23 Eylül 2026 Çarşamba

İYİLİĞİN DE BİR SESİ OLSUN

 

İyiliğin de bir sesi olsun - Sabah ışığında pencere kenarında çay ve sokak kedilerini besleyen yaşlı kadın

Sabahımız Neden Böyle Başlıyor?

Sabah kuşağı programlarını açıyorum bazen, birkaç dakika sonra kapatıyorum.

Daha gün yeni başlamış. İnsan kahvesini içip kendine gelmeye çalışıyor. Belki işe gidecek, belki çocuğunu okula gönderecek, belki evin işine yetişecek. Ama televizyonu açtığında karşısına ne çıkıyor?

Kurgulanmış kavgalar.

Aile içi meseleler.

Birbirinin yüzüne bağıran insanlar.

Özel hayatı ortaya dökülen insanlar.

Saatlerce konuşulan acılar, tartışmalar, suçlamalar ve sıradanlaştırılmış ihanetlerin sarmalıyla başlıyor.

Daha sabahın ilk saatlerinde insanın ruhuna bu kadar yük bindirmek neden?

Sabah kuşağı diyoruz ama bazen sabahın kendisinden çok uzak bir ruh haliyle başlatıyor bizi güne.

Biz gerçekten böyle bir ülke miyiz?

Yoksa bize sürekli gösterilenlerden ibaret bir ülke mi olduk?

Bir de düşünün; çocuklarımıza “Güne güzel başlayın, iyi düşünün, insanlara karşı anlayışlı olun” diyoruz. Sonra televizyonu açıp saatlerce insanların birbirine nasıl bağırdığını, birbirinin hayatını nasıl didiklediğini seyrediyoruz.

Sonra da toplum neden bu kadar öfkeli diye şaşırıyoruz.

Belki biraz da neyi izlediğimize bakmamız gerekiyor. Biraz durup penceremizi gerçeğe açtığımızda, sokağın ve hayatın gerçek yüzünün o ekranlarda parlatılan çirkinliklerden çok uzakta aktığını görüyoruz.

Ben kötülükleri saklayalım demiyorum. Elbette yanlışlar konuşulacak. Bir insan mağdur edilmişse, bir haksızlık varsa ortaya çıkarılacak. Bunların üzeri kapatılsın demiyorum.

Ama hayat yalnızca bunlardan ibaret değil ki. Bazen kumandayı biraz kenara bırakıp çayımızı tazelemek, penceremizi açıp sokağa bakmak gerekiyor. Çünkü gerçek hayat, ekranlarda parlatılan o bıkkınlık ve ızdırap koridorlarından çok daha başka akıyor. Yeter ki biraz başımızı çevirip bakalım.

Sabahın yedisinde çocuğunu okula gönderen bir anne var.

Belki gece geç saatlere kadar çalıştı. Gün daha ağarmadan kalktı, çocuğunun kahvaltısını hazırladı. Kendi yorgunluğunu içine atıp, “Hadi yavrum, geç kalacaksın,” dedi. Sonra da çocuğunun okul masraflarını düşüne düşüne işe gitti.

Belki kendine alacağı yeni bir ayakkabıyı erteledi ama çocuğunun eksik kitabını tamamladı.

Bunun bir haber değeri yok.

Ama o annenin verdiği mücadele, belki bir ailenin bütün hikâyesidir.

Bir başka yerde bir baba, ay sonunu nasıl getireceğini hesaplıyor. Çocuğu istedi diye bir şeyi alamadığı için üzülüyor. Bunu çocuğuna belli etmemeye çalışıyor.

Bir genç var mesela. Ailesinin imkânları belki çok iyi değil. Ama o, bütün bunlara rağmen ders çalışıyor.

Üniversiteye girebilmek için gecesini gündüzüne katıyor. Belki istediği bölümü kazanıyor, belki yıllar sonra kendi ayakları üzerinde durmayı başarıyor.

Onun yıllarca verdiği emek ise çoğu zaman birkaç saniyelik bir haberden fazlasını bulmuyor.

Oysa bir insanın kendi hayatını kurabilmek için verdiği mücadele de anlatılmaya değer değil mi?

Bir öğretmen var.

Sınıfa giriyor, çocukların karşısına geçiyor. Belki kendi hayatında bin türlü sıkıntı var ama yine de dersini anlatıyor. Bir öğrencisinin kafasında küçücük bir ışık yakabilmek, ona başka bir hayatın mümkün olduğunu gösterebilmek için uğraşıyor.

Maaşından, kendi zamanından, kendi hayatından fedakârlık ediyor. Belki o çocuk yıllar sonra öğretmeninin adını her gün hatırlamayacak. Ama hayatında açılan bir kapının, bir gün onun elinden tutulmasıyla başladığını hiç bilmeden taşıyacak.

Böyle bir emeğin de anlatılacak bir hikâyesi yok mu?

Sokağın köşesine her sabah mama ve su bırakan yaşlı bir kadın var mesela.

Kimse onu tanımıyor.

Kimse ona mikrofon uzatmıyor.

Kimse “Neden yapıyorsunuz?” diye sormuyor. O da zaten yaptığı şeyi göstermek için yapmıyor.

O sadece kedilerin karnını doyuruyor.

Belki kendi emekli maaşıyla zor geçiniyor ama yine de parasından ayırıp her sabah onlara mama alıyor.

Bir başkası, markette kasada önündeki yaşlı kadının parasının yetmediğini fark edip sessizce eksik kalan kısmı tamamlıyor. Kadın belki kimin ödediğini bile bilmiyor.

Bir genç, yaşlı birinin elinden poşetini alıyor.

Bir komşu, hasta olan diğer komşusunun kapısına yemek bırakıyor.

Bir baba, çocuğunun istediği kitabı alabilmek için kendi ihtiyacından vazgeçiyor.

Bunların hiçbirinde kavga yok.

Bağırış yok.

İhanet yok.

Skandal yok.

Belki de tam bu yüzden ekranda kendilerine yeterince yer bulamıyorlar.

Ama hayatın asıl büyük tarafı biraz da burada.

Biz insanlığın neresine bakıyoruz?

Her gün aynı karanlık görüntülerin içine bakarsak, dünyanın tamamını karanlık sanabiliriz. Oysa pencerenin dışında güneş de doğuyor. Birileri işe gidiyor, birileri çocuğunun elini tutuyor, birileri sokak hayvanlarına su koyuyor, birileri yaşlı bir komşusunun poşetini taşıyor.

Birileri hâlâ tanımadığı bir insan için dua ediyor.

Birileri hâlâ bir çocuğun başını okşuyor.

Birileri hâlâ karşılık beklemeden yardım ediyor.

Bence bunları hatırlamaya ihtiyacımız var.

Bu, kötülükleri görmezden gelelim demek değil. Haksızlığı saklayalım, yanlışın üzerini örterek herkes iyiymiş gibi davranalım da demiyorum. Tam tersine, kötülüğü gördüğümüz kadar iyiliği de görmemiz gerekiyor.

Çünkü insan yalnızca eleştirilerek değişmiyor.

Bazen güzel bir davranışı görünce de kendini sorguluyor.

Birinin merhametini gördüğümüzde, kendi merhametimizi hatırlıyoruz. Birinin fedakârlığına tanık olduğumuzda, “Ben ne yapıyorum?” diye düşünüyoruz. Hiç tanımadığımız bir insanın yaptığı küçük bir iyilik bile içimizde bir yere dokunabiliyor.

Belki bugün bizim de yapabileceğimiz çok küçük bir şey vardır.

Birine teşekkür etmek.

Bir yaşlının poşetini taşımak.

Bir hayvanın önüne su koymak.

Kırdığımız birinden özür dilemek.

Bir çocuğu başarısı için yüreklendirmek.

Bir insanın derdini, hemen akıl vermeden dinlemek.

Bunların hiçbiri dünyayı bir günde değiştirmeyecek.

Ama bir insanın gününü değiştirebilir.

Bazen bir insanın gününü değiştirmek, sandığımızdan çok daha büyük bir şeydir.

Çünkü iyilik de bulaşıcıdır.

Nasıl ki öfke bir insandan diğerine geçebiliyorsa, merhamet de geçer. Nasıl bir kötü söz bütün günümüzü bozabiliyorsa, hiç beklemediğimiz bir güzel söz de günümüzü güzelleştirebilir.

Belki bu yüzden artık biraz da birbirimize iyi gelen şeyleri konuşmalıyız.

