
İnsan bazen bir olaya üzülürken, insanların o olaya
nasıl tepki verdiğini görünce daha çok üzülüyor. Bir evladın kaybı gibi en ağır
imtihanda bile durup incelikle düşünemeyen, bir babanın feryadını sırf siyasi
kimliği üzerinden değerlendiren, hatta bu acıyı hak edilmiş bir ceza gibi gören
insanlarla karşılaşınca ister istemez soruyorum: Biz ne ara bu kadar uzaklaştık
insanlıktan? Oysa insanlığın en kadim sınavı, başkasının acısına hürmet
edebilmektir. Bir insanın yaşadığı bu kahredici yıkım karşısında takınılan
tutum ne yazık ki yozlaşmanın ne denli katmanlı hale geldiğini; hem toplumsal
ahlakımızın hem de medyamızın vardığı noktayı gösteren acı bir aynadır.
Atilla Taş'ın yaşadığı büyük kayıp karşısında
gösterilen bazı tepkiler, siyasi kutuplaşmanın insanları ne hâle
getirebildiğini bir kez daha ortaya koyuyor. Bir insanın geçmişteki sözlerini,
siyasi tutumunu ya da tartışmalarını eleştirebilirsin. Onunla aynı düşüncede
olmak zorunda da değilsin. Ancak bütün bunlar, evladını kaybetmiş bir babanın
acısıyla alay etmeyi nasıl haklı çıkarabilir?
Üstelik kendisini inançlı olarak tanımlayan bazı
insanların, bu acıyı ilahi adaletin tecellisi ya da bir ceza gibi sunması daha
da düşündürücü. İnanç dediğimiz şeyin içinde merhamet, vicdan ve kul hakkı yok
mu? İnandığımız değerleri yalnızca kendi tarafımızdakiler için mi hatırlıyoruz?
Kendimizden görmediğimiz birinin acısı karşısında bütün bunları bir kenara
bırakabiliyorsak, savunduğumuz değerleri gerçekten anlamış mıyız?
İnsan, siyasi görüşünü savunurken vicdanını
kaybetmemeli. Ahlak, yalnızca bizimle aynı fikirde olanlara gösterdiğimiz
anlayış değildir. Asıl mesele, sevmediğimiz, düşüncelerine katılmadığımız bir
insanın başına gelen felaket karşısında da insan kalabilmektir.
Fakat bu olayda beni rahatsız eden başka bir mesele
daha var: Bir evladın kaybı konuşulurken neden bütün dikkatler babanın üzerinde
toplanıyor da annenin varlığı bu kadar geri planda kalıyor?
O evladın bir annesi de var. O da aynı kaybın içinde,
kendine özgü bir acıyla baş başa. Peki, haberlerde onun adı, onun yaşadığı yas,
onun sessizliği neden yeterince yer bulmuyor? Kameraların karşısında
görünmeyen, hayatını gözlerden uzakta sürdüren bir annenin acısı daha mı az
önemli?
Bence burada medyanın haber seçme ve sunma biçimini de
sorgulamak gerekiyor.
Günümüz haberciliğinde tanınmış isimler, çoğu zaman
yaşanan olayın önüne geçiyor. Bir kişinin adı daha çok tıklanma getiriyorsa,
hakkında daha fazla tartışma çıkıyorsa, haberin merkezine o yerleşiyor. Olayın
insani yönü ise zaman zaman bu görünürlüğün gölgesinde kalıyor.
Atilla Taş'ın siyasi kimliği, onu farklı kesimler için
farklı anlamlar taşıyan bir isme dönüştürmüş durumda. Bir kesim onu
destekliyor, başka bir kesim ise ona karşı duyduğu öfkeyi her fırsatta dile
getiriyor. Böyle olunca yaşanan bir aile trajedisi bile siyasi tartışmaların
malzemesi hâline gelebiliyor.
Haberi gören kimi insanlar bir babanın acısını
paylaşmak yerine geçmişteki tartışmaları yeniden açıyor, kimi de bu acı
üzerinden kendi siyasi düşüncesini ifade etme fırsatı buluyor. Sosyal medyada
başkalarının da katılmasıyla büyüyen tepkiler, bir süre sonra insanı inciten
sözlerin sıradanlaşmasına yol açıyor. Kalabalığın içinde herkes konuşuyor ama
kimse karşısındaki insanın ne yaşadığını düşünmek istemiyor.
Bir de bütün bu tartışmaların arasında görünmez kalan
anne var.
Belki de hayatı boyunca kameralara çıkmamış, adını
geniş kitlelere duyurmamış bir kadın. Onun yaşadığı acının haber değeri
taşımadığı mı düşünülüyor? Tanınmış bir isim olmadığı için onun yasını merak
eden daha az insan bulunması, onu haberlerin dışında bırakmayı haklı çıkarır
mı?
Elbette her haberin aynı kişilere ve aynı ölçüde yer
vermesi beklenemez. Ancak söz konusu bir ailenin evlat kaybıysa, haberciliğin
yalnızca en çok dikkat çeken kişiye odaklanması da sorgulanmalıdır. Çünkü
burada yalnızca kamuoyunun tanıdığı bir babanın değil, bir annenin ve bir
ailenin yaşadığı büyük bir kayıp var.
Medya, insanların ilgisini çeken olayları
haberleştirebilir. Fakat bir insanın acısını yalnızca ne kadar ilgi göreceği
üzerinden değerlendirmeye başladığında, habercilikle ticari kaygı arasındaki
sınır bulanıklaşır. Acının kendisi geri planda kalır; tanınmış isim, siyasi
kimlik ve tartışma yaratma ihtimali öne çıkar.
Benim derdim Atilla Taş'ın siyasi görüşünü savunmak
değil. Benim derdim, siyasi kimliği ne olursa olsun bir insanın yaşadığı acının
küçümsenmesi ve bu acının üzerinden hesaplaşma yürütülmesi. Bir de aynı kaybı
yaşayan annenin, tanınmış olmadığı için neredeyse görünmez hâle gelmesi.
Günün sonunda haberler değişecek, tartışmalar başka
konulara kayacak, sosyal medya yeni bir gündemin peşine düşecek. Ama bir aile
için hayatın aynı şekilde devam etmesi mümkün olmayacak.
Geride, siyasi tartışmaların çok ötesinde bir kayıp
kalacak. Bir babanın, bir annenin ve bir ailenin hayatında kapanması kolay
olmayan bir boşluk…
İnsanlardan her zaman aynı düşüncede olmalarını
bekleyemeyiz. Ama en azından acı karşısında biraz insaf, biraz merhamet
bekleyebiliriz. Çünkü bir insanın düşüncelerine karşı çıkmak başka, yaşadığı
felaketi küçümsemek bambaşka bir şeydir.
Acının tarafı olmaz. İnsan, sevmediği
birinin acısı karşısında bile insan kalabiliyorsa, işte o zaman savunduğu
değerlerin hakkını verir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder