1 Haziran 2026 Pazartesi

Kendi Sessizliğinde Huzur Bulmak

 

Deniz kenarında, vapurda huzurla uzaklara bakan güneş gözlüklü bir kadının içsel huzuru ve yalnızlığın asaleti portresi.

İçinde debelenip durduğumuz o devasa kalabalığı bir anlığına dışarıdan izlediniz mi hiç? Herkesin durmadan konuştuğu, sürekli bir şeyler kanıtlamaya çalıştığı, maskelerin havada uçuştuğu o panayır yerini… Eskiden bana öyle gelirdi ki, ne kadar çok insana dokunursam, ne kadar çok masada yerim olursa o kadar var olacaktım. Hayatı pencereleri ardına kadar açık bir ev gibi yaşatıyordum kendime. Gelen girdi, giden oturdu; rüzgarı eksik olmadı, tozu dumanı bitmedi. Sonra bir gün, o pencerelerden içeri süzülen rüzgarın evi serinletmediğini, aksine içerideki her şeyi unufak edip savurduğunu fark ettim. İnsan bazen en çok, herkesin ortasındayken kimsesiz kalıyor. Kendimizi başkalarının göz aynalarında aramaktan vazgeçtiğimiz o kırılma noktası var ya, işte her şey tam orada başlıyor.

O sahte kalabalıkların yarattığı illüzyon o kadar güçlü ki, ruhumuzun rengini soldurduklarını anlamak zaman alıyor. Yüzünüze gülen ama gözlerinin içi buz kesmiş insanlarla aynı masayı paylaşmak, insanı yavaş yavaş zehirleyen sinsice bir alışkanlık. Sırf yalnız kalmamak uğruna, samimiyetsiz kelimelerin gölgesine sığınıyoruz. Bir kafede otururken, karşınızdakinin aslında sizi değil, sadece kendi anlatacakları için bir çift kulak aradığını hissettiğiniz o anı hatırlayın. İşte tam o an, ruhunuzun o odadan çoktan çıkıp gittiğini, geriye sadece masada bırakılmış mekanik bir bedenin kaldığını görüyorsunuz. Bu, yalnızlıktan çok daha büyük bir terk edilmişlik hissi değil de ne? İnsan, idare etmekten yorulduğu an yaşlanıyor en çok.

İşte bu yüzden, hayatın ritmini yavaşlatıp etraftaki o parazit sesleri teker teker susturmak bir mahrumiyet değil, muazzam bir lüks. Sınırları çizmek, "Buraya kadar" diyebilmek, bencilce bir kibir ya da kibirli bir yalnızlık arzusu değil; aksine insanın kendi varlığına duyduğu en derin, en duru saygıymış. Hayatımızdan sessizce çekilen ya da kapıyı ardımızdan kapatıp çıktığımız her insan, aslında bizi uykumuzdan uyandıran birer eşik. İnsan kendi sesini, ancak o başkalarının yarattığı uğultulu koridorlardan çıktığında duyabiliyor. Kendimize ait bir odada, kendi sessizliğimizle yüzleşmek, dışarıdaki o sahte alkış tufanından çok daha sahici bir şifa barındırıyor içinde.

Şimdi geriye dönüp baktığımda, o "aman kimse kırılmasın, herkesi mutlu edeyim" diye didindiğim günlerin yorgunluğunu sırtımda taşımadığım için o kadar hafif hissediyorum ki. Meğer taşımak zorunda olduğumuz tek yük, kendi kalbimizin ağırlığıymış. Bir tek kalemde bazı isimlerin üzerini çizmek, geçmişe ya da yaşanmışlıklara düşman olmak demek değil. Sadece kendi gökyüzünü, o gökyüzünü sürekli griye boyayan ağır bulutlardan temizleme kararlılığı. İnsan o kuru kalabalıkların sahte ışıltısını bir kez elinin tersiyle ittiğinde, ruhunu hırpalayan o karanlık odalara bir daha asla geri dönmek istemiyor. Adımlar daha emin, nefesler daha derin oluyor o zaman.

Yalnızlık, çoğunluğun sandığı gibi dört duvar arasında çaresizce beklemek ya da dünyadan elini eteğini çekmek değildir. Aksine, kimsenin seni eksremediği, ruhunun duruluğunun bozulmadığı o korunaklı limanda gururla ve dimdik durabilmektir. Sahte bir kalabalığın içinde, başkalarının rotasında yönünü kaybetmektense, kendi sessizliğinin asil sularında tek başına kürek çekmek çok daha anlamlı. İnsan her şeyden ve herkesten vazgeçebilir, her kırgınlığın altından kalkabilir ama günün sonunda kendine geç kalmamalı. Hayat, hakiki olmayan hiçbir şeyi barındırmayacak kadar kısa ve bizim o yalın, sade huzura her şeyden çok ihtiyacımız var. Şimdi söyleyin bana, sizin de o kalabalık odalarda bırakıp geldiğiniz, artık yükünü taşımak istemediğiniz gölgeleriniz yok mu?

Arzu SEKİN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Kendi Sessizliğinde Huzur Bulmak

  İçinde debelenip durduğumuz o devasa kalabalığı bir anlığına dışarıdan izlediniz mi hiç? Herkesin durmadan konuştuğu, sürekli bir şeyler k...