Gökyüzünün o meşhur
grisiyle insanın içindeki gri bazen birbirine ne kadar da çok benziyor,
farkında mısınız? Dışarıda bulutlar toplanıp yağmuru müjdelediğinde çoğu insan
pencerelerini sıkı sıkıya kapatıp perdeleri çekiyor. Oysa ben, o griliğin
içindeki derinliği, o puslu havanın getirdiği o sessiz, o mahzun huzuru
seviyorum. Belki de bu yüzden, hayatın fırtınasından kaçıp hemen bir ağaç
kavuğuna, bir kulübeye ya da hiç yaşanmamış günlerin hayaline sığınanlara karşı
o bitmek bilmeyen yorgunluğum.
Hani modern dünyanın
bizlere dayattığı o meşhur "konfor alanı" hikayeleri var ya; hani her
şeyin pürüzsüz, herkesin her daim mutlu, her ilişkinin de tozpembe olması
gerektiğini savunan o vitrin hayatlar... Sosyal medya hesaplarının pürüzsüz akışlarına
bakınca, sanki kimsenin hayatında fırtına kopmuyor, kimse o yağmurda ıslanmıyor
gibi geliyor. Halbuki gerçek hayat, o fırtınanın tam ortasında durabilenlerin,
o rüzgârın sesini bastıracak kadar güçlü bir duruş sergileyenlerin omuzlarında
yükseliyor. Bizim en büyük yanılgımız, o "fırtınadan kaçma"
dürtüsünü, yani o küçük, geçici sığınakları bir "akıllılık" ya da
"tedbir" sanmamız oldu belki de. Oysa gerçek cesaret, yağmurdan
kaçmakta değil, o sağanakta bir başkasının yanında, sırılsıklam ama dimdik
durabilmekte gizli.
Geçenlerde yine kendi
kendime düşündüm; insan neden değişmekten bu kadar korkar? Neden hep aynı
limanda, hep aynı sığ sularda kürek çekmek ister? Çünkü değişmek demek, bazen o
eski, yıpranmış ve aslında bizi koruduğunu sandığımız o küçük sığınağı terk etmek
demek. Oysa o sığınak aslında bir korunak değil, bir hapishane. Kendi
güçsüzlüğümüze, kendi küçük korkularımıza ördüğümüz duvarlar. Birine
yaslandığınızda, onun karakterinin o sarsılmaz kaya gibi duruşunu, o rüzgârın
karşısında sizinle birlikte omuz omuza verdiğini hissetmek; işte gerçek bağ,
gerçek dostluk, gerçek yol arkadaşlığı bu. Bunun dışındaki her şey, sadece
havanın güneşli olduğu günlere ait birer süs eşyası gibi kalıyor elinizde.
Fırtına koptuğunda
kaçacak yer arayanların, kendi konforlarını bozmamak için sizi o yağmurda tek
başınıza bırakanların iklimi o kadar soğuk ki, insanın ruhunu üşütüyor. İnsan
gerçekten hastalanıyor böyle insanların yanında; hem de öyle bir hastalık ki bu,
ilacı tamamen sizin duruşunuzda gizli. Sizin o direnen, pes etmeyen,
değişmekten değil, gelişmekten beslenen o mücadeleci tavrınız, o fırtınada
sığınak arayanlara belki de en büyük ayna oluyor. Çünkü onlar sizin o dik
duruşunuzu gördüklerinde, aslında kendilerinin ne kadar küçük ve edilgen bir
alana sığındıklarını fark ediyorlar.
İşte bu yüzden ben,
yağmurdan kaçmayanları, bulutların o gri ağırlığının altında bile ruhunu
karartmadan yürüyecek cesareti bulanları seviyorum. Onlar benim şifam. Onlar,
bu dünyanın o yapay ve sürekli "pozitif" kalmaya zorlayan mekanik
neşesinden kurtarıp, gerçek insani derinliğe, o hüzünlü ama onurlu limana bizi
geri getirenler.
Şimdi dışarıda yine hava
kararırken, elimde sıcak kahvemle balkona çıkıyorum. Gökyüzü bir şeyler
anlatmaya çalışıyor gibi; belki biraz hüzün, belki biraz yıkım ama sonunda hep
o berrak, o yıkanmış tertemiz hava. Bu huzur, aslında bir kabullenişin ve
cesaretin ödülü. Önemli olan fırtınanın şiddeti değil, o fırtınanın içinde
sizin kiminle yan yana durduğunuz. Ben, yağmurun sesine karışan o samimi, o
sarsılmaz, o cesur karakterlerin ikliminde nefes almayı tercih ediyorum. Varsın
diğerleri o küçük, derme çatma sığınaklarında "kuru" kalmaya devam
etsinler. Ben, yağmurda ıslanmanın ve o ıslaklığın getirdiği o gerçek, o duru
hayatın tadını çıkarmaya razıyım.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder