Bir filmde duymuştum,
diyordu ki: "Eğer nereye gittiğini bilmiyorsan, hangi yoldan gittiğinin
bir önemi yoktur." Aslında biz millet olarak nereye gitmek
istediğimizi çok iyi biliyoruz. Hepimiz sabah uyandığımızda penceremizi huzurlu
bir sokağa açmak, bakkala selam verirken ekonomiyi düşünmemek ve en önemlisi,
adaletin bir yerlerde birileri için değil, hepimiz için bir gökyüzü gibi eşit
dağıldığını bilmek istiyoruz. Ama bazen yolun ortasında durup pusulaya bakmak
yerine, sadece rüzgârın bizi savurduğu yöne doğru koşuyoruz. İşin garibi, sanki
her şey normalmiş gibi buna da alışıyoruz yavaş yavaş. Ya da yorulduk herhalde,
artık ne deseler 'eyvallah' deyip geçiyoruz.
Asıl Sahibi Unutulan
Mülk: Halk
Oysa biz kimiz? Biz, bu ülkenin harcıyız. Vergisiyle devleti ayakta tutan, askere giderken davul zurna çalan, komşusu
açken uyuyamayan o büyük aileyiz. Yani "Millet"iz. Ama bazen modern
dünyanın karmaşasında asıl gücün kimde olduğunu unutuyoruz. Devlet dediğimiz
yapı, insanların birlikte yaşayabilmek için kurduğu ortak bir düzen; halkın
güven, adalet, düzen ve huzur arayışından doğan ortak bir iradedir. Varlığını
da gücünü de milletten alır. Bu yüzden
devletin görevi, halktan kopmak değil; halkın ihtiyaçlarına cevap verebilmektir.
Bu yüzden ona verilen her yetkinin asıl amacı da insanın hayatını daha güvenli,
daha adil ve daha yaşanabilir kılmaktır. Bu
nedenle biz ona o yetkiyi, bize hükmetsin diye değil, bizi daha iyi yaşatsın,
hakkımızı korusun ve düzeni sağlasın diye verdik. Çünkü devletin gerçek anlamı,
halkına tepeden bakmak değil; halka hizmet edebilmektir.
Üstelik bu yalnızca bir
bürokrasi görevi de değildir; bu vicdani bir sorumluluktur, hatta inancımıza
göre "Hakk’a hizmet"in ta kendisidir. Çünkü dürüst olan, yasalara
uyan, bu ülkenin kahrını çeken halktır. Eğer bir gemi ilerliyorsa, o gemiyi
yürüten motor değil, o motoru besleyen, emek veren, yol alması için mücadele
eden ve gemiyi sahiplenen mürettebattır. Yani biziz.
Şimdi en can alıcı
noktaya gelelim. Bir binanın ayakta kalması için yükün tek bir kolona değil,
temele yayılması gerekir. Bana göre, Türkiye Cumhuriyeti’nin adını, varlığını
ve o eski saygınlığını korumasının tek gerçek yolu, tam bağımsız bir
Parlamenter Sistem’e geri dönmektir. Bu bir tercih değil, bir
mecburiyettir.
Neden mi? Çünkü
Cumhuriyet, halkın kendi kendisini yönetmesi demektir. Bu özgürlüğün nefes
aldığı yer ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Halk milletvekilini seçmeli, o
vekiller bakanlar kurulunu denetlemeli, sistem bir saat gibi tıkır tıkır
işlemelidir. Cumhurbaşkanlığı makamı ise, tıpkı yasama, yürütme ve yargı gibi
tarafsız bir liman olmalıdır; her türlü siyasi tartışmanın üzerinde, adil ve
birleştirici bir sembol olarak en saygın mertebede durmalıdır.
Eğer tüm yetkiyi ve
sorumluluğu tek bir noktaya toplarsak, hata payını büyütürüz. Oysa Parlamenter
Sistem, farklı seslerin birleştiği, ortak aklın devreye girdiği bir denge ve
güven mekanizmasıdır. Bugünün dünyasındaki o büyük kaostan çıkmanın yolu,
meclis iradesini yeniden her şeyin üzerine koymaktır.
Bağımsızlık Sadece
Bayrakla Olmaz
Sadece sınırları
korumakla bağımsız olunmuyor. Bir ülkenin gerçek bağımsızlığı, kurumlarının ne
kadar özgür olduğuyla ölçülür.
- Yargı:
Hâkimin cübbesinde düğme yoktur, çünkü kimsenin önünde iliklememesi
gerekir. Adalet, liyakatle yürümeli. Bir hâkim karar verirken sadece
kanuna ve vicdanına bakmalı, arkasındaki siyasi rüzgâra değil. Yargı,
kendi içindeki liyakatle tam bağımsız olmalıdır.
- Merkez Bankası:
Cebimizdeki paranın değerini koruyan kale orasıdır. O kale siyasetin
günlük heyecanlarına teslim edilirse, mutfaktaki yangın sönmez. Merkez
Bankası tarafsız ve bağımsız olmak zorundadır.
- Diyanet:
İnanç, insanın en kutsal sığınağıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı siyasetten
tamamen arınmalı, inanç bütünlüğümüzü koruyan özerk bir yapıya
kavuşmalıdır. Din, siyasetin malzemesi değil, toplumun huzur kaynağı
kalmalıdır.
Sonuç Yerine: Işığı
Aramak
Bugün dünya bir toz
bulutu içinde. Her yerde bir kaos, bir belirsizlik... Ama biz, bu topraklarda
binlerce yıldır küllerinden doğmayı başarmış bir milletiz. Bizim genlerimizde
"örnek olmak" var. Eğer biz içeride evimizi düzene sokarsak, yani TBMM’nin
tam bağımsızlığını ve yetkisini geri iade eden bir sisteme geçersek, sadece
kendimizi kurtarmayız; tüm dünyaya bir huzur adası nasıl olur gösteririz.
Ben bir vatandaş olarak
naçizane çözümümü buraya bırakıyorum. Bu bir kavga değil, bir özlem. Kardeşçe,
el ele, ekonomik olarak ferahlamış ve en önemlisi "yarın ne olacak?"
korkusu taşımadan yaşama özlemi.
Şunu da samimiyetle
söyleyeyim: Ben sandıkta bu ışığı, yani parlamenter sisteme dönüş ve tam
bağımsız kurumlar iradesini gördüğüm gün, oy kullanmaktan gerçekten zevk
alacağım. O günü göreceğimize dair inancım tam.
Okuyan, anlayan ve bu
dertle dertlenen herkese saygılarımı sunarım. Işığa giden yol, önce onu doğru
yerde aramakla başlar.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder