13 Ekim 2026 Salı

Acının da mı Tarafı Var?

 

Yağmurlu pencere kenarında masada yüzünü ellerine almış evlat acısı çeken bir baba, duvarda beliren anne gölgesi ve masanın altında küçük bir çocuk ayakkabısı. Arzu Sekin - Acının da mı Tarafı Var?


İnsan bazen bir olaya üzülürken, insanların o olaya nasıl tepki verdiğini görünce daha çok üzülüyor. Bir evladın kaybı gibi en ağır imtihanda bile durup incelikle düşünemeyen, bir babanın feryadını sırf siyasi kimliği üzerinden değerlendiren, hatta bu acıyı hak edilmiş bir ceza gibi gören insanlarla karşılaşınca ister istemez soruyorum: Biz ne ara bu kadar uzaklaştık insanlıktan? Oysa insanlığın en kadim sınavı, başkasının acısına hürmet edebilmektir. Bir insanın yaşadığı bu kahredici yıkım karşısında takınılan tutum ne yazık ki yozlaşmanın ne denli katmanlı hale geldiğini; hem toplumsal ahlakımızın hem de medyamızın vardığı noktayı gösteren acı bir aynadır.

Atilla Taş'ın yaşadığı büyük kayıp karşısında gösterilen bazı tepkiler, siyasi kutuplaşmanın insanları ne hâle getirebildiğini bir kez daha ortaya koyuyor. Bir insanın geçmişteki sözlerini, siyasi tutumunu ya da tartışmalarını eleştirebilirsin. Onunla aynı düşüncede olmak zorunda da değilsin. Ancak bütün bunlar, evladını kaybetmiş bir babanın acısıyla alay etmeyi nasıl haklı çıkarabilir?

Üstelik kendisini inançlı olarak tanımlayan bazı insanların, bu acıyı ilahi adaletin tecellisi ya da bir ceza gibi sunması daha da düşündürücü. İnanç dediğimiz şeyin içinde merhamet, vicdan ve kul hakkı yok mu? İnandığımız değerleri yalnızca kendi tarafımızdakiler için mi hatırlıyoruz? Kendimizden görmediğimiz birinin acısı karşısında bütün bunları bir kenara bırakabiliyorsak, savunduğumuz değerleri gerçekten anlamış mıyız?

İnsan, siyasi görüşünü savunurken vicdanını kaybetmemeli. Ahlak, yalnızca bizimle aynı fikirde olanlara gösterdiğimiz anlayış değildir. Asıl mesele, sevmediğimiz, düşüncelerine katılmadığımız bir insanın başına gelen felaket karşısında da insan kalabilmektir.

Fakat bu olayda beni rahatsız eden başka bir mesele daha var: Bir evladın kaybı konuşulurken neden bütün dikkatler babanın üzerinde toplanıyor da annenin varlığı bu kadar geri planda kalıyor?

O evladın bir annesi de var. O da aynı kaybın içinde, kendine özgü bir acıyla baş başa. Peki, haberlerde onun adı, onun yaşadığı yas, onun sessizliği neden yeterince yer bulmuyor? Kameraların karşısında görünmeyen, hayatını gözlerden uzakta sürdüren bir annenin acısı daha mı az önemli?

Bence burada medyanın haber seçme ve sunma biçimini de sorgulamak gerekiyor.

Günümüz haberciliğinde tanınmış isimler, çoğu zaman yaşanan olayın önüne geçiyor. Bir kişinin adı daha çok tıklanma getiriyorsa, hakkında daha fazla tartışma çıkıyorsa, haberin merkezine o yerleşiyor. Olayın insani yönü ise zaman zaman bu görünürlüğün gölgesinde kalıyor.

Atilla Taş'ın siyasi kimliği, onu farklı kesimler için farklı anlamlar taşıyan bir isme dönüştürmüş durumda. Bir kesim onu destekliyor, başka bir kesim ise ona karşı duyduğu öfkeyi her fırsatta dile getiriyor. Böyle olunca yaşanan bir aile trajedisi bile siyasi tartışmaların malzemesi hâline gelebiliyor.

Haberi gören kimi insanlar bir babanın acısını paylaşmak yerine geçmişteki tartışmaları yeniden açıyor, kimi de bu acı üzerinden kendi siyasi düşüncesini ifade etme fırsatı buluyor. Sosyal medyada başkalarının da katılmasıyla büyüyen tepkiler, bir süre sonra insanı inciten sözlerin sıradanlaşmasına yol açıyor. Kalabalığın içinde herkes konuşuyor ama kimse karşısındaki insanın ne yaşadığını düşünmek istemiyor.

Bir de bütün bu tartışmaların arasında görünmez kalan anne var.

Belki de hayatı boyunca kameralara çıkmamış, adını geniş kitlelere duyurmamış bir kadın. Onun yaşadığı acının haber değeri taşımadığı mı düşünülüyor? Tanınmış bir isim olmadığı için onun yasını merak eden daha az insan bulunması, onu haberlerin dışında bırakmayı haklı çıkarır mı?

Elbette her haberin aynı kişilere ve aynı ölçüde yer vermesi beklenemez. Ancak söz konusu bir ailenin evlat kaybıysa, haberciliğin yalnızca en çok dikkat çeken kişiye odaklanması da sorgulanmalıdır. Çünkü burada yalnızca kamuoyunun tanıdığı bir babanın değil, bir annenin ve bir ailenin yaşadığı büyük bir kayıp var.

Medya, insanların ilgisini çeken olayları haberleştirebilir. Fakat bir insanın acısını yalnızca ne kadar ilgi göreceği üzerinden değerlendirmeye başladığında, habercilikle ticari kaygı arasındaki sınır bulanıklaşır. Acının kendisi geri planda kalır; tanınmış isim, siyasi kimlik ve tartışma yaratma ihtimali öne çıkar.

Benim derdim Atilla Taş'ın siyasi görüşünü savunmak değil. Benim derdim, siyasi kimliği ne olursa olsun bir insanın yaşadığı acının küçümsenmesi ve bu acının üzerinden hesaplaşma yürütülmesi. Bir de aynı kaybı yaşayan annenin, tanınmış olmadığı için neredeyse görünmez hâle gelmesi.

Günün sonunda haberler değişecek, tartışmalar başka konulara kayacak, sosyal medya yeni bir gündemin peşine düşecek. Ama bir aile için hayatın aynı şekilde devam etmesi mümkün olmayacak.


Geride, siyasi tartışmaların çok ötesinde bir kayıp kalacak. Bir babanın, bir annenin ve bir ailenin hayatında kapanması kolay olmayan bir boşluk…

İnsanlardan her zaman aynı düşüncede olmalarını bekleyemeyiz. Ama en azından acı karşısında biraz insaf, biraz merhamet bekleyebiliriz. Çünkü bir insanın düşüncelerine karşı çıkmak başka, yaşadığı felaketi küçümsemek bambaşka bir şeydir.

Acının tarafı olmaz. İnsan, sevmediği birinin acısı karşısında bile insan kalabiliyorsa, işte o zaman savunduğu değerlerin hakkını verir.

Arzu SEKİN

 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Acının da mı Tarafı Var?

  İnsan bazen bir olaya üzülürken, insanların o olaya nasıl tepki verdiğini görünce daha çok üzülüyor. Bir evladın kaybı gibi en ağır imti...