Sadece kim ne yaptı, kim kime ne söyledi, kim kimi aldattı, kim kiminle kavga etti diye bakmamalıyız hayata.

Arada başımızı kaldırıp başka tarafa da bakalım.

Çünkü bu ülkenin yalnızca kavga eden insanları yok.

Çocuğunu okutmak için çalışan anneleri de var.

Yıllarca emek verip bir yerlere gelmeye çalışan gençleri de var.

Öğrencisinin hayatına dokunan öğretmenleri de var.

Sokaktaki canların karnını doyuran yaşlıları da var.

Tanımadığı bir insanın derdine koşanları da var.

Ve belki hepimizin içinde, bütün bu gürültünün arasında hâlâ sessizce iyilik yapmak isteyen bir taraf var.

Bence onu biraz daha ortaya çıkarmanın zamanı geldi.

Kötülüğü gösterdikçe kötülüğü büyütebiliriz.

İyiliği gösterdikçe de iyiliğe cesaret verebiliriz.

Biz birbirimize sürekli kötülüğü gösterirsek, bir süre sonra kötülüğün normal olduğuna inanmaya başlayabiliriz.

“Zaten herkes böyle.”

“Kimse kimseyi düşünmüyor.”

“İnsanlara güvenilmez.”

“Bu ülkede iyi insan kalmadı.”

Bunları ne kadar çok duyarsak, o kadar çok inanırız.

Oysa iyi insanlar ortadan kaybolmadı.

Sadece çoğu sessiz.

Çünkü iyilik gösteriş istemiyor.

Bir insan yardım ettiğinde bunu kameraya göstermek zorunda hissetmiyor kendini. Bir anne çocuğu için fedakârlık yaptığında bunu sosyal medyada paylaşmıyor. Bir öğretmen öğrencisi için uğraştığında bunun haber olmasını beklemiyor.

Belki de bizim biraz onları görmeye ihtiyacımız var.

Çünkü insan sadece kötülükleri görerek yaşayamaz.

Bir yerden sonra yorulur.

Korkar.

Şüphelenir.

İnsanlara olan güvenini kaybetmeye başlar.

Sonra kendi içine çekilir.

Oysa bize bazen birinin hâlâ iyi olduğunu bilmek bile iyi geliyor.

Belki ekranlarda biraz daha buna ihtiyacımız var.

Sabah gözümüzü açtığımızda ilk duyduğumuz şey insanların birbirine bağırması olmasın.

Bir annenin mücadelesini de görelim.

Bir öğrencinin başarısını da konuşalım.

Bir öğretmenin emeğini de hatırlayalım.

Sokak hayvanlarına mama taşıyan yaşlı kadını da gösterelim.

Hiç tanımadığı bir insanın derdine koşan insanları da anlatalım.

Çünkü bunlar da bu ülkenin gerçeği.

Hem de azımsanmayacak kadar büyük bir gerçeği.

Ben artık bazen şunu düşünüyorum:

Belki toplumun bütün kötülüklerini göstermek kadar, iyiliklerini göstermek de bir sorumluluktur.

Neyi görünür kılarsak, onun çoğalmasına biraz olsun katkımız olur.

Kötülüğü teşhir etmek kolay.

İyiliği fark etmek ise biraz dikkat istiyor.

Belki sabahları televizyonu açtığımızda bunu hatırlamalıyız.

Günün daha ilk saatlerinde birbirimize öfke değil, biraz insanlık da gösterebiliriz.

Belki bugün kendimize yapacağımız en güzel iyilik, dünyaya biraz farklı bakmak olur.

Her gördüğümüze hemen öfkelenmek yerine, arada bir iyiliği aramak…

Ve bulduğumuzda da başımızı çevirip geçmemek.

Çünkü belki de bu ülkenin ihtiyacı olan şey, daha fazla kötülük hikâyesi değil; birbirimize hâlâ insan olduğumuzu hatırlatacak küçük iyiliklerin çoğalmasıdır.

Ve galiba hepimizin, güne başlarken biraz buna ihtiyacı var.

Arzu SEKİN

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İYİLİĞİN DE BİR SESİ OLSUN

  Sabahımız Neden Böyle Başlıyor? Sabah kuşağı programlarını açıyorum bazen, birkaç dakika sonra kapatıyorum. Daha gün yeni başlamış. ...