7 Mart 2026 Cumartesi

Biz Getiriyoruz, Biz Büyütüyoruz, Ama Haklarımızı Niye Biz Belirlemiyoruz

 Yağmurlu bir İstanbul sokağında hayatın kökü olan kadını temsil eden çiçekler, bir günlük ve bir anahtar.

Dünya dönüyor, mevsimler değişiyor ama içimizde hiç dinmeyen o fırtına hep aynı yerde duruyor. Her sabah aynaya baktığımızda sadece bir yüz değil, bitmeyen bir mücadelenin izlerini ve o mücadelenin derinlere saldığı kökleri de görüyoruz.

Bazen kalbimde şu soru yankılanıyor: Bir kadının ömrüne kaç hayal sığabilir? Ve o hayallerin kaçı, sadece “güvende olma” zorunluluğu yüzünden yarım kalır? Bu yalnızca bir güvenlik meselesi değil; bir varoluş savaşı adeta. Gece geç saatte eve dönerken anahtarı avucunda bir silah gibi sıkmak, her adımda arkanızı kollamak… Kaygı sadece sokaklarla sınırlı değil; zihnimizin her köşesine sızmış durumda. Hayallerimizi kurarken bile önce “başkaları ne der?” değil, “başıma ne gelir?” süzgecinden geçiriyoruz.

Ve bir başka düşünce daha sarsıyor beni, en temelinden sarsan bir gerçek: Erkekleri dünyaya getiren bir kadın değil midir? Evet, kadındır! Ama sorgulamadan edemiyorum işte: Dünyaya biz getiriyoruz, ama dünyayı onlar yönetiyor; hayatımız hakkında karar verme hakkını nasıl alabiliyor ve uygulayabiliyorlar? Bu hak nasıl ortaya çıkıyor? Ve ben buna hâlâ şaşırıyorum.

Üstelik sadece dünyaya getirmekle de bitmiyor; onların büyümesinde, serpilmesinde en büyük emeği veren yine biziz. Ama ne acıdır ki bu devasa emek, çoğu zaman yok sayılıyor, görünmez kılınıyor. Bizim o görünmez emeğimizin gölgesinde erkekler özgürce büyüyor, eğitim alıyor, iş hayatına ve siyasete atılıyor; kadın ise çoğu zaman o emeğin içine hapsolup evin ve ailenin sınırlarında kalıyor. Hayatın kaynağı bizken, o hayatın nasıl yaşanacağına dair kuralların bizim dışımızda yazılması; adaletin en büyük çıkmazı belki de burada başlıyor.

Türkiye’de kadın olmak, bazen her gün biraz daha azalmak demek gibi geliyor. İstismarın, şiddetin, adaletsizliğin gölgesinde çiçek açmaya çalışmak… Oysa biz sadece çiçek değiliz; biz bu hayatın köküyüz. Katledilen her kadınla birlikte bir kentin ışığı sönüyor, bir geleceğin boynu bükülüyor.

Bir kök söküldüğünde bütün ağaç sallanır, bütün toprak sarsılır. Bizim eksilmemiz, yalnızca bir sayı değil; bir toplumun vicdanının, estetiğinin ve geleceğinin eksilmesidir. Sönen her ışık, sokaklarımızı biraz daha karanlığa gömüyor.

Cinsiyet eşitliği bir lütuf değil, en temel hakkımız. Biz sadece yaşamak istiyoruz. Ne eksik ne fazla: Eşitçe, korkmadan gülmek; yargılanmadan yürümek; hayallerimizin peşinden, “başıma bir iş gelir mi?” diye düşünmeden koşmak istiyoruz. Çünkü bu bizim doğuştan hakkımız. Bir erkeğin düşünmeden yaptığı en basit eylem, bizim için bir “cesaret örneği” olmamalı. Gülüşümüzden, yürüyüşümüzden, seçimlerimizden hesap vermek zorunda kalmadığımız bir dünya, ulaşılmaz bir ütopya değil; olması gereken normdur.

Her gün bir başka kadının adını hashtag olarak görmek, bir canın daha solduğunu duymak… Kalbimizi artık nasırlaştırmıyor; içimizdeki isyanı büyütüyor. Adalet sadece kağıt üzerinde kalmasın; yasaların gerçekten koruduğu, caydırıcılığın tam sağlandığı ve her boşluğu dolduracak şekilde yeniden düzenlendiği bir sistem istiyoruz. Sokakta, evde, iş yerinde… nefes aldığımız her yerde bu güveni hissetmek istiyoruz.

Caydırıcı olmayan her ceza, bir sonraki failin cesareti oluyor. Can güvenliğimiz, iyi hal indirimlerinin ya da esnek yasaların insafına bırakılamaz. Adalet, biz kendimizi gerçekten güvende hissettiğimizde; o soğuk mahkeme salonlarından çıkıp sokaktaki hayatımıza dokunduğunda yerini bulmuş olacak.

Çünkü biz eksilmek değil, bu toprakların neşesi ve emeğiyle çoğalmak istiyoruz. Susmuyoruz, çünkü biliyoruz ki bir kişi bile eksik kalırsa, hiçbirimiz tam değiliz. 💜

Bu sadece kadınların davası değil; insan olmanın davasıdır. Bir kadının susturulduğu yerde, insanlık dilsiz kalır. Bir kadının korktuğu yerde, huzur barınamaz. Biz el ele verdikçe, o karanlık gölgeler geri çekilecek.

Elini tutamadığımız, sesini duyuramadığımız her kız kardeşimiz için sesimizi biraz daha yükseltmek zorundayız. Çünkü hiçbir kadın, bir cinayetin son cümlesi olmayı hak etmiyor.

Bu 8 Mart’ta, sesimizi daha da yükseltiyor; kadınların varlığını, emeğini ve hakkını bir kez daha kutluyoruz. Ve soruyorum: Epi topu üç gün yaşayacağımız bu dünyada, neden bunun kararını siz veriyorsunuz? Neden yaşamama izin vermiyorsun? Neden yaşamama izin vermiyorsunuz? Bu hakkı kim size veriyor?

Sizce bir kadının ömrüne en çok hangi hayal sığmalı?

Arzu Sekin

 



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Biz Getiriyoruz, Biz Büyütüyoruz, Ama Haklarımızı Niye Biz Belirlemiyoruz

  Dünya dönüyor, mevsimler değişiyor ama içimizde hiç dinmeyen o fırtına hep aynı yerde duruyor. Her sabah aynaya baktığımızda sadece bir yü...