sadece kendi ellerini kirletirler; güneş ise orada, tüm görkemiyle parlamaya devam eder. Bizim görevimiz, o ışığın altında birleşmek ve bu sarsılmaz mirası gelecek nesillere tertemiz bir bilinçle devretmektir.

Çünkü bazı isimler vardır…
Tartışmanın ötesindedir.
Çünkü onlar artık sadece bir insan değil, bir dönemin, bir mücadelenin, bir varoluşun adıdır.

Bunu görmek zor değil aslında…
Sadece biraz vicdan, biraz da insaf yeter.

Arzu SEKİN

 

 

Kendi Sessizliğinde Huzur Bulmak

  İçinde debelenip durduğumuz o devasa kalabalığı bir anlığına dışarıdan izlediniz mi hiç? Herkesin durmadan konuştuğu, sürekli bir şeyler k...