Heykelin Ötesini
Görebilmek: Saygı, Akıl ve Cumhuriyet
Toplum olarak bazen
sembollere o kadar takılıp kalıyoruz ki, o sembollerin arkasındaki devasa fikri
ıskalıyoruz. Son zamanlarda sosyal medyada veya günlük tartışmalarda sıkça
duyduğumuz "büst", "heykelcilik" ya da "putculuk"
gibi kavramlarla süslenmiş sığ ve gürültülü bir tartışma… Oysa
ortada anlaşılması bu kadar zor bir durum yok; bu gürültülü söylemler özünde
derin bir cehaletin ya da bilinçli bir çarpıtmanın ürünü. Gelin, bu sığ suları
geçip meselenin özüne, yani zihniyet farkına bakalım.
Saygı Duymak Tapınmak
Değildir
Bir milletin, kendisini işgalden
ve yok olmanın eşiğinden çekip alan, küllerinden bir modern devlet inşa ederek bu
topraklara çağdaş bir hukuk düzeni kazandıran liderine minnet duyması 'tapınma'
değildir. Bu, tarihe verilen devasa emeğe gösterilen en yalın, en doğal
saygıdır. Hiçbir Cumhuriyet evladı; Atatürk
büstünün önünde diz çöküp ibadet etmez, dini bir vecibe yerine getirmez ya da
ondan cennet umuduyla ilahi bir lütuf beklemez. Sorun şu ki bazı insanlar
saygıyla tapınma arasındaki farkı ya gerçekten bilmiyor ya da bilmezden gelmeyi
tercih ediyor. Oradaki büst; bağımsızlığın, kadın haklarının, çağdaş hukuk
sisteminin ve en önemlisi "fikri hür" bir birey olabilmenin
somutlaşmış bir hatırlatıcısıdır. Biz o taşa değil, o taşın temsil ettiği akılcı
devrime selam dururuz.
Asıl Tehlike:
Sorgulanamayan Figürler
Asıl çelişki tam da
burada düğümleniyor: Atatürkçüleri "şekilcilikle" suçlayanların bir
kısmı, kendi hayatlarındaki fani liderleri, şeyhleri veya siyasi figürleri
"hata yapmaz" bir makama koyuyor. Bir insanı eleştirilemez,
sorgulanamaz ve kutsal ilan etmek; işte asıl "putçuluk" budur.
Oysa Atatürk, hiçbir
zaman kendisini kutsal bir figür olarak sunmadı; hiçbir zaman dini bir otorite
gibi konuşmadı ve en önemlisi, inancı siyasetin bir malzemesi haline getirmedi.
Tam tersine laikliği inşa ederek; devletin görevini bir inancı dayatmak değil,
tüm inançların özgürce yaşanabileceği tarafsız bir düzen kurmak olarak
tanımladı.
Gerçek saygı; bir faniyi
ilahlaştırmak değil, onun yaptıklarını akıl ve vicdan süzgecinden geçirerek
anlamlandırmaktır. Nitekim Atatürk, 'Eğer bir gün benim sözlerim bilimle
ters düşerse, bilimi seçin' diyerek kendi mirasını bile sorgulamaya
açmış bir liderdir. Onu diğerlerinden ayıran en büyük fark; kendisine insanüstü
bir paye biçmemesi, aksine aklın rehberliğini tek çıkış yolu olarak
göstermesidir
Laiklik: Özgürlüğün ve
İnancın Güvencesi
Sıkça saldırıya uğrayan
laiklik kavramı; sanılanın aksine bu toprakların en büyük inanç ve özgürlük
sigortasıdır. Laiklik, bazı çevrelerin çarpıttığı gibi bir 'din düşmanlığı'
değil; devletin her inanca veya inançsızlığa karşı eşit mesafede durmasını sağlayan
tarafsız bir güvencedir.
Bugün bu ülkede ezanlar
susmuyorsa, insanlar camiye de kiliseye de özgürce gidebiliyorsa ve inançlar
kamusal alanda güvence altındaysa; bu bir din devleti olduğumuz için değil,
laik bir Cumhuriyet olduğumuz içindir. Atatürk’ün yaptığı da tam olarak buydu:
O, dini ortadan kaldırmayı değil, inancı siyasetin ve kirli politik çıkarların
bir aracı olmaktan çıkarmayı hedefledi.
İnancın istismar
edilmesini engellemek adına; din hizmetlerinin düzenli yürütülmesi için
kurumsal yapılar oluşturdu ve dini bilginin sağlıklı, hurafelerden uzak
öğretilmesi için eğitim kurumlarının önünü açtı. Tarih bize defalarca
göstermiştir ki; devleti din üzerinden yönetmeye kalkanlar, inancı
araçsallaştırarak toplumu kutuplaştırırken; laiklik, farklılıklarımıza rağmen
aynı çatı altında huzurla yaşamamızı sağlar.
Sembollerin Ötesinde Bir
Zihniyet Meselesi
Yıllardır Şapka Kanunu
gibi konular üzerinden yürütülen sembolik tartışmaların bugün hâlâ gündeme
getirilmesi tesadüf değildir. Çünkü asıl mesele hiçbir zaman kıyafet ya da
şekil olmamıştır; asıl mesele bir zihniyet meselesidir. Bir toplumun çağdaş
dünyayla kurduğu köklü ilişkiyi kavramak yerine, semboller üzerinden yapay
kavgalar üretmek her zaman daha kolaydır. Oysa asıl soru şudur: Bir ülkenin
kurucusuna ve onun vizyonuna duyulan saygı, neden bazı çevreleri bu kadar
rahatsız eder?
Belki de mesele gerçekten
bir büst değildir. Mesele; özgür düşünen, eleştirebilen ve sorgulayabilen
bireylerden duyulan o derin tedirginliktir. Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlığı
üzerinden, kendi tarihine ve kimliğine yabancılaşmış, kendi Türklüğüne düşman
nesiller yetiştirmek; bu ülkenin geleceğine sıkılmış bir kurşundan farksızdır. Merdiven altı dogmalarla geçmişi karalamak,
bizi yerimizde saydırmaktan başka bir işe yaramaz. Oysa önümüzde bilimin,
sanatın ve özgür düşüncenin aydınlık yolu durmaktadır.
Mesele bir şapka ya da
bir heykel kavgası değil; 'kul' olmaktan çıkıp, hakkını arayan ve sorumluluk
alan bir 'yurttaş' olma iradesidir. Çünkü düşünen ve sorgulayan bir toplum,
kimseyi putlaştırmaz; ama aynı toplum, kendisine bağımsız bir gelecek armağan
edenlere saygı duymayı da en büyük erdemi bilir.
Sonuç olarak;
Bizler büstlerin önünde eğilmiyoruz,
bizler o büstlerin temsil ettiği tam bağımsızlık, laiklik ve çağdaşlık
vizyonunun önünde saygıyla duruyoruz. Gerçek dindarlık ile dini siyasete alet
eden istismarcı zihniyeti birbirinden ayırabildiğimiz gün; bu sığ ve gürültülü
tartışmalar, tarihin tozlu raflarında hak ettiği yeri alacaktır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder