Siyaset dünyası,
dışarıdan bakıldığında büyük stratejilerin, keskin hamlelerin ve devasa
iddiaların alanı gibi görünür. Ancak siyasetin asıl belirleyicisi, dışarıdan
gelen saldırılar değil, siyasetçinin kendi geçmişiyle kurduğu ilişkidir. Bazen
bir siyasetçiyi bitiren şey rakiplerinin gücü değil, bizzat kendi
kelimeleridir. İnsan, kendi inşa ettiği anlam dünyasının içine hapsolabilir ve
o dünyayı korumaya çalıştıkça, aslında onu kendi elleriyle yıkıma
sürükleyebilir. Kemal Kılıçdaroğlu’nun son dönemdeki televizyon performansları,
tam da bu "kendi kelimeleri altında kalma" halinin, siyasi bir
trajedinin en çıplak örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor.
Siyaset, doğası gereği
süreklilik ister. Dün söylediğiniz bir söz, bugün attığınız bir adımın temelini
oluşturur. Eğer bu temel zayıfsa veya üzerine eklediğiniz her yeni cümle bir
öncekini inkâr ediyorsa, o zaman siyasi zemin ayaklarınızın altından kaymaya
başlar. Kılıçdaroğlu’nun son süreçteki durumu, tam da bu zemin kaybının
dramatik bir dışavurumu. Bir dönem geniş kitleleri "Adalet" çatısı
altında bir araya getiren, umutları diri tutan bir lider figürü; bugün kendi
geçmişini, kendi kararlarını ve kendi stratejilerini savunmak zorunda kaldığı
bir girdabın içinde. İşin trajik kısmı da burada başlıyor: Savunma yapmaya
çalıştıkça, o anın sıcağında verdiği kararları meşrulaştırmaya çabaladıkça,
hafızalardaki soru işaretlerini gidermek yerine onları daha da derinleştiriyor.
Konuşmak, aslında bir
durumu aydınlatmak içindir. Ancak siyasetçi için konuşmak, bazen bir durumu
örtbas etme çabasına dönüştüğünde, o konuşma kendi başına bir engele dönüşür.
Her yeni açıklama, daha önce kurulan mantık silsilesinde yeni bir gedik açıyor.
Demirtaş meselesinden parti içi kurultay tartışmalarına, stratejik tercihlerin
yanlışlığından ittifak süreçlerine kadar verilen her yanıt, aslında bir savunma
refleksi. Fakat bu refleks, karşı tarafa bir argüman sunmaktan ziyade, o anın
içinde hapsolmuş bir ruh halini yansıtıyor. Geçmişteki kararları meşrulaştırmak
adına atılan her retorik adım, mevcut pozisyonun zayıflıklarını daha görünür
kılmaktan başka bir işe yaramıyor. Siyasetin acımasız kuralı burada da işliyor;
hatayı kabul etmek yerine inkara dayalı bir haklılık aranması, kişiyi kurtarmak
yerine hatanın merkezine daha fazla sabitliyor.
Bir siyasetçinin en
büyük sermayesi itibar ve tutarlılıktır. İnsanlar bir liderin her kararını
desteklemeyebilir, ancak o liderin tutarlı bir çizgide yürüdüğüne inanmak
isterler. Kılıçdaroğlu’nun son dönemdeki yansıması, bu tutarlılık duygusunu
derinden zedeledi. Bir zamanlar "herkesi kucaklayan lider" imgesi,
bugün yerini "kendini haklı çıkarma arzusuyla yanıp tutuşan" bir
aktöre bırakmış durumda. Haklı çıkma arzusu, genellikle en çok kaybedenlerin
sığınağıdır. Çünkü eğer gerçekten haklıysanız, bunu zaten tarih ve toplum
zamanla teslim eder. Ancak "ben haklıyım" diye çırpınmaya
başladığınız an, asıl kaybettiğiniz yer orasıdır. O andan itibaren
söyledikleriniz birer siyasi analiz değil, birer kişisel hırs ve savunma
mekanizması olarak görülmeye başlanır.
