Bugün 23 Nisan. Televizyon ekranlarında yine o bildik sahne: Makam koltuğuna oturtulmuş, bir günlüğüne vali, başbakan, belediye başkanı yapılmış çocuklar... Etraflarında ciddi yüzlü yetişkinler, takım elbiseliler, verilen "göstermelik" talimatlar. Hepimiz gülümsüyoruz, alkışlıyoruz, “Ne güzel bir gelenek” diyoruz. Haklısınız, güzel. Ama gelin, o perdenin hemen arkasına, o deri koltukların korunaklı gölgesinden çıkıp, şehrin gerçek sokaklarına ve o koltuğu sadece bir günlüğüne emanet ettiğimiz çocukların dışındaki, o görmezden geldiğimiz diğer çocukların dünyasına bakalım.
Biliyor musunuz, asıl
devir teslim töreni o makam odalarında değil, günün ilk ışıklarıyla birlikte
şehrin kıyılarında, sanayi sitelerinin paslı demir kapılarında yaşanıyor.
Bizler günü bayram coşkusuyla karşılarken, başka bir çocuk sabahın ilk ışıklarıyla
vardiyasına başlıyor. Resmi rakamların soğukluğuyla değil, o küçük avuç
içlerine sinmiş, sabunla çıkmayan makine yağının gerçekliğiyle konuşuyorum. Türkiye’nin
dört bir yanında milyonlarca çocuk, o makam koltuklarının hayalini bile
kuramadan, tezgâh başında ter döküyor. Bazıları okuldan sonra gitmiyor oraya;
okul yerine, doğrudan o "hayata" başlıyor. Sanayide paslı bir demirin
ucunda, tarlada güneşin kavurucu sıcağında, sokakta tehlikenin tam kalbinde... Biri
valilik koltuğunda otururken, diğeri çamurlara batmış halde emeğini veriyor. Bizim
"bayram" dediğimiz o yirmi dört saat, onlar için hayatın hiç
durmayan, hiç mola vermeyen o acımasız çarkında sadece "ekstra mesai"
demek.
Hadi biraz daha dürüst
olalım, o aynaya bakmaya cesaret edelim. Bir yanda "çocuk" denince
akla gelen neşeli balonlar, diğer yanda çocukluğu elinden çalınmış, henüz kendi
hayalleri boy vermeden birilerinin "eş"i olmaya zorlanmış kız çocukları...
İstatistikler her yıl on binlerce kız
çocuğunun "evlendirildiğini" bize söylüyor. On altısında
"eş", on yedisinde "anne" olmak... Kayıt dışı kalanlar,
istatistiklerin dahi uzağında kalan o karanlık kuyular...Bir çocuğun, bir
çocuğun sorumluluğunu omuzlaması nasıl bir ağırlıktır, düşünebiliyor musunuz?
Hani okul bahçelerinde
teneffüs zili çaldığında, arkadaşları kantine koşarken boynunu büküp bir kenara
çekilen o çocuklar... Bugün her dört çocuktan birinin tabağı boş. Beslenme
çantasının bir "ihtiyaç" değil de bir "ayrıcalık" haline
geldiği bir düzenden bahsediyoruz. Zihni matematik formülleriyle değil, bir
sonraki öğünü nasıl geçiştireceğinin kaygısıyla dolu bir nesil büyüyor. Bu,
sadece bir yoksulluk değil, bir potansiyelin yavaş yavaş, sessizce yok oluşu.
Bugün bir çocuk valilik
koltuğuna oturup "imza" atarken, başka bir çocuk sanayide parmağını
makineye kaptırıyor. Biri okul sırasını bekliyor, diğeri yatağına aç giriyor.
Bu tezat, bu uçurum, bizim aynadaki yansımamız değil mi? Biz o koltuklara çocukları
oturtarak aslında neyi kutluyoruz? Bir günü, bir simgeyi mi, yoksa sadece
vicdanımızı bir günlüğüne rahatlatacak o geçici teselliyi mi?
Nâzım Hikmet ne güzel
söylemiş: 'Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne...' Kocaman bir
elma gibi, sıcacık bir ekmek somunu gibi... Oysa biz o dünyayı değil, sadece
bir günlüğüne süslü koltukları emanet ettik onlara. Onlar ise bizden dünyayı,
yani kendi çocukluklarını, saf bir gelecek hakkını istiyorlar. Bir çocuk
omuzlarında hayatın ağırlığını değil, yalnızca uçurtmasının ipini taşımalıydı;
çocukluğunu doyasıya yaşamalıydı. Biz ise onlara bu dünyayı sunmak yerine,
hayallerini inşa etme özgürlüklerini ve o sınırsız çocukluk yetilerini
ellerinden aldık, hayatın yükünü erkenden sırtlarına bindirdik.
Belki de bu 23 Nisan’ı
bir "bayram" kutlaması olmaktan çıkarıp bir "yüzleşme" günü
yapmalıyız. Sadece süslü kıyafetlerle, resmî törenlerle değil; tarlada,
fabrikada, sokakta, evde sessizce çocukluğunu bırakan o milyonların hakkını
arayarak. Çünkü gerçek şu ki; biz bir günlüğüne koltukları veriyoruz, ama
onların ömür boyu sürecek "çocukluk" hakkını veremiyoruz.
Bu bayram bittiğinde, o
süslü koltuklar yine sahiplerine dönecek. Ama o sanayide çalışan, aç yatan,
erken yaşta büyütülmek zorunda kalan çocukların hayatı aynı kalacak. Eğer bir
şey yapacaksak, eğer gerçekten bir "bayram" yaşatmak istiyorsak, onları
görmezden gelmeyi bırakarak başlamalıyız. Bir çocuğun çocukluğunu korumak,
belki de bu ülkenin en büyük, en gerçek devrimi olacak. Çünkü dünyayı çocuklara
verdiğimiz o gün, inanın bana, her şey çok daha başka olacak. Sadece gülümseyen
yüzler değil, adaletle büyüyen bir nesil göreceğiz.
Sahi, senin bugünkü aynan
ne gösteriyor? Sadece gülüşleri mi, yoksa o görmezden geldiğimiz, o içimizi
acıtan hakikati mi?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder