5 Mayıs 2026 Salı

Gri Gökyüzü ve Ruhun Şifası

 

İstanbul Üsküdar sahilinde Kız Kulesi manzaralı kafede oturan Arzu Sekin, Duygu İstasyonum blog yazısı görseli.

Gökyüzünün o meşhur grisiyle insanın içindeki gri bazen birbirine ne kadar da çok benziyor, farkında mısınız? Dışarıda bulutlar toplanıp yağmuru müjdelediğinde çoğu insan pencerelerini sıkı sıkıya kapatıp perdeleri çekiyor. Oysa ben, o griliğin içindeki derinliği, o puslu havanın getirdiği o sessiz, o mahzun huzuru seviyorum. Belki de bu yüzden, hayatın fırtınasından kaçıp hemen bir ağaç kavuğuna, bir kulübeye ya da hiç yaşanmamış günlerin hayaline sığınanlara karşı o bitmek bilmeyen yorgunluğum.

Hani modern dünyanın bizlere dayattığı o meşhur "konfor alanı" hikayeleri var ya; hani her şeyin pürüzsüz, herkesin her daim mutlu, her ilişkinin de tozpembe olması gerektiğini savunan o vitrin hayatlar... Sosyal medya hesaplarının pürüzsüz akışlarına bakınca, sanki kimsenin hayatında fırtına kopmuyor, kimse o yağmurda ıslanmıyor gibi geliyor. Halbuki gerçek hayat, o fırtınanın tam ortasında durabilenlerin, o rüzgârın sesini bastıracak kadar güçlü bir duruş sergileyenlerin omuzlarında yükseliyor. Bizim en büyük yanılgımız, o "fırtınadan kaçma" dürtüsünü, yani o küçük, geçici sığınakları bir "akıllılık" ya da "tedbir" sanmamız oldu belki de. Oysa gerçek cesaret, yağmurdan kaçmakta değil, o sağanakta bir başkasının yanında, sırılsıklam ama dimdik durabilmekte gizli.

Geçenlerde yine kendi kendime düşündüm; insan neden değişmekten bu kadar korkar? Neden hep aynı limanda, hep aynı sığ sularda kürek çekmek ister? Çünkü değişmek demek, bazen o eski, yıpranmış ve aslında bizi koruduğunu sandığımız o küçük sığınağı terk etmek demek. Oysa o sığınak aslında bir korunak değil, bir hapishane. Kendi güçsüzlüğümüze, kendi küçük korkularımıza ördüğümüz duvarlar. Birine yaslandığınızda, onun karakterinin o sarsılmaz kaya gibi duruşunu, o rüzgârın karşısında sizinle birlikte omuz omuza verdiğini hissetmek; işte gerçek bağ, gerçek dostluk, gerçek yol arkadaşlığı bu. Bunun dışındaki her şey, sadece havanın güneşli olduğu günlere ait birer süs eşyası gibi kalıyor elinizde.

Fırtına koptuğunda kaçacak yer arayanların, kendi konforlarını bozmamak için sizi o yağmurda tek başınıza bırakanların iklimi o kadar soğuk ki, insanın ruhunu üşütüyor. İnsan gerçekten hastalanıyor böyle insanların yanında; hem de öyle bir hastalık ki bu, ilacı tamamen sizin duruşunuzda gizli. Sizin o direnen, pes etmeyen, değişmekten değil, gelişmekten beslenen o mücadeleci tavrınız, o fırtınada sığınak arayanlara belki de en büyük ayna oluyor. Çünkü onlar sizin o dik duruşunuzu gördüklerinde, aslında kendilerinin ne kadar küçük ve edilgen bir alana sığındıklarını fark ediyorlar.

İşte bu yüzden ben, yağmurdan kaçmayanları, bulutların o gri ağırlığının altında bile ruhunu karartmadan yürüyecek cesareti bulanları seviyorum. Onlar benim şifam. Onlar, bu dünyanın o yapay ve sürekli "pozitif" kalmaya zorlayan mekanik neşesinden kurtarıp, gerçek insani derinliğe, o hüzünlü ama onurlu limana bizi geri getirenler.

Şimdi dışarıda yine hava kararırken, elimde sıcak kahvemle balkona çıkıyorum. Gökyüzü bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibi; belki biraz hüzün, belki biraz yıkım ama sonunda hep o berrak, o yıkanmış tertemiz hava. Bu huzur, aslında bir kabullenişin ve cesaretin ödülü. Önemli olan fırtınanın şiddeti değil, o fırtınanın içinde sizin kiminle yan yana durduğunuz. Ben, yağmurun sesine karışan o samimi, o sarsılmaz, o cesur karakterlerin ikliminde nefes almayı tercih ediyorum. Varsın diğerleri o küçük, derme çatma sığınaklarında "kuru" kalmaya devam etsinler. Ben, yağmurda ıslanmanın ve o ıslaklığın getirdiği o gerçek, o duru hayatın tadını çıkarmaya razıyım.

Arzu SEKİN

 

Gri Gökyüzü ve Ruhun Şifası

  Gökyüzünün o meşhur grisiyle insanın içindeki gri bazen birbirine ne kadar da çok benziyor, farkında mısınız? Dışarıda bulutlar toplanıp y...