Aslında bu sadece
siyasetçilerin hikâyesi değildir. İnsan hayatının her alanında benzer bir durum
yaşanır. Bir dostlukta, bir evlilikte, bir iş ilişkisinde... Bazen yapılan hata
değil, o hatayı açıklamak için kurulan cümleler yorar insanı. Çünkü bazı gerçekler
savunuldukça berraklaşmaz; aksine bulanıklaşır. İnsan bazen başkalarını ikna
etmeye çalışırken kendi içindeki sesi susturur. En uzun savunmaların ardında
bile bazen kabul edilmeyi bekleyen sessiz bir gerçek vardır. Fakat o gerçekle
yüzleşmek yerine yeni açıklamalar üretildikçe, insan başkalarını değil, önce
kendisini yormaya başlar.
Bu durum sadece
Kılıçdaroğlu ile sınırlı değil; bu, iktidarın veya muhalefetin her
kademesindeki siyasetçi için geçerli evrensel bir ders. Siyasette geçmişiyle
yüzleşemeyen, geçmişteki hatalarını veya eksiklerini kendi kelimeleriyle tamir
etmeye çalışan herkes, aslında vadesini kendi elleriyle doldurur. Kelimeler,
sihirli birer araç olabilir; kitleleri peşinden sürükleyebilir, büyük
dönüşümler yaratabilir. Ancak bu kelimeler, hakikatten koptuğu ve sadece bir
"savunma kalkanı" olarak kullanıldığı zaman, sahibini zehirleyen
birer ok haline gelir.
Çünkü kelimeler iki ucu
keskin bir bıçak gibidir. Doğru kullanıldığında güven inşa eder, insanları bir
araya getirir ve umut yaratır. Fakat gerçeğin yerine geçtiğinde, sahibinin
etrafında görünmez duvarlar örmeye başlar. Bir süre sonra insan, başkalarını
ikna etmek için kurduğu cümlelerin içinde yaşamaya başlar. O noktadan sonra
mesele hakikati savunmak değil, kurulan hikâyeyi ayakta tutmak hâline gelir.
İşte çöküş de çoğu zaman tam burada başlar
Netice itibarıyla,
siyaset sahnesi çok acımasızdır. Kimilerini seçim sandıklarında, kimilerini ise
kendi kelimelerinin altında ezip geçer. Bugün izlediğimiz tablo, sadece bir
siyasi figürün mücadelesi değil, aynı zamanda siyasetin kendi içinde taşıdığı o
kaçınılmaz kırılganlığın da bir fotoğrafıdır. Kılıçdaroğlu, dün gece ekranlarda
sadece kendisini anlatmıyordu; aslında sessizce kendi siyasi hikayesinin son
sayfalarını çeviriyordu. Ve her sayfa çevrildiğinde, o hikâyenin kahramanı
biraz daha silikleşiyor, biraz daha "geçmişin bir parçası" haline
geliyordu.
Kelimeler, bir kez
ağızdan çıktıktan sonra artık sizin değildir. Onları nasıl kontrol ederseniz
edin, onlar kendi yollarını çizerler. Eğer o yollar, sizin siyasi mirasınızın
üzerine basıp geçiyorsa, artık ne söylerseniz söyleyin, hakikat o kelimelerin
arasından sızıp gerçeği ortaya çıkarır.
Belki de siyasetin en
büyük paradoksu budur. İnsanlar iktidarlarını, makamlarını veya seçimlerini
kaybettiklerinde yenildiklerini düşünürler. Oysa bazen asıl yenilgi çok daha
önce başlar. İnsan kendi sözleriyle arasındaki bağı kaybettiğinde, geçmişte söyledikleriyle
bugün savundukları arasında aşılması güç bir mesafe oluştuğunda... Çünkü itibar
bir günde yıkılmaz; küçük çatlaklarla aşınır, çelişkilerle zayıflar ve sonunda
kendi ağırlığını taşıyamaz hâle gelir.
Siyasetin en ağır yükü,
rakibin hamlesi değil, kendi kurduğunuz cümlelerin ağırlığıdır. Ve bazen en
büyük siyasi yenilgi, seçim kaybetmek değil, kendi efsanesini kendi ellerinle
yıkıp, kelimelerinin ağırlığı altında ezilmektir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder