“Dünyayı
değiştiremiyorsan dünyanı değiştirirsin. Hepsi bu.” der Kaybedenler Kulübü
filminde. Ama bazen öyle bir an gelir ki, kendi dünyana çekilmek de yetmez. Çünkü
dışarıda biriken adaletsizlik, çürüme ve kir, pencereyi ne kadar sıkı
kapatırsan kapat içeri sızar. Nefes alamaz hale gelirsin. İşte tam o sınır
çizgisindeyiz.
Siyaset denen kurum, bu
topraklarda uzun süredir topluma hizmet etme aracı olmaktan çıktı. Koltuk
kavgalarının, kişisel çıkarların, "aman altımdaki güç gitmesin"
korkusunun esiri olmuş bir kumpas yuvasına döndü. İşin en acı tarafı ne biliyor
musunuz? Bu çürümüşlük sadece bir tarafa özgü değil. Kendini muhalefetin
kalesi, umudun adresi olarak pazarlayanların da bu sistemin bir parçası haline
geldiğini, hatta bizzat o çarkı döndürdüğünü görmek canımızı daha çok yakıyor.
Cumhuriyet’in kurucu değerlerini, Atatürk’ün mirasını sadece birer kartvizit
gibi yakalarında taşıyan ama arkada kendi iktidar alanlarını korumak için her
türlü ilkeyi çiğneyenlerin yarattığı hayal kırıklığı, düşmanın vurduğu darbeden
daha derin bir iz bırakıyor.
Yıllardır bu ülkede bir
"cahillik" tartışması döner durur. Harf devrimiyle "bir gecede
cahil kaldık" diye sızlananlar, aslında bu halkın kendi öz dilini ve
kimliğini asırlarca nasıl kaybettiğini görmezden gelirler. Ama asıl ironi bugün
yaşanıyor. Bugün bu ülkenin insanı, bir gecede kuralların değiştiği, bir
partinin meşruiyetinin altının oyulduğu, koskoca üniversitelerin bir bakkal dükkânı
gibi kapatılabildiği bir düzene uyanıyor. Sabah gözünü açtığında cebindeki
paranın, emeğinin, geleceğinin eriyip gittiğini gören bir halk var karşımızda.
Ve birileri çıkıp, tüm bu olup bitenleri, bu ekonomik ve hukuki yıkımı
anlamayacak kadar aptal olduğumuzu sanıyor.
Halkın ferasetini,
izanını ve vicdanını küçümsemek, bu toprakların tarihindeki en büyük
yanılgıdır. Adaleti, hukuku ve ellerindeki gücü sadece kendi pisliklerini
örtmek, paçayı kurtarmak için kullananların sonu hep aynı olmuştur; tarih bunun
örnekleriyle dolu. Siyaseti bir hizmet yarışı değil de bir savaş meydanı gibi
görmek, rakibini sandıkta ya da fikirde yenmek yerine onu tamamen yok etmeye
programlanmak, aslında büyük bir acizliğin ve korkunun dışavurumudur.
Ne koltuk sevdalısı proje
adamları ne onların etrafında kümelenmiş o çıkarcı avane ne de bu halkın
iradesini teslim alabileceğini sanan o kör düzen... Hiçbiri bu ülkenin
damarlarındaki o bağımsızlık inancını söküp atamaz. Atatürk’ün izini,
devrimlerini ve bu topraklara bıraktığı o onurlu mirası silmeye kimsenin gücü
yetmez. Bunu hâlâ anlamayanlar, karşılarında kimin olduğunu unutuyorlar.
Karşılarında; Misak-ı
Milli ruhunu içinde taşıyan, vatanı ve bağımsızlığı için gerekirse her şeyinden
vazgeçebilecek bir ekolün çocukları var. Bizler, kökleri derinlerde olan bir
çınar gibiyiz. Tepeden tırnağa budasanız da her fırtınada yapraklarımızı
dökseniz de yine yeşeririz. Samsun’un dalgalı denizinden, İzmir’in dağlarından,
Hatay’ın direncinden, Anadolu’nun fısıldayan her köşesinden yeniden doğarız.
Çünkü bu halk, esarete alışık değildir; genlerinde küllerinden doğmak vardır.
Yapılan her türlü
haksızlık, sergilenen her rezalet ve zorbalık hafızamıza kazınıyor. Demokrasiyi
sadece kendilerine hizmet ettiğinde sevenlere, hukuku kendi kalkanı yapanlara
bu halkın vereceği en net cevap yine sandıkta olacaktır. Korkup kaçtığınız, yüzleşmeye
cesaret edemediğiniz o sandık önümüze geldiğinde, neyin ne olduğunu çok iyi
bilen bu sessiz çoğunluk, sessizliğini bozacak ve hesabını soracaktır.
Bu da böyle biline.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder