20 Haziran 2026 Cumartesi

BİR SİYASETÇİNİN KENDİ EFSANESİNİ YIKIŞI

 

Kemal Kılıçdaroğlu Sözcü TV canlı yayınında özel röportaj sırasında gazetecilerin sorularını yanıtlıyor.

Siyaset dünyası, dışarıdan bakıldığında büyük stratejilerin, keskin hamlelerin ve devasa iddiaların alanı gibi görünür. Ancak siyasetin asıl belirleyicisi, dışarıdan gelen saldırılar değil, siyasetçinin kendi geçmişiyle kurduğu ilişkidir. Bazen bir siyasetçiyi bitiren şey rakiplerinin gücü değil, bizzat kendi kelimeleridir. İnsan, kendi inşa ettiği anlam dünyasının içine hapsolabilir ve o dünyayı korumaya çalıştıkça, aslında onu kendi elleriyle yıkıma sürükleyebilir. Kemal Kılıçdaroğlu’nun son dönemdeki televizyon performansları, tam da bu "kendi kelimeleri altında kalma" halinin, siyasi bir trajedinin en çıplak örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor.

​Siyaset, doğası gereği süreklilik ister. Dün söylediğiniz bir söz, bugün attığınız bir adımın temelini oluşturur. Eğer bu temel zayıfsa veya üzerine eklediğiniz her yeni cümle bir öncekini inkâr ediyorsa, o zaman siyasi zemin ayaklarınızın altından kaymaya başlar. Kılıçdaroğlu’nun son süreçteki durumu, tam da bu zemin kaybının dramatik bir dışavurumu. Bir dönem geniş kitleleri "Adalet" çatısı altında bir araya getiren, umutları diri tutan bir lider figürü; bugün kendi geçmişini, kendi kararlarını ve kendi stratejilerini savunmak zorunda kaldığı bir girdabın içinde. İşin trajik kısmı da burada başlıyor: Savunma yapmaya çalıştıkça, o anın sıcağında verdiği kararları meşrulaştırmaya çabaladıkça, hafızalardaki soru işaretlerini gidermek yerine onları daha da derinleştiriyor.

​Konuşmak, aslında bir durumu aydınlatmak içindir. Ancak siyasetçi için konuşmak, bazen bir durumu örtbas etme çabasına dönüştüğünde, o konuşma kendi başına bir engele dönüşür. Her yeni açıklama, daha önce kurulan mantık silsilesinde yeni bir gedik açıyor. Demirtaş meselesinden parti içi kurultay tartışmalarına, stratejik tercihlerin yanlışlığından ittifak süreçlerine kadar verilen her yanıt, aslında bir savunma refleksi. Fakat bu refleks, karşı tarafa bir argüman sunmaktan ziyade, o anın içinde hapsolmuş bir ruh halini yansıtıyor. Geçmişteki kararları meşrulaştırmak adına atılan her retorik adım, mevcut pozisyonun zayıflıklarını daha görünür kılmaktan başka bir işe yaramıyor. Siyasetin acımasız kuralı burada da işliyor; hatayı kabul etmek yerine inkara dayalı bir haklılık aranması, kişiyi kurtarmak yerine hatanın merkezine daha fazla sabitliyor.

​Bir siyasetçinin en büyük sermayesi itibar ve tutarlılıktır. İnsanlar bir liderin her kararını desteklemeyebilir, ancak o liderin tutarlı bir çizgide yürüdüğüne inanmak isterler. Kılıçdaroğlu’nun son dönemdeki yansıması, bu tutarlılık duygusunu derinden zedeledi. Bir zamanlar "herkesi kucaklayan lider" imgesi, bugün yerini "kendini haklı çıkarma arzusuyla yanıp tutuşan" bir aktöre bırakmış durumda. Haklı çıkma arzusu, genellikle en çok kaybedenlerin sığınağıdır. Çünkü eğer gerçekten haklıysanız, bunu zaten tarih ve toplum zamanla teslim eder. Ancak "ben haklıyım" diye çırpınmaya başladığınız an, asıl kaybettiğiniz yer orasıdır. O andan itibaren söyledikleriniz birer siyasi analiz değil, birer kişisel hırs ve savunma mekanizması olarak görülmeye başlanır.

Aslında bu sadece siyasetçilerin hikâyesi değildir. İnsan hayatının her alanında benzer bir durum yaşanır. Bir dostlukta, bir evlilikte, bir iş ilişkisinde... Bazen yapılan hata değil, o hatayı açıklamak için kurulan cümleler yorar insanı. Çünkü bazı gerçekler savunuldukça berraklaşmaz; aksine bulanıklaşır. İnsan bazen başkalarını ikna etmeye çalışırken kendi içindeki sesi susturur. En uzun savunmaların ardında bile bazen kabul edilmeyi bekleyen sessiz bir gerçek vardır. Fakat o gerçekle yüzleşmek yerine yeni açıklamalar üretildikçe, insan başkalarını değil, önce kendisini yormaya başlar.

​Bu durum sadece Kılıçdaroğlu ile sınırlı değil; bu, iktidarın veya muhalefetin her kademesindeki siyasetçi için geçerli evrensel bir ders. Siyasette geçmişiyle yüzleşemeyen, geçmişteki hatalarını veya eksiklerini kendi kelimeleriyle tamir etmeye çalışan herkes, aslında vadesini kendi elleriyle doldurur. Kelimeler, sihirli birer araç olabilir; kitleleri peşinden sürükleyebilir, büyük dönüşümler yaratabilir. Ancak bu kelimeler, hakikatten koptuğu ve sadece bir "savunma kalkanı" olarak kullanıldığı zaman, sahibini zehirleyen birer ok haline gelir.

Çünkü kelimeler iki ucu keskin bir bıçak gibidir. Doğru kullanıldığında güven inşa eder, insanları bir araya getirir ve umut yaratır. Fakat gerçeğin yerine geçtiğinde, sahibinin etrafında görünmez duvarlar örmeye başlar. Bir süre sonra insan, başkalarını ikna etmek için kurduğu cümlelerin içinde yaşamaya başlar. O noktadan sonra mesele hakikati savunmak değil, kurulan hikâyeyi ayakta tutmak hâline gelir. İşte çöküş de çoğu zaman tam burada başlar

​Netice itibarıyla, siyaset sahnesi çok acımasızdır. Kimilerini seçim sandıklarında, kimilerini ise kendi kelimelerinin altında ezip geçer. Bugün izlediğimiz tablo, sadece bir siyasi figürün mücadelesi değil, aynı zamanda siyasetin kendi içinde taşıdığı o kaçınılmaz kırılganlığın da bir fotoğrafıdır. Kılıçdaroğlu, dün gece ekranlarda sadece kendisini anlatmıyordu; aslında sessizce kendi siyasi hikayesinin son sayfalarını çeviriyordu. Ve her sayfa çevrildiğinde, o hikâyenin kahramanı biraz daha silikleşiyor, biraz daha "geçmişin bir parçası" haline geliyordu.

​Kelimeler, bir kez ağızdan çıktıktan sonra artık sizin değildir. Onları nasıl kontrol ederseniz edin, onlar kendi yollarını çizerler. Eğer o yollar, sizin siyasi mirasınızın üzerine basıp geçiyorsa, artık ne söylerseniz söyleyin, hakikat o kelimelerin arasından sızıp gerçeği ortaya çıkarır.

Belki de siyasetin en büyük paradoksu budur. İnsanlar iktidarlarını, makamlarını veya seçimlerini kaybettiklerinde yenildiklerini düşünürler. Oysa bazen asıl yenilgi çok daha önce başlar. İnsan kendi sözleriyle arasındaki bağı kaybettiğinde, geçmişte söyledikleriyle bugün savundukları arasında aşılması güç bir mesafe oluştuğunda... Çünkü itibar bir günde yıkılmaz; küçük çatlaklarla aşınır, çelişkilerle zayıflar ve sonunda kendi ağırlığını taşıyamaz hâle gelir.

Siyasetin en ağır yükü, rakibin hamlesi değil, kendi kurduğunuz cümlelerin ağırlığıdır. Ve bazen en büyük siyasi yenilgi, seçim kaybetmek değil, kendi efsanesini kendi ellerinle yıkıp, kelimelerinin ağırlığı altında ezilmektir.

Arzu SEKİN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

BİR SİYASETÇİNİN KENDİ EFSANESİNİ YIKIŞI

  Siyaset dünyası, dışarıdan bakıldığında büyük stratejilerin, keskin hamlelerin ve devasa iddiaların alanı gibi görünür. Ancak siyasetin as...