3 Mart 2026 Salı

Heykeller Yıkılırken Demokrasi Gelir mi? İran ve Emperyalizm Üzerine

Yıkılmış bir heykelin önünde toz duman içinde duran zincirler ve arka planda askeri araçlar; dış müdahale ve halkın özgürlük mücadelesini simgeleyen dramatik bir sahne

Bir sabah uyanıyorsun. Televizyonda bir heykel devriliyor. Kalabalık bağırıyor. Kameralar yakın plan çekiyor. Spiker coşkulu: “Tarihi an!” Sanki o an, bir halk yeniden doğmuş gibi anlatılıyor. Ama ben artık o görüntülere çocuk gibi sevinemiyorum.

Çünkü artık biliyoruz: Bir heykelin yıkılması, bir liderin öldürülmesi her zaman bir halkın özgürleşmesi anlamına gelmiyor; hatta çoğu zaman, asıl esaret o toz dumanı dağıldığında başlıyor. Zira gördük ki tarih bize şunu çok sert bir tokatla öğretti: Emperyalizm bir kapıdan alkışla girerse, o kapıdan ancak enkazla çıkar.

Irak’ta bir heykel yıkıldığında dünya alkışladı. “Diktatör devrildi” denildi. Özgürlük manşetleri atıldı. Fakat o alkışların ardından gelen yıllara baktığımızda geriye ne kaldı? Parçalanmış bir toplum, mezheplere bölünmüş bir ülke, yerinden edilmiş milyonlar ve kalıcı askerî varlıklar.

Sonra aynı senaryo Libya’da tekrarlandı. “Bu kez gerçekten halk kazanacak” denildi. Peki kazandı mı? Bugün haritası fiilen bölünmüş bir ülkeye bakıyoruz.

Suriye’de “rejim değişikliği” söylemiyle başlayan sürecin ise kaçıncı yılındayız? Kaç milyon insan göç yollarında? Kaç şehir yerle bir?

Burada durup soğukkanlı bir matematik yapmak zorundayız: Bir ülkede adalet mekanizması işlemediğinde oluşan boşluk, dış aktörler için müdahale alanına dönüşür. Ama o müdahale hiçbir zaman halk için yapılmaz. Zafiyet kullanılır. İçeride hukuku ve liyakati kuramayan yapı, dışarıya karşı savunmasız kalır.

Gerçek ulusal güvenlik; hamasetle değil, sloganla değil, romantik jeopolitik hayallerle hiç değil. Bir devletin asıl savunma hattı; hukukun üstünlüğü, kurumların işlerliği, liyakat ve güçlü toplumsal mutabakattır.

Tam da bu yüzden Mustafa Kemal Atatürk devleti aklın ve hukukun üzerine inşa etti. Dinin ve mezhebin siyasallaşmasının devleti zayıflatacağını biliyordu. Çünkü adaletin bittiği yerde boşluk oluşur. Boşluk olan yere de mutlaka bir güç girer.

Şimdi asıl soruya gelelim: Bir iktidarın devrilmesi gerçekten halkın iktidar olması mı demek? Çünkü tarih bize şunu gösterdi: Dışarıdan gelen tanklar devrim getirmiyor. Füzeler özgürlük üretmiyor. Bombardıman eşitlik doğurmuyor.

Evet, bu coğrafyada baskıcı rejimler var. Evet, insanlar özgürlük istiyor. Evet, kadınlar, gençler, işçiler daha adil bir düzen talep ediyor. Ama şu gerçeği görmezden gelemeyiz: Bir ülkeye dış müdahale başladığında, o müdahalenin merkezinde “halk” değil; çıkar hesapları oluyor.

Petrol. Enerji hatları. Jeopolitik üstünlük. Silah endüstrisi.

“İnsan hakları” çoğu zaman paketin üzerindeki süslü etiket oluyor. Bugün aynı söylem İran üzerinden dolaşıma sokuluyor. “Halkı kurtarma” dili yeniden ısıtılıyor. Tanıdık değil mi? Trump’ın veya ardıllarının "Size demokrasi getiriyoruz" demesi, bir kurdun kuzuya "Seni çitten kurtaracağım" demesiyle aynı şey. Bir diktatöre duyulan haklı öfkeyi, başkasının işgal planına meze yapmamak lazım.

Ben şuna inanıyorum: Bir diktatöre duyulan öfke anlaşılır. Ama o öfkenin yönünü kim belirliyor, asıl mesele budur. Öfke çok güçlü bir duygudur. Yanlış ellere geçtiğinde, halkın enerjisi halkın aleyhine çalışabilir.

Geçmiş örnekler bize şunu öğretti: Rejim değişebilir. Ama bağımlılık kalabilir. Yönetim değişebilir. Ama üsler kalabilir. Bayrak değişebilir. Ama ekonomik tahakküm devam edebilir.

İşte o zaman şunu anlıyoruz: Heykel yıkılmıştır ama zincir kırılmamıştır. Zincir sadece el değiştirmiştir.

Gerçek özgürlük dışarıdan paketlenip gönderilen bir ürün de değildir. İthal edilmez. İhale edilmez. Kiralık değildir. Şunu kalbimize kazımalıyız: Gerçek dönüşüm, gerçek devrim, toplumun kendi iç dinamikleriyle olur. Uzun, sancılı, çelişkili ama sahici bir süreçtir.

Fabrikalarda olur. Üniversitelerde olur. Sokakta olur. Kadınların mücadelesinde olur. İşçinin grevinde olur. Gençlerin cesaretinde olur. Kısacası halkın kendi örgütlü iradesiyle olur.

Asıl mesele, asıl haysiyetli duruş tam da şudur: Ne yerli baskıyı aklamak ne de yabancı müdahaleyi alkışlamak. İkisine de mesafe koyabilmek. Bu denge zor. Çünkü yaşadığımız şu kutuplaşma çağında her şey siyah ya da beyaz olsun isteniyor. Herkes sizden ya “tam destek” ya da “tam karşıtlık” bekliyor. Oysa akıl, bazen iki yanlış arasında taraf olmamayı, o iki yanlışın dışında üçüncü ve sahici bir yol inşa etmeyi gerektirir.

Tarihten ders çıkarmak, diktatörleri savunmak değildir. Ama emperyal müdahaleyi “özgürlük operasyonu” diye pazarlamak da saflık değildir. Ortadoğu yıllardır bir satranç tahtası gibi kullanıldı. Hamle yapanlar hep güçlü devletlerdi. Bedel ödeyenler ise hep halklar oldu.

Ben artık manşetlere değil, sonuçlara bakıyorum. Eğer bir operasyonun ardından ülke daha bağımsız, daha eşit, daha barışçıl hale gelmiyorsa; orada “kurtuluş” değil, yeniden dizayn vardır. Bu coğrafyanın insanları figüran değil. Başkasının senaryosunda rol almak zorunda değil.

Halkların kaderi, başkentlerde çizilen strateji belgeleriyle değil; kendi bilinçli örgütlenmeleriyle değişir. Gerçek devrim tank gölgesinde yazılmaz. Gerçek özgürlük brifing dosyalarında hazırlanmaz.

Ve şunu açıkça söylüyorum: Başkasının planında rol almayacağız. Figüran olmayacağız. Ya kendi kaderimizi yazacağız ya da o senaryoyu yırtacağız.

Çünkü özgürlük ya bağımsızlıkla gelir ya da adı özgürlük değildir. Günün sonunda, o toz duman dağıldığında elimizde kalan tek şey; ya başkasının yazdığı senaryodaki rolümüz ya da kendi yazdığımız haysiyetli hikayemiz olacak.

Arzu SEKİN 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Heykeller Yıkılırken Demokrasi Gelir mi? İran ve Emperyalizm Üzerine

Bir sabah uyanıyorsun. Televizyonda bir heykel devriliyor. Kalabalık bağırıyor. Kameralar yakın plan çekiyor. Spiker coşkulu: “Tarihi an!”...