atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2026 Salı

Sahanın Kahramanları: Milli Voleybolcu Kızlarımıza

Türkiye milli voleybol takımı formasıyla voleybol topu tutan ve altın madalya takan genç bir kız çocuğu, antrenörü ve annesiyle birlikte İstanbul Boğazı kenarında "BEN DE VARIM!" pankartı açıyor. Güçlü kadınlar, emek veren aileler ve geleceğe umutla bakan kız çocuklarını gösteren rol model bir fotoğraf.


​Toplumun her alanında erkek egemen bakış açısının ve kalıplaşmış yargıların varlığını sürdürdüğü bir düzende, birey olarak var olabilmek ve kendi yolunu çizebilmek büyük bir azim gerektirir. Ne yazık ki toplumumuzda hâlâ kadınların birçok alanda kendilerini ispatlamak zorunda bırakıldığı bir düzen var. Hâlâ kadınların başarısı bazen şaşkınlıkla karşılanıyor, hâlâ bazı kapılar erkekler için daha kolay açılıyor. Ama bütün bunlara rağmen vazgeçmeyen, çalışan, üreten ve emeğiyle bulunduğu yeri hak eden kadınlar, sessizce büyük bir dönüşüm gerçekleştiriyor. Siyasette bile kotaya ihtiyaç duyulan bu yapının karşısında, kadınlar artık hayatın her alanında başarılarıyla bu ezberleri bozuyor. Özellikle spor sahnelerinde elde edilen başarılar, sadece birer madalya veya kupadan ibaret değil; arkasından gelen nesillere bırakılan en kıymetli özgüven mirasıdır. Bu dönüşümün en güçlü simgeleri ise sahnede adeta devleşen tüm milli voleybolcu kızlarımızdır.

Bir çocuğun özgüvenini büyüten şey sadece ailesi değildir; toplumun önüne çıkan iyi örnekler de onun karakterini şekillendirir. Sahadaki her bir sporcu, sıradan birer başarı hikayesinin ötesinde anlam taşıyor. Onlar, bu ülkenin farklı köşelerinden çıkan, hayatın zorluklarına rağmen kendi ayakları üzerinde durmayı başaran ve binlerce kız çocuğuna "ben de varım" cesaretini aşılayan birer rol model. Çalışkanlığıyla, disipliniyle, mütevazılığıyla ve insanlığıyla örnek olan her bir sporcumuz, farkında olmadan yeni neslin hayallerine dokunuyor.

Ne var ki, bugün bile kimi zaman bu büyük emeği ve başarıyı konuşmak yerine, kadın sporcuların kıyafetleri üzerinden tartışmalar yürütüldüğüne tanık oluyoruz. Bir sporcunun kıyafeti üzerinden ahlâk tartışması yürütmek yerine, yıllarca verdiği emeğe, gösterdiği disipline ve ülkesini temsil ederken ortaya koyduğu mücadeleye bakabilmeliyiz. Çünkü bir insanın değerini belirleyen giydiği kıyafet değil; karakteri, çalışkanlığı ve ortaya koyduğu başarıdır.

Tam da bu yüzden başarı hikâyelerini konuşurken yalnızca alınan madalyaları ya da kazanılan kupaları değil, verilen o büyük mücadeleyi de konuşmalıyız. Çünkü çocuklar sonuçtan çok yolu öğrenir; emek vermeyi, pes etmemeyi, dürüst kalmayı ve inanmaktan vazgeçmemeyi örnek alırlar. Ailelerinin büyük emeklerle, sevgiyle ve doğru değerlerle yetiştirdiği bu evlatlar, işte tam olarak bu yüzden sadece spor yapmıyor; bu ülkenin genç kızlarına hayal kurma ve o hayallerin peşinden gitme cesareti veriyor.

Ben inanıyorum ki bu ülkenin en büyük zenginliği, umudu büyüten insanlarıdır. Özellikle kız çocuklarına "Sen de başarabilirsin, sen de bu toplumun güçlü bir bireyisin" duygusunu hissettiren her kadın, geleceğe bırakılmış en değerli izlerden biridir. Bir ülkenin geleceği de işte kendi potansiyelinin farkında olan, birey olmanın sorumluluğunu taşıyan bu özgür bireylerle şekillenir. Sahada dökülen her damla ter, mücadelenin ve vazgeçmemenin en somut kanıtıdır.

Bu ülkenin fertleri olarak, sadece kazanılan maçlar için değil; toplumsal zihniyeti dönüştürdükleri, kız çocuklarımıza umut oldukları ve bu ülkenin başına gelen en güzel şeylerden biri oldukları için onlara minnettarız. İşte bu yüzden böyle insanlara duyulan teşekkür, sadece onlara değildir. Onları yetiştiren ailelere, emek veren öğretmenlere ve en önemlisi, onları örnek alarak kendi yolunu çizmeye hazırlanan bütün kız çocuklarınadır. Onların açtığı bu yolda inançla ve kararlılıkla yürüyen her kız çocuğu, yarının daha güçlü ve eşit bir toplumunun teminatıdır. Çünkü güçlü kadınlar yalnızca kendi hayatlarını değiştirmez; bir ülkenin geleceğini de baştan yazarlar.

Arzu SEKİN

 

 

11 Nisan 2026 Cumartesi

Atatürk’e Vefa Duymak Bir Seçim mi, Yoksa Haysiyet Meselesi mi?

 


Bazen insan şaşırıyor. Aynı toprakta yaşayıp, aynı gökyüzünün altına bakıp, nasıl bu kadar farklı düşünebiliyoruz diye…

Birileri çıkıp da açık açık söyleyince, aslında hepimizin içinde bir yerin rahatladığını fark ediyor insan. Çünkü bazı şeyler vardır; herkes bilir ama herkes dile getiremez. Ya çekinir ya yorulmuştur ya da “anlayan zaten anlar” deyip susar. Ama işte o suskunluk bazen yanlışın daha çok büyümesine sebep olur. Tam da bu yüzden, susmanın değil, hatırlamanın vaktidir.

Bazen bir gerçeği haykırmak için fırtına kopmasını beklemek gerekmez; sadece aynaya bakıp, bugün neden "biz" olduğumuzu hatırlamak yeterlidir. Çünkü o aynaya baktığında, sadece kendini değil, bir geçmişi de görürsün.

Bizim hikâyemiz öyle sıradan bir hikâye değil. Bu ülke öyle kolay kurulmadı. Bugün sokaklarında özgürce yürüdüğümüz, yürürken hissettiğimiz o güven, minarelerinden ezan sesinin yankılandığı, her sabah farklı bir umuda uyandığımız bu topraklar, tesadüfler zinciriyle önümüze serilmedi. Birileri bedel ödedi, birileri vazgeçti, birileri kendi hayatını hiçe saydı.

Yani, bugün sahip olduğumuz en küçük hak bile, dün verilen devasa bir mücadelenin ve o mücadeleye önderlik eden bir iradenin eseridir. Ancak ne yazık ki, içinde yaşadığımız konforun büyüklüğü, bazen o konforun mimarını görmemizi engelleyen bir perdeye dönüşebiliyor.

Ve en acısı ne biliyor musunuz..
Bazen o emeği verenlere karşı, en hoyrat sözleri yine bu toprakların insanından duymak.

İnsan düşünüyor… Bu nasıl bir kırgınlık? Bu nasıl bir kopuş?

Bir insana katılmayabilirsin. Her düşüncesini benimsemek zorunda değilsin. Ama emeğe saygı diye bir şey vardır. Kurulana sahip çıkmak diye bir sorumluluk vardır. Hele ki ortada bir milletin kaderini değiştirmiş bir mücadele varsa… orada artık mesele “sevmek” ya da “sevmemek” değildir. Orada mesele, hakkı teslim edebilmektir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün adını anmak ya da ona vefa duymak, sadece bir tarih dersi konusu değildir; bu bir haysiyet meselesidir. Kendi tarihine düşman kesilen, kurucusuna dil uzatmayı bir marifet sanan zihin yapısı, aslında bindiği dalı kestiğinin farkında olmayan trajik bir figürden farksızdır. Gürültüsü çoktur ama nereye düştüğünü çoğu zaman kendisi bile anlamaz. Bir düşünün; bugün inancını özgürce yaşayan, ibadetini huzurla yapan her bir fert, bu imkânı o büyük vizyona borçlu değil midir?!  Eğer o gün o masaya yumruk vurulmasaydı, o stratejik zekâ devreye girmeseydi; bugün ne savunduğumuz değerlerin bir karşılığı kalırdı ne de o değerleri savunacak bir vatanımız olurdu.

İnsan, hafızasıyla insandır. Hafızasını kaybeden bir toplum, pusulasız bir gemi gibi dalgaların arasında savrulmaya mahkumdur. Atatürk’e karşı geliştirilen o sığ tahammülsüzlük, aslında Türkiye’nin aydınlık geleceğine karşı duyulan bir korkudur. Onun mirasına saldırmak, yel değirmenlerine savaş açan hayalperestlerin beyhude çabasından öteye gidemez. Çünkü gerçekler taşlarla, heykellerle veya sosyal medya paylaşımlarıyla yıkılamayacak kadar derine, bu milletin ruhuna işlenmiştir. Kimse, bu ülkenin kurucu değerlerini aşındırarak daha iyi bir dindar ya da daha büyük bir milliyetçi olamaz. Tam aksine, gerçek dindarlık da gerçek milliyetçilik de emanete hıyanet etmemeyi, vefayı ve emeğe saygıyı gerektirir.

Geldiğimiz noktada artık sığ tartışmaları, yapay kutuplaşmaları bir kenara bırakıp şu soruyu sormalıyız: Bize bu kimliği, bu dili ve bu onuru verenlere ne kadar borçluyuz? Bu borç, sadece özel günlerde törenlere katılmakla ödenmez. Bu borç; okuyarak, üreterek, onun kurduğu kurumları daha ileriye taşıyarak ve en önemlisi de "ortak paydamız" olan o büyük isme hak ettiği saygıyı her platformda göstererek ödenir. Unutmayalım ki, güneşi balçıkla sıvamaya çalışanlar sadece kendi ellerini kirletirler; güneş ise orada, tüm görkemiyle parlamaya devam eder. Bizim görevimiz, o ışığın altında birleşmek ve bu sarsılmaz mirası gelecek nesillere tertemiz bir bilinçle devretmektir.

Çünkü bazı isimler vardır…
Tartışmanın ötesindedir.
Çünkü onlar artık sadece bir insan değil, bir dönemin, bir mücadelenin, bir varoluşun adıdır.

Bunu görmek zor değil aslında…
Sadece biraz vicdan, biraz da insaf yeter.

Arzu SEKİN

 

 

3 Mart 2026 Salı

Heykeller Yıkılırken Demokrasi Gelir mi? İran ve Emperyalizm Üzerine

Yıkılmış bir heykelin önünde toz duman içinde duran zincirler ve arka planda askeri araçlar; dış müdahale ve halkın özgürlük mücadelesini simgeleyen dramatik bir sahne

Bir sabah uyanıyorsun. Televizyonda bir heykel devriliyor. Kalabalık bağırıyor. Kameralar yakın plan çekiyor. Spiker coşkulu: “Tarihi an!” Sanki o an, bir halk yeniden doğmuş gibi anlatılıyor. Ama ben artık o görüntülere çocuk gibi sevinemiyorum.

Çünkü artık biliyoruz: Bir heykelin yıkılması, bir liderin öldürülmesi her zaman bir halkın özgürleşmesi anlamına gelmiyor; hatta çoğu zaman, asıl esaret o toz dumanı dağıldığında başlıyor. Zira gördük ki tarih bize şunu çok sert bir tokatla öğretti: Emperyalizm bir kapıdan alkışla girerse, o kapıdan ancak enkazla çıkar.

Irak’ta bir heykel yıkıldığında dünya alkışladı. “Diktatör devrildi” denildi. Özgürlük manşetleri atıldı. Fakat o alkışların ardından gelen yıllara baktığımızda geriye ne kaldı? Parçalanmış bir toplum, mezheplere bölünmüş bir ülke, yerinden edilmiş milyonlar ve kalıcı askerî varlıklar.

Sonra aynı senaryo Libya’da tekrarlandı. “Bu kez gerçekten halk kazanacak” denildi. Peki kazandı mı? Bugün haritası fiilen bölünmüş bir ülkeye bakıyoruz.

Suriye’de “rejim değişikliği” söylemiyle başlayan sürecin ise kaçıncı yılındayız? Kaç milyon insan göç yollarında? Kaç şehir yerle bir?

Burada durup soğukkanlı bir matematik yapmak zorundayız: Bir ülkede adalet mekanizması işlemediğinde oluşan boşluk, dış aktörler için müdahale alanına dönüşür. Ama o müdahale hiçbir zaman halk için yapılmaz. Zafiyet kullanılır. İçeride hukuku ve liyakati kuramayan yapı, dışarıya karşı savunmasız kalır.

Gerçek ulusal güvenlik; hamasetle değil, sloganla değil, romantik jeopolitik hayallerle hiç değil. Bir devletin asıl savunma hattı; hukukun üstünlüğü, kurumların işlerliği, liyakat ve güçlü toplumsal mutabakattır.

Tam da bu yüzden Mustafa Kemal Atatürk devleti aklın ve hukukun üzerine inşa etti. Dinin ve mezhebin siyasallaşmasının devleti zayıflatacağını biliyordu. Çünkü adaletin bittiği yerde boşluk oluşur. Boşluk olan yere de mutlaka bir güç girer.

Şimdi asıl soruya gelelim: Bir iktidarın devrilmesi gerçekten halkın iktidar olması mı demek? Çünkü tarih bize şunu gösterdi: Dışarıdan gelen tanklar devrim getirmiyor. Füzeler özgürlük üretmiyor. Bombardıman eşitlik doğurmuyor.

Evet, bu coğrafyada baskıcı rejimler var. Evet, insanlar özgürlük istiyor. Evet, kadınlar, gençler, işçiler daha adil bir düzen talep ediyor. Ama şu gerçeği görmezden gelemeyiz: Bir ülkeye dış müdahale başladığında, o müdahalenin merkezinde “halk” değil; çıkar hesapları oluyor.

Petrol. Enerji hatları. Jeopolitik üstünlük. Silah endüstrisi.

“İnsan hakları” çoğu zaman paketin üzerindeki süslü etiket oluyor. Bugün aynı söylem İran üzerinden dolaşıma sokuluyor. “Halkı kurtarma” dili yeniden ısıtılıyor. Tanıdık değil mi? Trump’ın veya ardıllarının "Size demokrasi getiriyoruz" demesi, bir kurdun kuzuya "Seni çitten kurtaracağım" demesiyle aynı şey. Bir diktatöre duyulan haklı öfkeyi, başkasının işgal planına meze yapmamak lazım.

Ben şuna inanıyorum: Bir diktatöre duyulan öfke anlaşılır. Ama o öfkenin yönünü kim belirliyor, asıl mesele budur. Öfke çok güçlü bir duygudur. Yanlış ellere geçtiğinde, halkın enerjisi halkın aleyhine çalışabilir.

Geçmiş örnekler bize şunu öğretti: Rejim değişebilir. Ama bağımlılık kalabilir. Yönetim değişebilir. Ama üsler kalabilir. Bayrak değişebilir. Ama ekonomik tahakküm devam edebilir.

İşte o zaman şunu anlıyoruz: Heykel yıkılmıştır ama zincir kırılmamıştır. Zincir sadece el değiştirmiştir.

Gerçek özgürlük dışarıdan paketlenip gönderilen bir ürün de değildir. İthal edilmez. İhale edilmez. Kiralık değildir. Şunu kalbimize kazımalıyız: Gerçek dönüşüm, gerçek devrim, toplumun kendi iç dinamikleriyle olur. Uzun, sancılı, çelişkili ama sahici bir süreçtir.

Fabrikalarda olur. Üniversitelerde olur. Sokakta olur. Kadınların mücadelesinde olur. İşçinin grevinde olur. Gençlerin cesaretinde olur. Kısacası halkın kendi örgütlü iradesiyle olur.

Asıl mesele, asıl haysiyetli duruş tam da şudur: Ne yerli baskıyı aklamak ne de yabancı müdahaleyi alkışlamak. İkisine de mesafe koyabilmek. Bu denge zor. Çünkü yaşadığımız şu kutuplaşma çağında her şey siyah ya da beyaz olsun isteniyor. Herkes sizden ya “tam destek” ya da “tam karşıtlık” bekliyor. Oysa akıl, bazen iki yanlış arasında taraf olmamayı, o iki yanlışın dışında üçüncü ve sahici bir yol inşa etmeyi gerektirir.

Tarihten ders çıkarmak, diktatörleri savunmak değildir. Ama emperyal müdahaleyi “özgürlük operasyonu” diye pazarlamak da saflık değildir. Ortadoğu yıllardır bir satranç tahtası gibi kullanıldı. Hamle yapanlar hep güçlü devletlerdi. Bedel ödeyenler ise hep halklar oldu.

Ben artık manşetlere değil, sonuçlara bakıyorum. Eğer bir operasyonun ardından ülke daha bağımsız, daha eşit, daha barışçıl hale gelmiyorsa; orada “kurtuluş” değil, yeniden dizayn vardır. Bu coğrafyanın insanları figüran değil. Başkasının senaryosunda rol almak zorunda değil.

Halkların kaderi, başkentlerde çizilen strateji belgeleriyle değil; kendi bilinçli örgütlenmeleriyle değişir. Gerçek devrim tank gölgesinde yazılmaz. Gerçek özgürlük brifing dosyalarında hazırlanmaz.

Ve şunu açıkça söylüyorum: Başkasının planında rol almayacağız. Figüran olmayacağız. Ya kendi kaderimizi yazacağız ya da o senaryoyu yırtacağız.

Çünkü özgürlük ya bağımsızlıkla gelir ya da adı özgürlük değildir. Günün sonunda, o toz duman dağıldığında elimizde kalan tek şey; ya başkasının yazdığı senaryodaki rolümüz ya da kendi yazdığımız haysiyetli hikayemiz olacak.

Arzu SEKİN 


10 Kasım 2025 Pazartesi

10 Kasım: 09:05'te Duran Zaman, 87 Yıldır Yürekte Duran Özlem


 

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün resmi, siyah-beyaz portresi. Atatürk, koyu renk resmi kıyafeti ve kravatıyla ciddi ve kararlı bir ifadeyle ileriye bakmaktadır.Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün resmi, siyah-beyaz portresi. Atatürk, koyu renk resmi kıyafeti ve kravatıyla ciddi ve kararlı bir ifadeyle ileriye bakmaktadır.

Siren sesi çaldığında, her şey bir anda donar.
Zaman susar, nefesler kesilir, kalpler aynı anda bir ritimle atar: özlem.
O an, bir milletin kalbinde sessizce yankılanan o ses, aslında bir veda değil, bir hatırlayıştır. Çünkü Atatürk, sadece bir tarihin içinde değil, bizim yüreğimizin en derin yerinde yaşamaya devam eder.

Her 10 Kasım geldiğinde içim hem hüzünle dolar hem gururla. Bir yanım, “Keşke görseydi bugünleri” derken; diğer yanım “Aslında o hâlâ görüyor” diye fısıldar. Çünkü o sadece bir lider değildi; fikirleriyle, cesaretiyle, insan sevgisiyle yaşamaya devam eden bir ruhtu.

O yüzden ne kadar yıl geçerse geçsin, yüreğimizdeki o büyük hüzünle, her Kasım sabahı aynı duyguyla uyanırız: Bir milletin babasını, bir öğretmenini, bir dostunu ve bir umudunu özler gibi…

Bugün, 10 Kasım... Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ebediyete intikalinin yıl dönümünde anıyoruz. Ancak 10 Kasım, sadece bir yas günü değil; aynı zamanda O’nun bıraktığı muazzam mirası ve vizyonu idrak etme günüdür. Atatürk’ün ileri görüşlülüğünü en net gösteren alanlardan biri ise şüphesiz kadın haklarıdır. O, kadınların toplumdaki yerini, bir ülkenin medeniyet seviyesinin en önemli göstergesi olarak kabul etti. Öyle ki, Cumhuriyet’in ilk yıllarında gerçekleştirilen devrimler, kadını nesne olmaktan çıkarıp, kendi haklarının bilincine varan bir özne yapan köklü bir çağdaşlaşma manifestosuydu.

Atatürk, toplumun ilerlemesini, iki kanat metaforuyla anlatırdı: "Bir toplum, ancak iki kanadıyla uçar." Bu kanatlardan biri eksikse, o toplum yükselemezdi. Bu nedenle Türk kadınının toplumsal yaşamdaki yerini sağlamlaştırmak, O'nun için en hayati reformlardan biriydi. Bu vizyonun ilk ve en temel adımı eğitimde eşitlik oldu. Kız çocuklarının eğitimi önündeki tüm engeller kaldırılarak, kadınların ilim ve fen yolunda ilerlemesinin önü açıldı. Asıl tarihi adımlar ise yasal reformlarla atıldı.

1926 yılında kabul edilen Türk Medeni Kanunu, Türk kadınının hukuki varlığını güvence altına alan bir milattı. Bu kanunla kadınlara tek eşlilik, boşanma hakkı, mirasta eşitlik ve mahkemede tanıklık hakkı gibi temel haklar tanındı. Kadın, erkeğiyle aynı hukuki statüye yükseltildi. Ardından gelen siyasi haklar, bu devrimin en çarpıcı kanıtıdır. 1930’da belediye, 1933’te muhtarlık seçimlerine katılma hakkını elde eden Türk kadını, nihayet 1934 yılında Milletvekili Seçme ve Seçilme Hakkı’na kavuştu. Bu devrim, sadece Türkiye için değil, dünya için de tarihi bir ders niteliğindedir. O yıllarda Fransa, İtalya, İsviçre gibi birçok Batı ülkesinde kadınlar henüz siyasi haklara sahip değilken, Türk kadını bu hakkı dünya kamuoyu önünde bir onur belgesi olarak almıştır.

Bugün ülkemin haline bakarım; içim burkulur. Ama sonra bir çocuğun gözünde parlayan ışığı, bir kadının dimdik yürüyüşünü, bir gencin kalbinde hâlâ yanan o ateşi görünce bilirim ki; O hâlâ burada. Her dilde, her yürekte, her doğru insanda.

