duyguistasyonum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
duyguistasyonum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2026 Çarşamba

İYİLİĞİN DE BİR SESİ OLSUN

 

İyiliğin de bir sesi olsun - Sabah ışığında pencere kenarında çay ve sokak kedilerini besleyen yaşlı kadın

Sabahımız Neden Böyle Başlıyor?

Sabah kuşağı programlarını açıyorum bazen, birkaç dakika sonra kapatıyorum.

Daha gün yeni başlamış. İnsan kahvesini içip kendine gelmeye çalışıyor. Belki işe gidecek, belki çocuğunu okula gönderecek, belki evin işine yetişecek. Ama televizyonu açtığında karşısına ne çıkıyor?

Kurgulanmış kavgalar.

Aile içi meseleler.

Birbirinin yüzüne bağıran insanlar.

Özel hayatı ortaya dökülen insanlar.

Saatlerce konuşulan acılar, tartışmalar, suçlamalar ve sıradanlaştırılmış ihanetlerin sarmalıyla başlıyor.

Daha sabahın ilk saatlerinde insanın ruhuna bu kadar yük bindirmek neden?

Sabah kuşağı diyoruz ama bazen sabahın kendisinden çok uzak bir ruh haliyle başlatıyor bizi güne.

Biz gerçekten böyle bir ülke miyiz?

Yoksa bize sürekli gösterilenlerden ibaret bir ülke mi olduk?

Bir de düşünün; çocuklarımıza “Güne güzel başlayın, iyi düşünün, insanlara karşı anlayışlı olun” diyoruz. Sonra televizyonu açıp saatlerce insanların birbirine nasıl bağırdığını, birbirinin hayatını nasıl didiklediğini seyrediyoruz.

Sonra da toplum neden bu kadar öfkeli diye şaşırıyoruz.

Belki biraz da neyi izlediğimize bakmamız gerekiyor. Biraz durup penceremizi gerçeğe açtığımızda, sokağın ve hayatın gerçek yüzünün o ekranlarda parlatılan çirkinliklerden çok uzakta aktığını görüyoruz.

Ben kötülükleri saklayalım demiyorum. Elbette yanlışlar konuşulacak. Bir insan mağdur edilmişse, bir haksızlık varsa ortaya çıkarılacak. Bunların üzeri kapatılsın demiyorum.

Ama hayat yalnızca bunlardan ibaret değil ki. Bazen kumandayı biraz kenara bırakıp çayımızı tazelemek, penceremizi açıp sokağa bakmak gerekiyor. Çünkü gerçek hayat, ekranlarda parlatılan o bıkkınlık ve ızdırap koridorlarından çok daha başka akıyor. Yeter ki biraz başımızı çevirip bakalım.

Sabahın yedisinde çocuğunu okula gönderen bir anne var.

Belki gece geç saatlere kadar çalıştı. Gün daha ağarmadan kalktı, çocuğunun kahvaltısını hazırladı. Kendi yorgunluğunu içine atıp, “Hadi yavrum, geç kalacaksın,” dedi. Sonra da çocuğunun okul masraflarını düşüne düşüne işe gitti.

Belki kendine alacağı yeni bir ayakkabıyı erteledi ama çocuğunun eksik kitabını tamamladı.

Bunun bir haber değeri yok.

Ama o annenin verdiği mücadele, belki bir ailenin bütün hikâyesidir.

Bir başka yerde bir baba, ay sonunu nasıl getireceğini hesaplıyor. Çocuğu istedi diye bir şeyi alamadığı için üzülüyor. Bunu çocuğuna belli etmemeye çalışıyor.

Bir genç var mesela. Ailesinin imkânları belki çok iyi değil. Ama o, bütün bunlara rağmen ders çalışıyor.

Üniversiteye girebilmek için gecesini gündüzüne katıyor. Belki istediği bölümü kazanıyor, belki yıllar sonra kendi ayakları üzerinde durmayı başarıyor.

Onun yıllarca verdiği emek ise çoğu zaman birkaç saniyelik bir haberden fazlasını bulmuyor.

Oysa bir insanın kendi hayatını kurabilmek için verdiği mücadele de anlatılmaya değer değil mi?

Bir öğretmen var.

Sınıfa giriyor, çocukların karşısına geçiyor. Belki kendi hayatında bin türlü sıkıntı var ama yine de dersini anlatıyor. Bir öğrencisinin kafasında küçücük bir ışık yakabilmek, ona başka bir hayatın mümkün olduğunu gösterebilmek için uğraşıyor.

Maaşından, kendi zamanından, kendi hayatından fedakârlık ediyor. Belki o çocuk yıllar sonra öğretmeninin adını her gün hatırlamayacak. Ama hayatında açılan bir kapının, bir gün onun elinden tutulmasıyla başladığını hiç bilmeden taşıyacak.

Böyle bir emeğin de anlatılacak bir hikâyesi yok mu?

Sokağın köşesine her sabah mama ve su bırakan yaşlı bir kadın var mesela.

Kimse onu tanımıyor.

Kimse ona mikrofon uzatmıyor.

Kimse “Neden yapıyorsunuz?” diye sormuyor. O da zaten yaptığı şeyi göstermek için yapmıyor.

O sadece kedilerin karnını doyuruyor.

Belki kendi emekli maaşıyla zor geçiniyor ama yine de parasından ayırıp her sabah onlara mama alıyor.

Bir başkası, markette kasada önündeki yaşlı kadının parasının yetmediğini fark edip sessizce eksik kalan kısmı tamamlıyor. Kadın belki kimin ödediğini bile bilmiyor.

Bir genç, yaşlı birinin elinden poşetini alıyor.

Bir komşu, hasta olan diğer komşusunun kapısına yemek bırakıyor.

Bir baba, çocuğunun istediği kitabı alabilmek için kendi ihtiyacından vazgeçiyor.

Bunların hiçbirinde kavga yok.

Bağırış yok.

İhanet yok.

Skandal yok.

Belki de tam bu yüzden ekranda kendilerine yeterince yer bulamıyorlar.

Ama hayatın asıl büyük tarafı biraz da burada.

Biz insanlığın neresine bakıyoruz?

Her gün aynı karanlık görüntülerin içine bakarsak, dünyanın tamamını karanlık sanabiliriz. Oysa pencerenin dışında güneş de doğuyor. Birileri işe gidiyor, birileri çocuğunun elini tutuyor, birileri sokak hayvanlarına su koyuyor, birileri yaşlı bir komşusunun poşetini taşıyor.

Birileri hâlâ tanımadığı bir insan için dua ediyor.

Birileri hâlâ bir çocuğun başını okşuyor.

Birileri hâlâ karşılık beklemeden yardım ediyor.

Bence bunları hatırlamaya ihtiyacımız var.

Bu, kötülükleri görmezden gelelim demek değil. Haksızlığı saklayalım, yanlışın üzerini örterek herkes iyiymiş gibi davranalım da demiyorum. Tam tersine, kötülüğü gördüğümüz kadar iyiliği de görmemiz gerekiyor.

Çünkü insan yalnızca eleştirilerek değişmiyor.

Bazen güzel bir davranışı görünce de kendini sorguluyor.

Birinin merhametini gördüğümüzde, kendi merhametimizi hatırlıyoruz. Birinin fedakârlığına tanık olduğumuzda, “Ben ne yapıyorum?” diye düşünüyoruz. Hiç tanımadığımız bir insanın yaptığı küçük bir iyilik bile içimizde bir yere dokunabiliyor.

Belki bugün bizim de yapabileceğimiz çok küçük bir şey vardır.

Birine teşekkür etmek.

Bir yaşlının poşetini taşımak.

Bir hayvanın önüne su koymak.

Kırdığımız birinden özür dilemek.

Bir çocuğu başarısı için yüreklendirmek.

Bir insanın derdini, hemen akıl vermeden dinlemek.

Bunların hiçbiri dünyayı bir günde değiştirmeyecek.

Ama bir insanın gününü değiştirebilir.

Bazen bir insanın gününü değiştirmek, sandığımızdan çok daha büyük bir şeydir.

Çünkü iyilik de bulaşıcıdır.

Nasıl ki öfke bir insandan diğerine geçebiliyorsa, merhamet de geçer. Nasıl bir kötü söz bütün günümüzü bozabiliyorsa, hiç beklemediğimiz bir güzel söz de günümüzü güzelleştirebilir.

Belki bu yüzden artık biraz da birbirimize iyi gelen şeyleri konuşmalıyız.

Sadece kim ne yaptı, kim kime ne söyledi, kim kimi aldattı, kim kiminle kavga etti diye bakmamalıyız hayata.

Arada başımızı kaldırıp başka tarafa da bakalım.

Çünkü bu ülkenin yalnızca kavga eden insanları yok.

Çocuğunu okutmak için çalışan anneleri de var.

Yıllarca emek verip bir yerlere gelmeye çalışan gençleri de var.

Öğrencisinin hayatına dokunan öğretmenleri de var.

Sokaktaki canların karnını doyuran yaşlıları da var.

Tanımadığı bir insanın derdine koşanları da var.

Ve belki hepimizin içinde, bütün bu gürültünün arasında hâlâ sessizce iyilik yapmak isteyen bir taraf var.

Bence onu biraz daha ortaya çıkarmanın zamanı geldi.

Kötülüğü gösterdikçe kötülüğü büyütebiliriz.

İyiliği gösterdikçe de iyiliğe cesaret verebiliriz.

Biz birbirimize sürekli kötülüğü gösterirsek, bir süre sonra kötülüğün normal olduğuna inanmaya başlayabiliriz.

“Zaten herkes böyle.”

“Kimse kimseyi düşünmüyor.”

“İnsanlara güvenilmez.”

“Bu ülkede iyi insan kalmadı.”

Bunları ne kadar çok duyarsak, o kadar çok inanırız.

Oysa iyi insanlar ortadan kaybolmadı.

Sadece çoğu sessiz.

Çünkü iyilik gösteriş istemiyor.

Bir insan yardım ettiğinde bunu kameraya göstermek zorunda hissetmiyor kendini. Bir anne çocuğu için fedakârlık yaptığında bunu sosyal medyada paylaşmıyor. Bir öğretmen öğrencisi için uğraştığında bunun haber olmasını beklemiyor.

Belki de bizim biraz onları görmeye ihtiyacımız var.

Çünkü insan sadece kötülükleri görerek yaşayamaz.

Bir yerden sonra yorulur.

Korkar.

Şüphelenir.

İnsanlara olan güvenini kaybetmeye başlar.

Sonra kendi içine çekilir.

Oysa bize bazen birinin hâlâ iyi olduğunu bilmek bile iyi geliyor.

Belki ekranlarda biraz daha buna ihtiyacımız var.

Sabah gözümüzü açtığımızda ilk duyduğumuz şey insanların birbirine bağırması olmasın.

Bir annenin mücadelesini de görelim.

Bir öğrencinin başarısını da konuşalım.

Bir öğretmenin emeğini de hatırlayalım.

Sokak hayvanlarına mama taşıyan yaşlı kadını da gösterelim.

Hiç tanımadığı bir insanın derdine koşan insanları da anlatalım.

Çünkü bunlar da bu ülkenin gerçeği.

Hem de azımsanmayacak kadar büyük bir gerçeği.

Ben artık bazen şunu düşünüyorum:

Belki toplumun bütün kötülüklerini göstermek kadar, iyiliklerini göstermek de bir sorumluluktur.

Neyi görünür kılarsak, onun çoğalmasına biraz olsun katkımız olur.

Kötülüğü teşhir etmek kolay.

İyiliği fark etmek ise biraz dikkat istiyor.

Belki sabahları televizyonu açtığımızda bunu hatırlamalıyız.

Günün daha ilk saatlerinde birbirimize öfke değil, biraz insanlık da gösterebiliriz.

Belki bugün kendimize yapacağımız en güzel iyilik, dünyaya biraz farklı bakmak olur.

Her gördüğümüze hemen öfkelenmek yerine, arada bir iyiliği aramak…

Ve bulduğumuzda da başımızı çevirip geçmemek.

Çünkü belki de bu ülkenin ihtiyacı olan şey, daha fazla kötülük hikâyesi değil; birbirimize hâlâ insan olduğumuzu hatırlatacak küçük iyiliklerin çoğalmasıdır.

Ve galiba hepimizin, güne başlarken biraz buna ihtiyacı var.

Arzu SEKİN

 

16 Ağustos 2026 Pazar

Uzaktan Sevmek Kolaydır, Bedelini Başkası Ödüyorsa...

 

Bir tarafında modern Almanya şehir manzarası ve düzenli bir yaşam, diğer tarafında İstanbul Boğazı ile Türkiye'deki günlük yaşam mücadelesini ve kalabalığı izleyen arkası dönük bir kadının kavramsal görseli.


Sosyal medyada bir paylaşımın altına ben de bir yorum yazmıştım. Ardından bana gelen cevap, beni gerçekten düşündürdü. Öyle öfkeden çok, insanın içini acıtan türden bir cevaptı. Çünkü içinde hem bencillik vardı hem büyük bir çelişki hem de sorgulanmadan benimsenmiş bir anlayış...

Şöyle yazmıştı:

"Biz yönetimden çok memnunuz. Hatta çocuklarımız bile Türkiye'nin başkanını Almanya'nın başkanı sanıyor." Bunun bir başarı hikâyesi gibi anlatılması da bana ilginç geldi. Çocukların başka bir ülkenin siyasetçisini tanıyor olması elbette mümkündür. Ama bundan siyasi bir üstünlük çıkarmak neyi kanıtlar? Hiçbir şeyi.

Bu cümleyi okuyunca bir an durdum.

Şaşırsam mı, gülsem mi, ağlasam mı bilemedim.

Ama beni asıl düşündüren bu değildi.

Beni düşündüren, bu sözleri söyleyen kişinin Almanya'da yaşıyor olmasıydı.

Çünkü bazı cümleleri okurken insan ister istemez durup düşünüyor. Özellikle de Türkiye'de yaşamayan birinin, burada yaşayan milyonlarca insana nasıl yaşaması gerektiğini anlatmaya çalıştığını görünce...

Almanya'da yaşayıp Almanya'nın sunduğu hukuk, özgürlük ve sosyal devlet imkânlarından sonuna kadar faydalanırken, Türkiye'de yaşayan insanların kaderini belirleyecek şekilde oy kullanmanız bana göre büyük bir çelişkidir.

İnsan ister istemez şu soruyu soruyor:

Almanya'da yaşıyorsunuz. Hukukun işlediği, sosyal devlet anlayışının güçlü olduğu, insanların emeğinin daha fazla karşılık bulduğu bir ülkede hayatınızı kurmuşsunuz. Çocuklarınız orada okuyor, geleceğinizi orada planlıyorsunuz. Buna kimsenin bir itirazı yok. Her insan daha iyi bir yaşam ister.

Ama aynı kişi dönüp Türkiye'de yaşayan insanlara, "Her şey çok güzel." dediğinde, işte o zaman bir durup düşünmek gerekiyor.

Eğer Türkiye gerçekten anlatıldığı kadar iyi yönetiliyorsa, neden hâlâ Almanya'dasınız? Neden dönüp burada yaşamıyorsunuz?

Neden kazancınızı euro olarak elde edip harcamalarınızı zaman zaman TL üzerinden yapmayı tercih ediyorsunuz? Bunun cevabını aslında herkes biliyor. Çünkü euro güçlü, çünkü alım gücü yüksek, çünkü yaşam standartları daha iyi. Bunu tercih etmek elbette suç değil. Fakat bu gerçeği görmezden gelip Türkiye'de yaşayan insanlara ders vermeye kalkmak büyük bir çelişki.

Burada yaşayan milyonlarca insan her sabah aynı gerçekle uyanıyor. Markete gidiyor, etiketlere bakıyor. Kirasını düşünüyor. Elektrik, su, doğal gaz faturalarını hesaplıyor. Emekli maaşıyla ay sonunu getirmeye çalışıyor. Gençler gelecek kaygısıyla yaşıyor, aileler çocuklarının eğitim masraflarını nasıl karşılayacağını düşünüyor.

Bu hayatı yaşamadan, uzaktan "Her şey yolunda." demek gerçekten kolay.

Bir başka dikkat çekici nokta ise şu: Yurt dışında yaşarken kendi haklarınız söz konusu olduğunda sosyal devletin sunduğu tüm imkânlardan faydalanıyorsunuz. Güçlü hukuku, sosyal yardımları, çalışan haklarını benimsiyorsunuz. Ama Türkiye söz konusu olduğunda bambaşka bir anlayışı savunuyorsunuz.

İşte bu noktada insan ister istemez şu soruyu soruyor: Bu gerçekten bir ilke meselesi mi, yoksa sadece kendine dokunmayan sorunları görmezden gelmek mi?

Çünkü sonuçlarına katlanmayacağınız bir düzeni, burada yaşayan milyonlara reva görmek bana göre adalet değil, düpedüz bencilliktir.

Bir de bazı insanlar, destekledikleri siyasetçileri öyle bir noktaya taşıyor ki artık eleştirmek bile suç sayılıyor. Oysa demokrasi, sorgulayabilme rejimidir. Hiçbir siyasetçi hata yapmaz değildir. Hiçbir lider kutsal değildir. Bir kişiyi sürekli haklı görmek, her eleştiriyi düşmanlık saymak sağlıklı bir bakış açısı değildir. Bazen dışarıdan bakınca insana gerçekten, "Acaba eleştirme yeteneğini mi kaybetti?" diye düşündürüyor.

Gerçek başarı; insanların refah içinde yaşadığı, gençlerin gelecek hayali kurabildiği, emeklinin geçinebildiği, adaletin herkese eşit uygulandığı bir ülke inşa edebilmektir.

Ben kimsenin siyasi tercihine karışmıyorum. Herkes istediği partiye oy verebilir. Ama bir ricam var: Türkiye'de yaşamıyorsanız, burada yaşayan insanların yaşadığı zorlukları küçümsemeyin. Çünkü siz bu yükü uzaktan izliyorsunuz; biz ise her gün omuzluyoruz. İşte aramızdaki en büyük fark da bu.

Uzaktan ahkâm kesmek kolaydır. Zor olan, her gün bu hayatın içinde mücadele etmektir.

Belki de artık birbirimize sloganlarla değil, vicdanla yaklaşmanın zamanı gelmiştir. Çünkü bugünün Türkiye'sini en iyi bilenler, onu televizyon ekranlarından izleyenler değil; markette, pazarda, otobüs durağında, iş yerinde ve ay sonunu hesaplayan mutfak masasında yaşayan insanlardır.

Ve inanıyorum ki bir toplum ancak birbirini gerçekten dinlemeye başladığında güçlenir. Bunun ilk şartı da başkasının yaşadığı hayatı küçümsemek yerine anlamaya çalışmaktır. Çünkü uzaktan sevmek kolaydır; zor olan, sevdiğini söylediğin ülkenin insanlarıyla aynı hayatı paylaşabilmektir. Bedelini başkası ödüyorsa, söylenen her güzel söz biraz eksik kalır.

Arzu SEKİN

 

1 Haziran 2026 Pazartesi

Kendi Sessizliğinde Huzur Bulmak

 

Deniz kenarında, vapurda huzurla uzaklara bakan güneş gözlüklü bir kadının içsel huzuru ve yalnızlığın asaleti portresi.

İçinde debelenip durduğumuz o devasa kalabalığı bir anlığına dışarıdan izlediniz mi hiç? Herkesin durmadan konuştuğu, sürekli bir şeyler kanıtlamaya çalıştığı, maskelerin havada uçuştuğu o panayır yerini… Eskiden bana öyle gelirdi ki, ne kadar çok insana dokunursam, ne kadar çok masada yerim olursa o kadar var olacaktım. Hayatı pencereleri ardına kadar açık bir ev gibi yaşatıyordum kendime. Gelen girdi, giden oturdu; rüzgarı eksik olmadı, tozu dumanı bitmedi. Sonra bir gün, o pencerelerden içeri süzülen rüzgarın evi serinletmediğini, aksine içerideki her şeyi unufak edip savurduğunu fark ettim. İnsan bazen en çok, herkesin ortasındayken kimsesiz kalıyor. Kendimizi başkalarının göz aynalarında aramaktan vazgeçtiğimiz o kırılma noktası var ya, işte her şey tam orada başlıyor.

O sahte kalabalıkların yarattığı illüzyon o kadar güçlü ki, ruhumuzun rengini soldurduklarını anlamak zaman alıyor. Yüzünüze gülen ama gözlerinin içi buz kesmiş insanlarla aynı masayı paylaşmak, insanı yavaş yavaş zehirleyen sinsice bir alışkanlık. Sırf yalnız kalmamak uğruna, samimiyetsiz kelimelerin gölgesine sığınıyoruz. Bir kafede otururken, karşınızdakinin aslında sizi değil, sadece kendi anlatacakları için bir çift kulak aradığını hissettiğiniz o anı hatırlayın. İşte tam o an, ruhunuzun o odadan çoktan çıkıp gittiğini, geriye sadece masada bırakılmış mekanik bir bedenin kaldığını görüyorsunuz. Bu, yalnızlıktan çok daha büyük bir terk edilmişlik hissi değil de ne? İnsan, idare etmekten yorulduğu an yaşlanıyor en çok.

İşte bu yüzden, hayatın ritmini yavaşlatıp etraftaki o parazit sesleri teker teker susturmak bir mahrumiyet değil, muazzam bir lüks. Sınırları çizmek, "Buraya kadar" diyebilmek, bencilce bir kibir ya da kibirli bir yalnızlık arzusu değil; aksine insanın kendi varlığına duyduğu en derin, en duru saygıymış. Hayatımızdan sessizce çekilen ya da kapıyı ardımızdan kapatıp çıktığımız her insan, aslında bizi uykumuzdan uyandıran birer eşik. İnsan kendi sesini, ancak o başkalarının yarattığı uğultulu koridorlardan çıktığında duyabiliyor. Kendimize ait bir odada, kendi sessizliğimizle yüzleşmek, dışarıdaki o sahte alkış tufanından çok daha sahici bir şifa barındırıyor içinde.

Şimdi geriye dönüp baktığımda, o "aman kimse kırılmasın, herkesi mutlu edeyim" diye didindiğim günlerin yorgunluğunu sırtımda taşımadığım için o kadar hafif hissediyorum ki. Meğer taşımak zorunda olduğumuz tek yük, kendi kalbimizin ağırlığıymış. Bir tek kalemde bazı isimlerin üzerini çizmek, geçmişe ya da yaşanmışlıklara düşman olmak demek değil. Sadece kendi gökyüzünü, o gökyüzünü sürekli griye boyayan ağır bulutlardan temizleme kararlılığı. İnsan o kuru kalabalıkların sahte ışıltısını bir kez elinin tersiyle ittiğinde, ruhunu hırpalayan o karanlık odalara bir daha asla geri dönmek istemiyor. Adımlar daha emin, nefesler daha derin oluyor o zaman.

Yalnızlık, çoğunluğun sandığı gibi dört duvar arasında çaresizce beklemek ya da dünyadan elini eteğini çekmek değildir. Aksine, kimsenin seni eksremediği, ruhunun duruluğunun bozulmadığı o korunaklı limanda gururla ve dimdik durabilmektir. Sahte bir kalabalığın içinde, başkalarının rotasında yönünü kaybetmektense, kendi sessizliğinin asil sularında tek başına kürek çekmek çok daha anlamlı. İnsan her şeyden ve herkesten vazgeçebilir, her kırgınlığın altından kalkabilir ama günün sonunda kendine geç kalmamalı. Hayat, hakiki olmayan hiçbir şeyi barındırmayacak kadar kısa ve bizim o yalın, sade huzura her şeyden çok ihtiyacımız var. Şimdi söyleyin bana, sizin de o kalabalık odalarda bırakıp geldiğiniz, artık yükünü taşımak istemediğiniz gölgeleriniz yok mu?

Arzu SEKİN

5 Mayıs 2026 Salı

Gri Gökyüzü ve Ruhun Şifası

 

İstanbul Üsküdar sahilinde Kız Kulesi manzaralı kafede oturan Arzu Sekin, Duygu İstasyonum blog yazısı görseli.

Gökyüzünün o meşhur grisiyle insanın içindeki gri bazen birbirine ne kadar da çok benziyor, farkında mısınız? Dışarıda bulutlar toplanıp yağmuru müjdelediğinde çoğu insan pencerelerini sıkı sıkıya kapatıp perdeleri çekiyor. Oysa ben, o griliğin içindeki derinliği, o puslu havanın getirdiği o sessiz, o mahzun huzuru seviyorum. Belki de bu yüzden, hayatın fırtınasından kaçıp hemen bir ağaç kavuğuna, bir kulübeye ya da hiç yaşanmamış günlerin hayaline sığınanlara karşı o bitmek bilmeyen yorgunluğum.

Hani modern dünyanın bizlere dayattığı o meşhur "konfor alanı" hikayeleri var ya; hani her şeyin pürüzsüz, herkesin her daim mutlu, her ilişkinin de tozpembe olması gerektiğini savunan o vitrin hayatlar... Sosyal medya hesaplarının pürüzsüz akışlarına bakınca, sanki kimsenin hayatında fırtına kopmuyor, kimse o yağmurda ıslanmıyor gibi geliyor. Halbuki gerçek hayat, o fırtınanın tam ortasında durabilenlerin, o rüzgârın sesini bastıracak kadar güçlü bir duruş sergileyenlerin omuzlarında yükseliyor. Bizim en büyük yanılgımız, o "fırtınadan kaçma" dürtüsünü, yani o küçük, geçici sığınakları bir "akıllılık" ya da "tedbir" sanmamız oldu belki de. Oysa gerçek cesaret, yağmurdan kaçmakta değil, o sağanakta bir başkasının yanında, sırılsıklam ama dimdik durabilmekte gizli.

Geçenlerde yine kendi kendime düşündüm; insan neden değişmekten bu kadar korkar? Neden hep aynı limanda, hep aynı sığ sularda kürek çekmek ister? Çünkü değişmek demek, bazen o eski, yıpranmış ve aslında bizi koruduğunu sandığımız o küçük sığınağı terk etmek demek. Oysa o sığınak aslında bir korunak değil, bir hapishane. Kendi güçsüzlüğümüze, kendi küçük korkularımıza ördüğümüz duvarlar. Birine yaslandığınızda, onun karakterinin o sarsılmaz kaya gibi duruşunu, o rüzgârın karşısında sizinle birlikte omuz omuza verdiğini hissetmek; işte gerçek bağ, gerçek dostluk, gerçek yol arkadaşlığı bu. Bunun dışındaki her şey, sadece havanın güneşli olduğu günlere ait birer süs eşyası gibi kalıyor elinizde.

Fırtına koptuğunda kaçacak yer arayanların, kendi konforlarını bozmamak için sizi o yağmurda tek başınıza bırakanların iklimi o kadar soğuk ki, insanın ruhunu üşütüyor. İnsan gerçekten hastalanıyor böyle insanların yanında; hem de öyle bir hastalık ki bu, ilacı tamamen sizin duruşunuzda gizli. Sizin o direnen, pes etmeyen, değişmekten değil, gelişmekten beslenen o mücadeleci tavrınız, o fırtınada sığınak arayanlara belki de en büyük ayna oluyor. Çünkü onlar sizin o dik duruşunuzu gördüklerinde, aslında kendilerinin ne kadar küçük ve edilgen bir alana sığındıklarını fark ediyorlar.

İşte bu yüzden ben, yağmurdan kaçmayanları, bulutların o gri ağırlığının altında bile ruhunu karartmadan yürüyecek cesareti bulanları seviyorum. Onlar benim şifam. Onlar, bu dünyanın o yapay ve sürekli "pozitif" kalmaya zorlayan mekanik neşesinden kurtarıp, gerçek insani derinliğe, o hüzünlü ama onurlu limana bizi geri getirenler.

Şimdi dışarıda yine hava kararırken, elimde sıcak kahvemle balkona çıkıyorum. Gökyüzü bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibi; belki biraz hüzün, belki biraz yıkım ama sonunda hep o berrak, o yıkanmış tertemiz hava. Bu huzur, aslında bir kabullenişin ve cesaretin ödülü. Önemli olan fırtınanın şiddeti değil, o fırtınanın içinde sizin kiminle yan yana durduğunuz. Ben, yağmurun sesine karışan o samimi, o sarsılmaz, o cesur karakterlerin ikliminde nefes almayı tercih ediyorum. Varsın diğerleri o küçük, derme çatma sığınaklarında "kuru" kalmaya devam etsinler. Ben, yağmurda ıslanmanın ve o ıslaklığın getirdiği o gerçek, o duru hayatın tadını çıkarmaya razıyım.

Arzu SEKİN

 

İYİLİĞİN DE BİR SESİ OLSUN

  Sabahımız Neden Böyle Başlıyor? Sabah kuşağı programlarını açıyorum bazen, birkaç dakika sonra kapatıyorum. Daha gün yeni başlamış. ...