Dünya dönüyor, mevsimler
değişiyor ama içimizde hiç dinmeyen o fırtına hep aynı yerde duruyor. Her sabah
aynaya baktığımızda sadece bir yüz değil, bitmeyen bir mücadelenin izlerini ve o mücadelenin derinlere saldığı kökleri de görüyoruz.
Bazen kalbimde şu soru
yankılanıyor: Bir kadının ömrüne kaç hayal sığabilir? Ve o hayallerin kaçı,
sadece “güvende olma” zorunluluğu yüzünden yarım kalır? Bu yalnızca bir
güvenlik meselesi değil; bir varoluş savaşı adeta. Gece geç saatte eve dönerken
anahtarı avucunda bir silah gibi sıkmak, her adımda arkanızı kollamak… Kaygı
sadece sokaklarla sınırlı değil; zihnimizin her köşesine sızmış durumda.
Hayallerimizi kurarken bile önce “başkaları ne der?” değil, “başıma ne gelir?”
süzgecinden geçiriyoruz.
Ve bir başka düşünce daha
sarsıyor beni, en temelinden sarsan bir gerçek: Erkekleri dünyaya getiren bir
kadın değil midir? Evet, kadındır! Ama sorgulamadan edemiyorum işte: Dünyaya
biz getiriyoruz, ama dünyayı onlar yönetiyor; hayatımız hakkında karar verme
hakkını nasıl alabiliyor ve uygulayabiliyorlar? Bu hak nasıl ortaya çıkıyor? Ve
ben buna hâlâ şaşırıyorum.
Üstelik sadece dünyaya
getirmekle de bitmiyor; onların büyümesinde, serpilmesinde en büyük emeği veren
yine biziz. Ama ne acıdır ki bu devasa emek, çoğu zaman yok sayılıyor, görünmez
kılınıyor. Bizim o görünmez emeğimizin gölgesinde erkekler özgürce büyüyor,
eğitim alıyor, iş hayatına ve siyasete atılıyor; kadın ise çoğu zaman o emeğin
içine hapsolup evin ve ailenin sınırlarında kalıyor. Hayatın kaynağı bizken, o
hayatın nasıl yaşanacağına dair kuralların bizim dışımızda yazılması; adaletin
en büyük çıkmazı belki de burada başlıyor.
Türkiye’de kadın olmak,
bazen her gün biraz daha azalmak demek gibi geliyor. İstismarın, şiddetin,
adaletsizliğin gölgesinde çiçek açmaya çalışmak… Oysa biz sadece çiçek değiliz;
biz bu hayatın köküyüz. Katledilen her kadınla birlikte bir kentin ışığı sönüyor,
bir geleceğin boynu bükülüyor.
Bir kök söküldüğünde
bütün ağaç sallanır, bütün toprak sarsılır. Bizim eksilmemiz, yalnızca bir sayı
değil; bir toplumun vicdanının, estetiğinin ve geleceğinin eksilmesidir. Sönen
her ışık, sokaklarımızı biraz daha karanlığa gömüyor.
Cinsiyet eşitliği bir
lütuf değil, en temel hakkımız. Biz sadece yaşamak istiyoruz. Ne eksik ne
fazla: Eşitçe, korkmadan gülmek; yargılanmadan yürümek; hayallerimizin
peşinden, “başıma bir iş gelir mi?” diye düşünmeden koşmak istiyoruz. Çünkü bu
bizim doğuştan hakkımız. Bir erkeğin düşünmeden yaptığı en basit eylem, bizim
için bir “cesaret örneği” olmamalı. Gülüşümüzden, yürüyüşümüzden,
seçimlerimizden hesap vermek zorunda kalmadığımız bir dünya, ulaşılmaz bir
ütopya değil; olması gereken normdur.
Her gün bir başka kadının
adını hashtag olarak görmek, bir canın daha solduğunu duymak… Kalbimizi artık
nasırlaştırmıyor; içimizdeki isyanı büyütüyor. Adalet sadece kağıt üzerinde
kalmasın; yasaların gerçekten koruduğu, caydırıcılığın tam sağlandığı ve her
boşluğu dolduracak şekilde yeniden düzenlendiği bir sistem istiyoruz. Sokakta,
evde, iş yerinde… nefes aldığımız her yerde bu güveni hissetmek istiyoruz.
Caydırıcı olmayan her
ceza, bir sonraki failin cesareti oluyor. Can güvenliğimiz, iyi hal
indirimlerinin ya da esnek yasaların insafına bırakılamaz. Adalet, biz
kendimizi gerçekten güvende hissettiğimizde; o soğuk mahkeme salonlarından
çıkıp sokaktaki hayatımıza dokunduğunda yerini bulmuş olacak.
Çünkü biz eksilmek değil,
bu toprakların neşesi ve emeğiyle çoğalmak istiyoruz. Susmuyoruz, çünkü
biliyoruz ki bir kişi bile eksik kalırsa, hiçbirimiz tam değiliz. 💜
Bu sadece kadınların
davası değil; insan olmanın davasıdır. Bir kadının susturulduğu yerde, insanlık
dilsiz kalır. Bir kadının korktuğu yerde, huzur barınamaz. Biz el ele verdikçe,
o karanlık gölgeler geri çekilecek.
Elini tutamadığımız,
sesini duyuramadığımız her kız kardeşimiz için sesimizi biraz daha yükseltmek
zorundayız. Çünkü hiçbir kadın, bir cinayetin son cümlesi olmayı hak etmiyor.
✨ Bu 8 Mart’ta, sesimizi daha da
yükseltiyor; kadınların varlığını, emeğini ve hakkını bir kez daha kutluyoruz.
Ve soruyorum: Epi topu üç gün yaşayacağımız bu dünyada, neden bunun kararını siz
veriyorsunuz? Neden yaşamama izin vermiyorsun? Neden yaşamama izin
vermiyorsunuz? Bu hakkı kim size veriyor?
Sizce bir kadının ömrüne
en çok hangi hayal sığmalı?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder