siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2026 Pazar

Cumhuriyet Değerleri ve Halkın Sessiz Vicdanı: Biz Yeniden Doğarız

 

Kurak arazide yeniden doğuşu simgeleyen yeşil fidan ve arka planda dalgalanan Türk bayrağı ile Pamukkale ve Anadolu manzaralı gündoğumu fotoğrafı.

“Dünyayı değiştiremiyorsan dünyanı değiştirirsin. Hepsi bu.” der Kaybedenler Kulübü filminde. Ama bazen öyle bir an gelir ki, kendi dünyana çekilmek de yetmez. Çünkü dışarıda biriken adaletsizlik, çürüme ve kir, pencereyi ne kadar sıkı kapatırsan kapat içeri sızar. Nefes alamaz hale gelirsin. İşte tam o sınır çizgisindeyiz.

Siyaset denen kurum, bu topraklarda uzun süredir topluma hizmet etme aracı olmaktan çıktı. Koltuk kavgalarının, kişisel çıkarların, "aman altımdaki güç gitmesin" korkusunun esiri olmuş bir kumpas yuvasına döndü. İşin en acı tarafı ne biliyor musunuz? Bu çürümüşlük sadece bir tarafa özgü değil. Kendini muhalefetin kalesi, umudun adresi olarak pazarlayanların da bu sistemin bir parçası haline geldiğini, hatta bizzat o çarkı döndürdüğünü görmek canımızı daha çok yakıyor. Cumhuriyet’in kurucu değerlerini, Atatürk’ün mirasını sadece birer kartvizit gibi yakalarında taşıyan ama arkada kendi iktidar alanlarını korumak için her türlü ilkeyi çiğneyenlerin yarattığı hayal kırıklığı, düşmanın vurduğu darbeden daha derin bir iz bırakıyor.

Yıllardır bu ülkede bir "cahillik" tartışması döner durur. Harf devrimiyle "bir gecede cahil kaldık" diye sızlananlar, aslında bu halkın kendi öz dilini ve kimliğini asırlarca nasıl kaybettiğini görmezden gelirler. Ama asıl ironi bugün yaşanıyor. Bugün bu ülkenin insanı, bir gecede kuralların değiştiği, bir partinin meşruiyetinin altının oyulduğu, koskoca üniversitelerin bir bakkal dükkânı gibi kapatılabildiği bir düzene uyanıyor. Sabah gözünü açtığında cebindeki paranın, emeğinin, geleceğinin eriyip gittiğini gören bir halk var karşımızda. Ve birileri çıkıp, tüm bu olup bitenleri, bu ekonomik ve hukuki yıkımı anlamayacak kadar aptal olduğumuzu sanıyor.

Halkın ferasetini, izanını ve vicdanını küçümsemek, bu toprakların tarihindeki en büyük yanılgıdır. Adaleti, hukuku ve ellerindeki gücü sadece kendi pisliklerini örtmek, paçayı kurtarmak için kullananların sonu hep aynı olmuştur; tarih bunun örnekleriyle dolu. Siyaseti bir hizmet yarışı değil de bir savaş meydanı gibi görmek, rakibini sandıkta ya da fikirde yenmek yerine onu tamamen yok etmeye programlanmak, aslında büyük bir acizliğin ve korkunun dışavurumudur.

Ne koltuk sevdalısı proje adamları ne onların etrafında kümelenmiş o çıkarcı avane ne de bu halkın iradesini teslim alabileceğini sanan o kör düzen... Hiçbiri bu ülkenin damarlarındaki o bağımsızlık inancını söküp atamaz. Atatürk’ün izini, devrimlerini ve bu topraklara bıraktığı o onurlu mirası silmeye kimsenin gücü yetmez. Bunu hâlâ anlamayanlar, karşılarında kimin olduğunu unutuyorlar.

Karşılarında; Misak-ı Milli ruhunu içinde taşıyan, vatanı ve bağımsızlığı için gerekirse her şeyinden vazgeçebilecek bir ekolün çocukları var. Bizler, kökleri derinlerde olan bir çınar gibiyiz. Tepeden tırnağa budasanız da her fırtınada yapraklarımızı dökseniz de yine yeşeririz. Samsun’un dalgalı denizinden, İzmir’in dağlarından, Hatay’ın direncinden, Anadolu’nun fısıldayan her köşesinden yeniden doğarız. Çünkü bu halk, esarete alışık değildir; genlerinde küllerinden doğmak vardır.

Yapılan her türlü haksızlık, sergilenen her rezalet ve zorbalık hafızamıza kazınıyor. Demokrasiyi sadece kendilerine hizmet ettiğinde sevenlere, hukuku kendi kalkanı yapanlara bu halkın vereceği en net cevap yine sandıkta olacaktır. Korkup kaçtığınız, yüzleşmeye cesaret edemediğiniz o sandık önümüze geldiğinde, neyin ne olduğunu çok iyi bilen bu sessiz çoğunluk, sessizliğini bozacak ve hesabını soracaktır.

Bu da böyle biline.

Arzu SEKİN

3 Mart 2026 Salı

Heykeller Yıkılırken Demokrasi Gelir mi? İran ve Emperyalizm Üzerine

Yıkılmış bir heykelin önünde toz duman içinde duran zincirler ve arka planda askeri araçlar; dış müdahale ve halkın özgürlük mücadelesini simgeleyen dramatik bir sahne

Bir sabah uyanıyorsun. Televizyonda bir heykel devriliyor. Kalabalık bağırıyor. Kameralar yakın plan çekiyor. Spiker coşkulu: “Tarihi an!” Sanki o an, bir halk yeniden doğmuş gibi anlatılıyor. Ama ben artık o görüntülere çocuk gibi sevinemiyorum.

Çünkü artık biliyoruz: Bir heykelin yıkılması, bir liderin öldürülmesi her zaman bir halkın özgürleşmesi anlamına gelmiyor; hatta çoğu zaman, asıl esaret o toz dumanı dağıldığında başlıyor. Zira gördük ki tarih bize şunu çok sert bir tokatla öğretti: Emperyalizm bir kapıdan alkışla girerse, o kapıdan ancak enkazla çıkar.

Irak’ta bir heykel yıkıldığında dünya alkışladı. “Diktatör devrildi” denildi. Özgürlük manşetleri atıldı. Fakat o alkışların ardından gelen yıllara baktığımızda geriye ne kaldı? Parçalanmış bir toplum, mezheplere bölünmüş bir ülke, yerinden edilmiş milyonlar ve kalıcı askerî varlıklar.

Sonra aynı senaryo Libya’da tekrarlandı. “Bu kez gerçekten halk kazanacak” denildi. Peki kazandı mı? Bugün haritası fiilen bölünmüş bir ülkeye bakıyoruz.

Suriye’de “rejim değişikliği” söylemiyle başlayan sürecin ise kaçıncı yılındayız? Kaç milyon insan göç yollarında? Kaç şehir yerle bir?

Burada durup soğukkanlı bir matematik yapmak zorundayız: Bir ülkede adalet mekanizması işlemediğinde oluşan boşluk, dış aktörler için müdahale alanına dönüşür. Ama o müdahale hiçbir zaman halk için yapılmaz. Zafiyet kullanılır. İçeride hukuku ve liyakati kuramayan yapı, dışarıya karşı savunmasız kalır.

Gerçek ulusal güvenlik; hamasetle değil, sloganla değil, romantik jeopolitik hayallerle hiç değil. Bir devletin asıl savunma hattı; hukukun üstünlüğü, kurumların işlerliği, liyakat ve güçlü toplumsal mutabakattır.

Tam da bu yüzden Mustafa Kemal Atatürk devleti aklın ve hukukun üzerine inşa etti. Dinin ve mezhebin siyasallaşmasının devleti zayıflatacağını biliyordu. Çünkü adaletin bittiği yerde boşluk oluşur. Boşluk olan yere de mutlaka bir güç girer.

Şimdi asıl soruya gelelim: Bir iktidarın devrilmesi gerçekten halkın iktidar olması mı demek? Çünkü tarih bize şunu gösterdi: Dışarıdan gelen tanklar devrim getirmiyor. Füzeler özgürlük üretmiyor. Bombardıman eşitlik doğurmuyor.

Evet, bu coğrafyada baskıcı rejimler var. Evet, insanlar özgürlük istiyor. Evet, kadınlar, gençler, işçiler daha adil bir düzen talep ediyor. Ama şu gerçeği görmezden gelemeyiz: Bir ülkeye dış müdahale başladığında, o müdahalenin merkezinde “halk” değil; çıkar hesapları oluyor.

Petrol. Enerji hatları. Jeopolitik üstünlük. Silah endüstrisi.

“İnsan hakları” çoğu zaman paketin üzerindeki süslü etiket oluyor. Bugün aynı söylem İran üzerinden dolaşıma sokuluyor. “Halkı kurtarma” dili yeniden ısıtılıyor. Tanıdık değil mi? Trump’ın veya ardıllarının "Size demokrasi getiriyoruz" demesi, bir kurdun kuzuya "Seni çitten kurtaracağım" demesiyle aynı şey. Bir diktatöre duyulan haklı öfkeyi, başkasının işgal planına meze yapmamak lazım.

Ben şuna inanıyorum: Bir diktatöre duyulan öfke anlaşılır. Ama o öfkenin yönünü kim belirliyor, asıl mesele budur. Öfke çok güçlü bir duygudur. Yanlış ellere geçtiğinde, halkın enerjisi halkın aleyhine çalışabilir.

Geçmiş örnekler bize şunu öğretti: Rejim değişebilir. Ama bağımlılık kalabilir. Yönetim değişebilir. Ama üsler kalabilir. Bayrak değişebilir. Ama ekonomik tahakküm devam edebilir.

İşte o zaman şunu anlıyoruz: Heykel yıkılmıştır ama zincir kırılmamıştır. Zincir sadece el değiştirmiştir.

Gerçek özgürlük dışarıdan paketlenip gönderilen bir ürün de değildir. İthal edilmez. İhale edilmez. Kiralık değildir. Şunu kalbimize kazımalıyız: Gerçek dönüşüm, gerçek devrim, toplumun kendi iç dinamikleriyle olur. Uzun, sancılı, çelişkili ama sahici bir süreçtir.

Fabrikalarda olur. Üniversitelerde olur. Sokakta olur. Kadınların mücadelesinde olur. İşçinin grevinde olur. Gençlerin cesaretinde olur. Kısacası halkın kendi örgütlü iradesiyle olur.

Asıl mesele, asıl haysiyetli duruş tam da şudur: Ne yerli baskıyı aklamak ne de yabancı müdahaleyi alkışlamak. İkisine de mesafe koyabilmek. Bu denge zor. Çünkü yaşadığımız şu kutuplaşma çağında her şey siyah ya da beyaz olsun isteniyor. Herkes sizden ya “tam destek” ya da “tam karşıtlık” bekliyor. Oysa akıl, bazen iki yanlış arasında taraf olmamayı, o iki yanlışın dışında üçüncü ve sahici bir yol inşa etmeyi gerektirir.

Tarihten ders çıkarmak, diktatörleri savunmak değildir. Ama emperyal müdahaleyi “özgürlük operasyonu” diye pazarlamak da saflık değildir. Ortadoğu yıllardır bir satranç tahtası gibi kullanıldı. Hamle yapanlar hep güçlü devletlerdi. Bedel ödeyenler ise hep halklar oldu.

Ben artık manşetlere değil, sonuçlara bakıyorum. Eğer bir operasyonun ardından ülke daha bağımsız, daha eşit, daha barışçıl hale gelmiyorsa; orada “kurtuluş” değil, yeniden dizayn vardır. Bu coğrafyanın insanları figüran değil. Başkasının senaryosunda rol almak zorunda değil.

Halkların kaderi, başkentlerde çizilen strateji belgeleriyle değil; kendi bilinçli örgütlenmeleriyle değişir. Gerçek devrim tank gölgesinde yazılmaz. Gerçek özgürlük brifing dosyalarında hazırlanmaz.

Ve şunu açıkça söylüyorum: Başkasının planında rol almayacağız. Figüran olmayacağız. Ya kendi kaderimizi yazacağız ya da o senaryoyu yırtacağız.

Çünkü özgürlük ya bağımsızlıkla gelir ya da adı özgürlük değildir. Günün sonunda, o toz duman dağıldığında elimizde kalan tek şey; ya başkasının yazdığı senaryodaki rolümüz ya da kendi yazdığımız haysiyetli hikayemiz olacak.

Arzu SEKİN 


7 Aralık 2025 Pazar

''Elhamdülillah" Dedikleri Yolculuk: Siyasette İlkesizliğin Bize Yaşattığı Derin Hayal Kırıklığı

Türk siyasetindeki değişkenliği ve güven kaybını yansıtan metaforik sahne: Yorgun bir adam tiyatro sahnesini izlerken, sahnedeki maskeli figürler rollerini değiştiriyor ve duvardaki gazeteler rutubetten dökülüyor. Zemin, parçalanmış güveni temsil ediyor. 

Uzun zamandır bir şeyleri anlamaya çalışıyorum… Belki de yılların yorgunluğu, belki umut kırıklarının ağırlığı, belki de artık kimseye inanmak istemeyen kalbimin sesi bu. Çünkü bu ülkede siyaset, sanki bir tiyatro sahnesi gibi; ışıklar değiştikçe roller, roller değiştikçe taraflar değişiyor. Dün alkışlanan bugün yuhalanıyor, dün düşman ilan edilen bugün sarmaş dolaş oluyor. Bir dostluk, bir düşmanlık… Hepsi bir günde. Hepsi bir anda.

Siyaset yazmak istemiyorum ama ne kadar kaçmak istesem de yaşadığım ülkede olup bitenler sessiz kalmama izin vermiyor. Çünkü bu topraklarda siyaset, insanın evine kadar sızan bir rutubet gibi; görsen rahatsız, görmezden gelsen daha rahatsız…

Dün “asla” dedikleriyle yan yana durdular, bugün “dostuz” dediklerine sırt çevirdiler. Yarın kim bilir kimin kapısında sıraya girecekler? Bir sabah kalkıyoruz, gündem başka; ertesi gün bambaşka. Sanki yağmurun altında un ufak olan bir tebeşir çizgisi gibi… Hangi söze tutunayım, hangisine güveneyim? Düşünüyorum…

Dün düşman ilan ettiklerinin bugün el üstünde tutulmasını, dün yere göğe sığdırılamayanların bugün hedef tahtasına konmasını… Bu kadar keskin dönüşleri izlerken, insan kendini bir girdabın içinde gibi hissediyor. Bir günün sabahı başka, akşamı başka… “Dün feto, bugün apo, yarın papa…” Bu üç kelimelik kurgu, aslında bir dönemin, bir siyasi aklın tutarsızlığını, ilkesizliğini ve belki de en kötüsü, omurgasızlığını haykırıyor. Siyasi iklim, adeta bir meteoroloji istasyonu gibi her gün yeni bir yön tayin ediyor. Bugün dünkü kırmızı çizgisini çiğneyen, yarın daha önce aklının ucundan bile geçirmeyeceği bir figürle masaya oturabiliyor. Bu durum, basit bir politik manevra olmaktan çok, iktidarın zehirli cazibesinin insan ruhunda yarattığı derin bir çöküşün yansımasıdır.

Sanki her şey bir oyun, biz seyirciyiz; sahnedekiler neyi isterse ondan ibaret bir gerçeklikle baş başa bırakılıyoruz. … İnsan, “acaba yarın neye uyanacağım?” diye sormaktan kendini alamıyor.

Ve içimde garip bir his var… Çok derinden, çok sessiz bir yerden gelen bir his. Sanki yıllardır “Elhamdülillah” diyerek çıktıkları yolculuğu, bir gün “Amen” diyerek tamamlayacaklarmış gibi. Çünkü gidişat belli. Çünkü yön belli. Çünkü dünle bugün arasında tutarlılık yoksa, yarın zaten çoktan kaybolmuştur.

Siyaset denen o zorlu ve karmaşık arenayı izlerken, bir vatandaş olarak içimde hem bir hüzün hem bir kızgınlık hem de derin bir hayal kırıklığı büyüyor. İnsan güvenmek ister… En azından sözün bir ağırlığı olsun, duruşun bir bedeli olsun ister. Ama yıllardır aynı döngüyü izledikçe, içimdeki o güven duygusu ufalanıp toprağa karışıyor. Bir siyasi hareketin, yola çıkarken sahip olduğu tüm ahlaki ve etik değerleri, sırf koltuğu muhafaza edebilmek adına feda etmesi ne kadar da acı. "Elhamdülillah" nidalarıyla çıkılan o kutlu yolculuğun, yolun sonunda tüm değerlerden soyunarak, belki de tüm inanç sistemlerine aykırı düşecek bir "Amen" ile son bulacak olması ihtimali, içimizdeki samimiyete vurulan en büyük darbedir. Bu, sadece bir parti politikası değişikliği değil; bu, o harekete gönül veren milyonların saf inancının ve umudunun bir nevi inkârıdır.

Oysa büyük siyasi liderlik, rüzgâr nereden eserse essin, ana rotasını kaybetmeyen deniz feneri gibi olmalıdır. Rota değişebilir, taktikler revize edilebilir; ama siyasi kimliğin ve ahlaki duruşun temelleri asla pazarlık konusu olmamalıdır.

Gelinen bu noktada, gidişatın gösterdiği tek şey var: Siyaset, kendini var eden değerleri tüketmeye devam ediyor. Ve bu tükenişin sonunda, "Amen" ile yapılacak o jübile, iktidarın bir zaferi değil, inancın ve ilkenin politik alandaki hazin bir yenilgisi olacaktır. Geriye sadece, rüzgarla savrulmuş, neye inanacağını bilemeyen, büyük bir hayal kırıklığıyla baş başa kalmış bir toplum kalacaktır.

Ve belki de bu yüzden, siyasetin rüzgârıyla savrulan bu ülkede, ben artık rüzgârın değil, gerçeğin peşindeyim. Söylemlerin değil, samimiyetin izindeyim. Çünkü bir gün dost, bir gün düşman olan bir düzenin içinde tek gerçek, halkın sırtına yüklenen ağırlık. Ve o ağırlığı en iyi, yıllarca omzuna yük yüklenmiş insanlar bilir.

Gidişat… Evet. Aslında her şeyi o anlatıyor. Ne kadar dönerlerse dönsünler, ne kadar değişirlerse değişsinler, ne kadar söz verirlerse versinler…

Sonunda bu ülkenin gerçek sahibi yine biziz.

Bizim hayal kırıklıklarımız, bizim yorgunluğumuz, bizim sessiz haykırışlarımız… Ben artık o sessizliğin içindeki çığlığı duyuyorum.

Ve belki de bu yüzden, ne söylediklerine değil; nasıl yaşadığımıza bakıyorum.

Çünkü sözler uçuyor, nutuklar kayboluyor, vaatler unutuluyor…

Ama hayatın gerçeği asla değişmiyor.

Sevgiyle Kalın..

 

Arzu SEKİN

23 Ağustos 2025 Cumartesi

DÜN ÖVDÜĞÜNE BUGÜN SÖVENLER


Menfaat Uğruna Eğilenler: Güç kimdeyse, onlar o yöne bükülür. Omurgasızlık, bir kariyer meselesi değildir; bir karakter meselesidir.


Hayatta değişmeyen bazı gerçekler vardır. Onlardan biri de menfaat uğruna eğilip bükülenlerin hiç eksik olmamasıdır.

Adına ister yalakalık deyin, ister taklacılık… Özünde değişmeyen tek şey vardır: Omurgasızlıktır.

Yaş ilerledikçe daha iyi anlıyor insan: Yalakalar her dönem iktidar çevresinde hep var olmuşlar. 

Dün Demirel’in, Özal’ın, Erbakan’ın, Ecevit’in, Türkeş’in çevresinde nasıl yağcılar, taklacılar, dalkavuklar varsa; bugün de farklı isimlerin çevresinde aynı türden figüranları görüyoruz. Oyun da aynı, oyuncular da.

Kimi zaman ellerinde çiçeklerle poz verenler, kimi zaman liderin gölgesine sığınanlar, kimi zaman da, sorgulamadan “haklısınız efendim”  “emredersiniz efendim” diyenler… Her dönemde var oldular, her dönemde kendilerine yer açmayı başardılar.    

Bugün övgülerin de bağlılıkların da sahici olmadığı bir çağdayız. Dün yere göğe sığdıramadıklarını, bugün yerin dibine sokulduğunu görmek artık olağan hale geldi. Çünkü onların sadakati kişiye değil, güce. Bu durum, onlar için bir yaşam biçimine dönüşmüş, adeta ahlaklarına işlemiştir. Rüzgâr nereden eserse, yüzlerini oraya dönüyorlar!

Aslında bir noktadan sonra isimlerin bir önemi kalmıyor. Lider değişiyor, dönem değişiyor, iktidar değişiyor ama yalakalığın biçimi hep aynı kalıyor. Eğilmek, bükülmek, şakşak yapmak, alkış tutmak… Hepsi aynı ezberin farklı varyasyonları.

Ve ne gariptir ki, omurgasızlık bu ülkede hiçbir dönemde işsiz kalmıyor.

Aslında bu bir “tutarsızlık” değil; tam tersine bir “hayatta kalma stratejisi.”

Çünkü omurgalı olmak bedel ödemeyi, yalnız kalmayı, hatta kaybetmeyi göze almak demektir. Oysa eğilip bükülmek çok daha kolaydır.

Bazıları için en sağlam yatırım aracı banka hesabı değil, doğru kişiye zamanında övgü yağdırmaktır.

Bu “mesleğin” incelikleri de var:
– Dün söylediklerini bugün unutabilmek.
– Yüzünü her koşula göre esnetebilmek.
– Noktalama işaretleri gibi kıvrılabilmek: virgül gibi eğilmek, ünlem gibi zıplamak, soru işareti gibi bükülmek…

Toplum olarak biz de bu tiyatroyu izliyoruz. Bir gün methiyeler düzülen yüzlerin, ertesi gün aynı kişiye küfürler savurduğunu görmekten bıktık.

Çünkü biliyoruz: Ortada fikir yok, sadece menfaat var.

Üstelik yönetenler de bu yalakalardan faydalanır. Menfaati için eğilen, yine menfaati için doğrulur. Küçük kırıntılarla beslenir, varlığını sürdürür.

Ama unutulan bir şey var: Omurgasızlıkla yükselebilirsiniz, fakat tepede kalabilmek için sürekli eğilip bükülmeniz gerekir.

