23 Nisan 2026 Perşembe

BU ATEŞ HEPİMİZİ YAKIYOR

 

Karanlık ve hüzünlü bir sınıf atmosferinde, kara tahtanın üzerinde 'Mesele Çocuk Değil, Aynaya Bakmayı Reddeden Yetişkinlik' yazılıdır. Sınıf sıraları boştur, masanın üzerinde 'Eğitimin Ruhu' isimli bir kitap ve ekranında şiddet temalı içerik görünen bir akıllı telefon bulunur. Arka planda ise polis otosu ışıkları sokağın dışından sınıfın içine yansımaktadır.

Okul sıralarının birer birer sessizliğe gömüldüğü, neşenin yerini simsiyah bir kederin aldığı günlerden geçiyoruz. Dün ve bugün yaşananlar, sadece birkaç okulun değil, hepimizin ruhunda derin çatlaklar açtı. Klavyenin başına geçip iki kelimeyi yan yana getirmek her zamankinden daha zor ama konuşmak, anlatmak, durup bir düşünmek zorundayız. Çünkü bu ateş hepimizi yakıyor.

Eskiden, en azından bizim zamanımızda, okul dediğin, insanın kendini güvende hissettiği bir yerdi. Öğretmen, anne babadan sonra gelen o güvenli eldi. Şimdi bakıyorum da roller tamamen değişmiş. Artık öğrenciler öğretmenlerden çekinmiyor; aksine öğretmenler, sınıfa girerken öğrenciden ya da okul kapısında bekleyen veliden korkar hale geldi. Okullarda öğretmenin otoritesi ciddi bir erozyona uğradı. Eskiden “öğretmen” denince saygı, korkuyla karışık bir hürmet vardı. Şimdi ise birçok öğretmen sınıfa girerken tedirgin oluyor. Veliler okul yönetimine, hatta öğretmenlere karşı adeta “müşteri gibi” davranıyor; “benim çocuğum” diyerek her türlü saygısızlığı, tehdidi normalleştiriyor. Öğrenciler ise bu iklimde “özgüven” adı altında sınır tanımazlığı, küfürü, şiddeti ve mobbingi öğreniyor. Bir saygısızlık furyasıdır gidiyor ve ne acıdır ki bu durumun adı "özgüven" konulmuş. Sınır tanımamayı, nezaketi elinin tersiyle itmeyi "dik duruş" sanan bir nesil yetişiyor. Ama bu özgüven değil; bu, temeli boşaltılmış bir cesaretin yıkıcı dışavurumu.

Daha acısı ne biliyor musunuz? Bunun artık kimseye tuhaf gelmemesi. Bir öğretmenin korkarak sınıfa girmesi, bir velinin öfkeyle okul basması… Bunları konuşup iki gün üzülüp sonra unutuyoruz. Sanki olması gereken buymuş gibi. Oysa alıştığımız şeyler, en tehlikeli kırılmaların başlangıcıdır.

Peki, bu çocuklar bu zehri nereden alıyor? Kafanızı çevirip bir ekrana bakın, cevabı orada. Dizilerde, sosyal medyada boy gösteren o "mafya gibi" karakterler her yerde. Belinde silahı olan, yasayı hiçe sayan ama güya "çok vicdanlı", "çok yardımsever" gösterilen o tipler, gençlerin zihninde kahramanlaştırılıyor. Şiddet, yakışıklı aktörlerin üzerine giydirilmiş havalı bir kostüm gibi pazarlanıyor. Kötülük, üzerine bir tutam "merhamet" sosu dökülerek şirinleştiriliyor. Çocuklar, adaleti mahkemede ya da vicdanda değil, o karanlık figürlerin namlusunda aramaya başlıyor.

Ama mesele sadece okul kapısında da bitmiyor. O çocuk o kapıdan içeri girene kadar zaten bir hikâyenin içinden geliyor. Evinde söz dinlemeyen değil, aslında kimseyi dinlemeyi hiç öğrenememiş bir çocuk… Çünkü ona “dur” demesi gerekenler, hayata yetişmekten kendine bile “dur” diyemiyor. Yorgun, dağılmış, kendi yükünün altında ezilen yetişkinler; farkında olmadan sınır koyamadıkları bir dünyanın kapısını aralıyor.

Eğitim sistemi derseniz… o zaten uzun zamandır can çekişiyor. Milli eğitimin yönetilememesi, sadece müfredat meselesi değil; bu bir değerler meselesi. Okulu sadece test çözülen, ezber yapılan bir binaya indirgedik. İçindeki ruhu, o kadim usta-çırak ilişkisini, birbirinin hukukuna saygı duymayı unutturduk. Eğitim, kâğıt üstündeki rakamlardan ibaret kalınca; sokaktaki o kirli kültür, sınıfın içine kadar sızdı.

Bu yaşadıklarımız tesadüf değil. Bu, göz göre göre gelen bir çürümenin son halkası. Eğer bugün bir öğretmen öğrencisine bir şey söylerken "başıma bir iş gelir mi?" diye düşünüyorsa, eğer bir veli okul basmayı hak aramak sanıyorsa ve eğer bir genç şiddeti çıkış yolu görüyorsa; hepimiz şapkamızı önümüze koyup düşünmeliyiz.

Adalet mühür basılan bir kâğıt parçası değildir; o mühür vurulurken kimin canının yanmadığıdır. Bugün çocukların canı yanıyor, geleceğimiz soluyor. Sadece yas tutmak yetmez; o sahte kahramanları ekranlardan, o saygısızlık virüsünü zihinlerden temizlemedikçe bu sızı dinmeyecek.

Bu gidişatı değiştirecek olan ne tek bir yasa ne de tek bir kurum. Bu, her birimizin evinde, dilinde, tavrında başlayacak. Çocuğa sınır koymakla, öğretmene sahip çıkmakla, yanlışı alkışlamamakla… Küçük gibi görünen ama aslında geleceği belirleyen şeylerle.

Sessiz kalmak, bu karanlığa ortak olmaktır. Biz ne ara bu kadar koptuk birbirimizden? Ne ara şiddeti bu kadar kanıksadık? Bu soruların cevabını bulmadan… hiçbir kapı bize gerçekten güvenli olmayacak.

 Arzu SEKİN


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

BU ATEŞ HEPİMİZİ YAKIYOR

  Okul sıralarının birer birer sessizliğe gömüldüğü, neşenin yerini simsiyah bir kederin aldığı günlerden geçiyoruz. Dün ve bugün yaşananlar...