Sabahımız Neden Böyle
Başlıyor?
Sabah kuşağı
programlarını açıyorum bazen, birkaç dakika sonra kapatıyorum.
Daha gün yeni başlamış.
İnsan kahvesini içip kendine gelmeye çalışıyor. Belki işe gidecek, belki
çocuğunu okula gönderecek, belki evin işine yetişecek. Ama televizyonu
açtığında karşısına ne çıkıyor?
Kurgulanmış kavgalar.
Aile içi meseleler.
Birbirinin yüzüne bağıran
insanlar.
Özel hayatı ortaya
dökülen insanlar.
Saatlerce konuşulan
acılar, tartışmalar, suçlamalar ve sıradanlaştırılmış ihanetlerin sarmalıyla
başlıyor.
Daha sabahın ilk
saatlerinde insanın ruhuna bu kadar yük bindirmek neden?
Sabah kuşağı diyoruz ama
bazen sabahın kendisinden çok uzak bir ruh haliyle başlatıyor bizi güne.
Biz gerçekten böyle bir
ülke miyiz?
Yoksa bize sürekli
gösterilenlerden ibaret bir ülke mi olduk?
Bir de düşünün;
çocuklarımıza “Güne güzel başlayın, iyi düşünün, insanlara karşı anlayışlı
olun” diyoruz. Sonra televizyonu açıp saatlerce insanların birbirine nasıl
bağırdığını, birbirinin hayatını nasıl didiklediğini seyrediyoruz.
Sonra da toplum neden bu
kadar öfkeli diye şaşırıyoruz.
Belki biraz da neyi izlediğimize bakmamız gerekiyor. Biraz durup penceremizi gerçeğe açtığımızda, sokağın ve hayatın gerçek yüzünün o ekranlarda parlatılan çirkinliklerden çok uzakta aktığını görüyoruz.
Ben kötülükleri
saklayalım demiyorum. Elbette yanlışlar konuşulacak. Bir insan mağdur
edilmişse, bir haksızlık varsa ortaya çıkarılacak. Bunların üzeri kapatılsın
demiyorum.
Ama hayat yalnızca
bunlardan ibaret değil ki. Bazen kumandayı biraz kenara bırakıp
çayımızı tazelemek, penceremizi açıp sokağa bakmak gerekiyor. Çünkü gerçek
hayat, ekranlarda parlatılan o bıkkınlık ve ızdırap koridorlarından çok daha
başka akıyor. Yeter ki biraz başımızı çevirip bakalım.
Sabahın yedisinde
çocuğunu okula gönderen bir anne var.
Belki gece geç saatlere
kadar çalıştı. Gün daha ağarmadan kalktı, çocuğunun kahvaltısını hazırladı.
Kendi yorgunluğunu içine atıp, “Hadi yavrum, geç kalacaksın,” dedi. Sonra da
çocuğunun okul masraflarını düşüne düşüne işe gitti.
Belki kendine alacağı
yeni bir ayakkabıyı erteledi ama çocuğunun eksik kitabını tamamladı.
Bunun bir haber değeri
yok.
Ama o annenin verdiği
mücadele, belki bir ailenin bütün hikâyesidir.
Bir başka yerde bir baba,
ay sonunu nasıl getireceğini hesaplıyor. Çocuğu istedi diye bir şeyi alamadığı
için üzülüyor. Bunu çocuğuna belli etmemeye çalışıyor.
Bir genç var mesela.
Ailesinin imkânları belki çok iyi değil. Ama o, bütün bunlara rağmen ders
çalışıyor.
Üniversiteye girebilmek
için gecesini gündüzüne katıyor. Belki istediği bölümü kazanıyor, belki yıllar
sonra kendi ayakları üzerinde durmayı başarıyor.
Onun yıllarca verdiği
emek ise çoğu zaman birkaç saniyelik bir haberden fazlasını bulmuyor.
Oysa bir insanın kendi
hayatını kurabilmek için verdiği mücadele de anlatılmaya değer değil mi?
Bir öğretmen var.
Sınıfa giriyor,
çocukların karşısına geçiyor. Belki kendi hayatında bin türlü sıkıntı var ama
yine de dersini anlatıyor. Bir öğrencisinin kafasında küçücük bir ışık
yakabilmek, ona başka bir hayatın mümkün olduğunu gösterebilmek için uğraşıyor.
Maaşından, kendi
zamanından, kendi hayatından fedakârlık ediyor. Belki o çocuk yıllar sonra
öğretmeninin adını her gün hatırlamayacak. Ama hayatında açılan bir kapının,
bir gün onun elinden tutulmasıyla başladığını hiç bilmeden taşıyacak.
Böyle bir emeğin de
anlatılacak bir hikâyesi yok mu?
Sokağın köşesine her
sabah mama ve su bırakan yaşlı bir kadın var mesela.
Kimse onu tanımıyor.
Kimse ona mikrofon
uzatmıyor.
Kimse “Neden
yapıyorsunuz?” diye sormuyor. O da zaten yaptığı şeyi göstermek için yapmıyor.
O sadece kedilerin
karnını doyuruyor.
Belki kendi emekli
maaşıyla zor geçiniyor ama yine de parasından ayırıp her sabah onlara mama
alıyor.
Bir başkası, markette
kasada önündeki yaşlı kadının parasının yetmediğini fark edip sessizce eksik
kalan kısmı tamamlıyor. Kadın belki kimin ödediğini bile bilmiyor.
Bir genç, yaşlı birinin
elinden poşetini alıyor.
Bir komşu, hasta olan
diğer komşusunun kapısına yemek bırakıyor.
Bir baba, çocuğunun
istediği kitabı alabilmek için kendi ihtiyacından vazgeçiyor.
Bunların hiçbirinde kavga
yok.
Bağırış yok.
İhanet yok.
Skandal yok.
Belki de tam bu yüzden
ekranda kendilerine yeterince yer bulamıyorlar.
Ama hayatın asıl büyük
tarafı biraz da burada.
Biz insanlığın neresine
bakıyoruz?
Her gün aynı karanlık
görüntülerin içine bakarsak, dünyanın tamamını karanlık sanabiliriz. Oysa
pencerenin dışında güneş de doğuyor. Birileri işe gidiyor, birileri çocuğunun
elini tutuyor, birileri sokak hayvanlarına su koyuyor, birileri yaşlı bir
komşusunun poşetini taşıyor.
Birileri hâlâ tanımadığı
bir insan için dua ediyor.
Birileri hâlâ bir çocuğun
başını okşuyor.
Birileri hâlâ karşılık
beklemeden yardım ediyor.
Bence bunları hatırlamaya
ihtiyacımız var.
Bu, kötülükleri görmezden
gelelim demek değil. Haksızlığı saklayalım, yanlışın üzerini örterek herkes
iyiymiş gibi davranalım da demiyorum. Tam tersine, kötülüğü gördüğümüz kadar
iyiliği de görmemiz gerekiyor.
Çünkü insan yalnızca
eleştirilerek değişmiyor.
Bazen güzel bir davranışı
görünce de kendini sorguluyor.
Birinin merhametini
gördüğümüzde, kendi merhametimizi hatırlıyoruz. Birinin fedakârlığına tanık
olduğumuzda, “Ben ne yapıyorum?” diye düşünüyoruz. Hiç tanımadığımız bir
insanın yaptığı küçük bir iyilik bile içimizde bir yere dokunabiliyor.
Belki bugün bizim de
yapabileceğimiz çok küçük bir şey vardır.
Birine teşekkür etmek.
Bir yaşlının poşetini
taşımak.
Bir hayvanın önüne su
koymak.
Kırdığımız birinden özür
dilemek.
Bir çocuğu başarısı için
yüreklendirmek.
Bir insanın derdini,
hemen akıl vermeden dinlemek.
Bunların hiçbiri dünyayı
bir günde değiştirmeyecek.
Ama bir insanın gününü
değiştirebilir.
Bazen bir insanın gününü
değiştirmek, sandığımızdan çok daha büyük bir şeydir.
Çünkü iyilik de
bulaşıcıdır.
Nasıl ki öfke bir
insandan diğerine geçebiliyorsa, merhamet de geçer. Nasıl bir kötü söz bütün
günümüzü bozabiliyorsa, hiç beklemediğimiz bir güzel söz de günümüzü
güzelleştirebilir.
Belki bu yüzden artık
biraz da birbirimize iyi gelen şeyleri konuşmalıyız.
Sadece kim ne yaptı, kim
kime ne söyledi, kim kimi aldattı, kim kiminle kavga etti diye bakmamalıyız
hayata.
Arada başımızı kaldırıp
başka tarafa da bakalım.
Çünkü bu ülkenin yalnızca
kavga eden insanları yok.
Çocuğunu okutmak için
çalışan anneleri de var.
Yıllarca emek verip bir
yerlere gelmeye çalışan gençleri de var.
Öğrencisinin hayatına
dokunan öğretmenleri de var.
Sokaktaki canların
karnını doyuran yaşlıları da var.
Tanımadığı bir insanın
derdine koşanları da var.
Ve belki hepimizin
içinde, bütün bu gürültünün arasında hâlâ sessizce iyilik yapmak isteyen bir
taraf var.
Bence onu biraz daha
ortaya çıkarmanın zamanı geldi.
Kötülüğü gösterdikçe
kötülüğü büyütebiliriz.
İyiliği gösterdikçe de
iyiliğe cesaret verebiliriz.
Biz birbirimize sürekli
kötülüğü gösterirsek, bir süre sonra kötülüğün normal olduğuna inanmaya
başlayabiliriz.
“Zaten herkes böyle.”
“Kimse kimseyi
düşünmüyor.”
“İnsanlara güvenilmez.”
“Bu ülkede iyi insan
kalmadı.”
Bunları ne kadar çok
duyarsak, o kadar çok inanırız.
Oysa iyi insanlar ortadan
kaybolmadı.
Sadece çoğu sessiz.
Çünkü iyilik gösteriş
istemiyor.
Bir insan yardım
ettiğinde bunu kameraya göstermek zorunda hissetmiyor kendini. Bir anne çocuğu
için fedakârlık yaptığında bunu sosyal medyada paylaşmıyor. Bir öğretmen
öğrencisi için uğraştığında bunun haber olmasını beklemiyor.
Belki de bizim biraz
onları görmeye ihtiyacımız var.
Çünkü insan sadece
kötülükleri görerek yaşayamaz.
Bir yerden sonra yorulur.
Korkar.
Şüphelenir.
İnsanlara olan güvenini
kaybetmeye başlar.
Sonra kendi içine
çekilir.
Oysa bize bazen birinin
hâlâ iyi olduğunu bilmek bile iyi geliyor.
Belki ekranlarda biraz
daha buna ihtiyacımız var.
Sabah gözümüzü
açtığımızda ilk duyduğumuz şey insanların birbirine bağırması olmasın.
Bir annenin mücadelesini
de görelim.
Bir öğrencinin başarısını
da konuşalım.
Bir öğretmenin emeğini de
hatırlayalım.
Sokak hayvanlarına mama
taşıyan yaşlı kadını da gösterelim.
Hiç tanımadığı bir
insanın derdine koşan insanları da anlatalım.
Çünkü bunlar da bu
ülkenin gerçeği.
Hem de azımsanmayacak
kadar büyük bir gerçeği.
Ben artık bazen şunu
düşünüyorum:
Belki toplumun bütün
kötülüklerini göstermek kadar, iyiliklerini göstermek de bir sorumluluktur.
Neyi görünür kılarsak,
onun çoğalmasına biraz olsun katkımız olur.
Kötülüğü teşhir etmek
kolay.
İyiliği fark etmek ise
biraz dikkat istiyor.
Belki sabahları
televizyonu açtığımızda bunu hatırlamalıyız.
Günün daha ilk
saatlerinde birbirimize öfke değil, biraz insanlık da gösterebiliriz.
Belki bugün kendimize
yapacağımız en güzel iyilik, dünyaya biraz farklı bakmak olur.
Her gördüğümüze hemen
öfkelenmek yerine, arada bir iyiliği aramak…
Ve bulduğumuzda da
başımızı çevirip geçmemek.
Çünkü belki de bu ülkenin
ihtiyacı olan şey, daha fazla kötülük hikâyesi değil; birbirimize hâlâ insan
olduğumuzu hatırlatacak küçük iyiliklerin çoğalmasıdır.
Ve galiba hepimizin, güne
başlarken biraz buna ihtiyacı var.