Atatürk'ün amacı yalnızca kanun çıkarmak değildi; aynı zamanda zihinlerdeki cinsiyetçi duvarları yıkmak, toplumun tüm katmanlarında kadının aktif ve eşit katılımını sağlamaktı. O’nun eşsiz mirası, bugün de bizlere yol göstermektedir. Kadınların iş yaşamında, siyasette, bilimde var olması ve aktif rol alması, O’nun bize emanet ettiği çağdaşlık hedefine ne kadar yaklaştığımızın en önemli göstergesidir. Bizim görevimiz onu sadece anmak değil, yaşatmak. Çünkü Atatürk’ü yaşatmak, özgürlüğü, vicdanı, insanı yaşatmaktır. Ve biz, bunu yaptıkça, o hiçbir zaman ölmeyecek.

Bugün, O'nu anarken, sadece hatırasına saygı duruşunda bulunmakla kalmıyoruz; aynı zamanda bıraktığı en değerli emanet olan eşitlik, özgürlük ve çağdaşlık idealini savunacağımıza dair de yemin ediyoruz. "Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın!" diyen Atamızın izinde, O'nun vizyonunu ilelebet yaşatmak boynumuzun borcudur. Ruhun şad olsun Atam, emanet emin ellerde.

Sonsöz

Sen gittin ama biz hâlâ senin yolundayız, Paşam.
Her sabah doğan güneşin ardında senin ışığını arıyoruz.
Bir çocuk selam verdiğinde, bir kadın kendi ayakları üzerinde durduğunda, bir genç “Benim de bir hayalim var” dediğinde, oradasın.

Bazen rüzgârda bir özlem gibi, bazen bir marşın içinde yankılanan bir ses gibi duyuyoruz seni.
Yokluğunla bile var olmayı başaran tek adamsın sen.
Biz seni yalnızca 10 Kasım’da değil, her gün, her adımda, her umutta yaşıyoruz.

Toprağın değil; gönlün evladı oldun bu milletin.
Ve bu millet seni hiç unutmadı, unutmayacak da.

Sevgiyle kalın..

Arzu SEKİN 


1 Şubat 2025 Cumartesi

Gerçek Eşitlik: Kadın ve Erkek olmak değil , İnsan olmaktır.

Birbirine dönüşen kadın ve erkek silüetlerinden oluşan soyut bir yağlı boya/suluboya tablo. Eşitliği değil, insanlığı vurgulayan sanatsal bir kompozisyon

Falih Rıfkı’nın anlattığına göre, Meclis’te bir milletvekili Atatürk’e sormuş: ''Asrî olmak ne demektir?'' Atatürk, birkaç kelimeyle çağları aşan bir cevap vermiş: ''Adam olmak demektir.''

Bugün bu iki kelimenin içini doldurmaya çalışıyoruz. Adam olmak, insan olmak, erkek olmak…Oysa asıl mesele insan olabilmek değil midir?  Günümüzde birçok kişi bu ifadeye tepki gösteriyor; özellikle kadın hakları savunucuları haklı olarak "adam olmak" yerine "insan olmak" demeyi tercih ediyor. Peki, bu tercihler bir yana, biz gerçekten insan olmayı başarabiliyor muyuz? 

1789 İnsan Hakları Bildirgesi’nden Birleşmiş Milletler Bildirgesi’ne kadar nice bildirgeler yazıldı. Kadın hakları, eşitlik, özgürlük gibi kavramlar üzerine... Hepsi ''Kadın ve erkek eşittir dedi. Peki, hayatımızın hangi alanında bu eşitliği yaşayabildik ya da uygulayabildik? Kadının giysisine, kahkahasına, özgürlüğüne, hatta varlığına müdahale eden zihniyetin içinde eşitliği nasıl konuşabiliriz? Bu yüzden mesele sadece kadın-erkek eşitliği değil, insanlık meselesidir. Eğer insan olmayı başarabilseydik kadın hakları diye bir kavrama ihtiyaç duymazdık. Çünkü kimsenin hakkını savunmak zorunda kalmaz zaten doğuştan sahip olduğumuz eşitliği yaşayabilirdik.  

Bir de öyle bir zihniyet (çürümüş) var ki, kadını bir erkeğin varlığında tanımlıyor. Oysa kadın ne bir erkeğin gölgesidir, ne kölesidir, ne de toplumun süsü. Kadın, insanlığın ta kendisidir. Kadın, insanı karnında büyüten, sevgisiyle yoğuran ve ruhuyla var eden kutsal bir varlıktır.  Bu yüzden, kadın haklarını tartıştığımız her gün, aslında insanlık sınavını kaybediyoruz. Ve belki de en acısı, hâlâ kadın ve erkek eşitliğini konuşuyor olmamızdır. 21. yüzyılda hâlâ böyle bir konunun tartışılıyor olması bile çağ dışı ve insanlık dışı bir düşüncenin göstergesidir. Çünkü mesele, kadın-erkek olmak değil, insan olabilmektir. 

Sorun bireylerde değil, zihinlerde. Çocukluğumuzdan itibaren öğretilen yanlışlar, görenekler, aile baskısı ve eğitimsizlik… İşte insan olmanın önündeki en büyük engeller. Kadını ikinci plana iten anlayış, yalnızca erkeklerin değil, kadınların da zihinlerine işliyor. Bir kadın, başka bir kadının hakkını savunmazsa; bir erkek, kadının eşitliğini kabul etmezse, toplum nasıl insan olabilir?

Eşitliğin, saygının, sevginin, adalet duygusunun temelini ailede oluşturmalıyız. Bu görevde ilk başta anne ve babaya düşer. Çocuklarına adil olmayı öğretmeyen, sevgiyi paylaşmayı bilmeyen, saygıyı benimsemeyen bir ailede büyüyen birey, insan olmayı nasıl öğrenecek? Ya da oğluna üstünlük hissi aşılayan, kızına sessiz kalmayı öğreten bir ebeveyn, geleceğin de değişmesini engeller. Kadını ikinci plana atan bir baba, bunu normalleştiren bir anne, geleceğin de aynı kalmasını sağlayacaktır. Oysa değişim, en çok çocukların zihninde filizlenir. Eğer onlara eşitliği, özgürlüğü ve saygıyı aşılayabilirsek, gelecek nesillerde insan olmanın ne demek olduğunu tartışmaya bile gerek kalmayacaktır. Çünkü insan olmak, zaten eşitliği içinde barındırır.

Bugün hâlâ kadınların haklarını savunmaya çalışıyorsak, bu utanç bize yeter. Günün birinde bu zihniyet değişecek ve insanlık, eksiklerini tamamlayarak büyüyecek. İlhan Selçuk’un dediği gibi, ''adamlar insan olacak.'' "adam olmak" yalnızca erkek olmakla özdeş sayılmayacak. Ve belki de o gün, "Kadın-erkek eşit midir?" sorusu tarihin tozlu raflarında unutulmuş, anlamsız bir tartışma olarak kalacak. Ve o gün geldiğinde, kadınların ne giydiği, nasıl yaşadığı kimseyi ilgilendirmeyecek. Çünkü o gün, insan olmanın ne demek olduğunu anlayacağız. İnsan olmak, erdemle, eşitlikle ve vicdanla tanımlanacak. Çünkü insanlar arasında eşitlik değil, zaten var olması gereken doğal bir denge olacak.

Ama asıl soru şu: O gün gelene kadar kaç nesil daha bu eşitsizliğin yükünü taşıyacak? 

Oysa Atatürk’ün söylediği gibi, asrî olmak yani çağdaş olmak; insan gibi yaşamak, insan gibi düşünmek ve insan gibi davranmak demektir. Ve ancak bunu başardığımızda, gerçek anlamda eşit ve özgür olabiliriz.


Görüşmek üzere...

Arzu SEKİN 


İYİLİĞİN DE BİR SESİ OLSUN

  Sabahımız Neden Böyle Başlıyor? Sabah kuşağı programlarını açıyorum bazen, birkaç dakika sonra kapatıyorum. Daha gün yeni başlamış. ...