İnsan bedeni belki bunu kaldırır, ama insan onuru kaldırmaz.

Düşünmüyor değilim...Belki bir gün üniversitelerde “Yalakalık ve Taklacılık Fakültesi” açılır. Müfredatta dersler hazır:

Yalakalığın Tarihi
– İleri Seviye Taklalar
– Şakşakçılıkta Beden Dili
– Omurgasızlıkta Kariyer Planlaması

Ve bölüm başkanı tabii ki her dönemin en kıdemli yanardöneri olur.

Ama gerçek şu: Menfaat uğruna eğilip bükülmek günü kurtarır, ömrü değil.

Onur kaybının faturası ise hiçbir makamla, hiçbir mevkiiyle ödenmez.

Sevgiyle kalın.

Arzu SEKİN 



1 Mayıs 2025 Perşembe

UTANMAK UNUTULDUĞUNDA

“Parlak renklerle dolu umutlu bir gökyüzü altında yürüyen insanlar – karanlıkların ardından gelen aydınlığı temsil ediyor.”

Her şeyi hayretle izliyoruz… Yaşını başını almış birinin, hâlâ bu kadar pişkin ve  pişmanlık duymadan, utanmadan konuşmasını izlemek yürek burkuyor. Ne utanıyor, ne sıkılıyor. Oysa utanmak, insan olmanın en sade ama en asil hali değil midir?

Bakıyoruz… Samimi bir duruşu yok. Karizmatik desen, hiç değil. Akademik, sanatsal ya da siyasi bir başarısı? O da yok. Ama ne hikmetse, birileri onu göklere çıkarıyor, sorgulamadan peşinden gidiyor. Asıl trajedi burada başlıyor işte.

Siyasi hırsları uğruna neler yapıldığını gördük… İftira, yalan, çarpıtma... İnsanların hayatlarına mal olan yalanlar! Gerçekleri ters yüz edip, doğruyu susturarak koltukta kalmaya çalışanlar var. Ve tüm bunların ardından da utanmadan “halkı temsil ediyoruz” "adalet" var diyebiliyorlar.

İşin daha acı tarafı ne biliyor musunuz? Allah’ı da dillerinden düşürmüyorlar. Her cümlelerinin sonunda “elhamdülillah” demeyi biliyorlar ama elleriyle tuttukları haramı, göz göre göre yuttukları günahı görmezden geliyorlar. Kendilerini dindar gibi gösteriyorlar ama dinle uzaktan yakından alakaları yok! Allah’la aldatıyorlar… Oysa en büyük günah da budur: Allah’ın adını kullanarak kötülük yapmak! Ve halkın bunlara inanması..!!

Bir toplumun düşüşü, sadece yanlış bir liderle değil; o yanlışa körü körüne bağlananlarla mümkün olur. Ve bu cehaletin dumanı, hepimizin ciğerine işliyor. Hep birlikte karanlık bir tüneldeyiz sanki, ışığı kapatmışlar, biz de birbirimize çarpa çarpa ilerlemeye çalışıyoruz.

Ama unutulmasın… Her şeyin bir vakti vardır. Gerçekler er ya da geç sahneye çıkar. İlahi adaletin sahnesi büyük, perdesi ağırdır ama vakti gelince açılır.

Ve evet, her canlı bir gün ölümü tadacaktır. Bu, sadece bir fiziksel sona işaret etmez; bazen bir fikrin, bir yalanın, bir sahte kahramanlığın da ölümüdür. Dilerim bu vedalar hakikatin doğuşuna vesile olur. Gönülden bir “amin” yeter şimdilik. Ve tez zamanda..!!

Görüşmek Üzere...

Arzu SEKİN

Herkes Gibi Olmayı Bir Türlü Başaramadım

  Hayatta en çok neyi beceremedin diye sorsalar, sanırım cevabım hazır olurdu: Herkes gibi olmayı. Bazı insanlar vardır; olanı olduğu gi...