10 Şubat 2026 Salı

Bir "Gariban" Hikayesi.

 

Bir tarafta mütevazı bir mutfak masasında yemek yiyen yaşlı bir emekli çift, diğer tarafta lüks bir restoranda oturan takım elbiseli bir adamın kolaj görseli - Sosyal adaletsizlik ve vicdan temalı illüstrasyon - Arzu Sekin Bir Gariban Hikayesi.

Dostlar, gelin bugün kalemi kâğıdı bir kenara bırakalım da biraz dertleşelim... Ama öyle siyasetin o soğuk, rüzgârlı ve ruhsuz koridorlarından bahsetmeyeceğim size. Gelin, mutfak masamızın o emektar örtüsüne, ay sonu gelmeyen hesapların o yorgun sessizliğine ve en önemlisi; omuzlarımızda bir dağ gibi taşıdığımız "vicdan" dediğimiz o ağır yüke dair konuşalım.

Bugün size bir dram anlatacağım. Ama öyle bildiğiniz dramlardan değil; hani izlerken gözyaşlarınızın pıt pıt döküleceği, "Vah garibim, nasıl da geçinemiyor!" diyeceğiniz türden, başrolünde bir milletvekilinin olduğu trajikomik bir hikâye bu.

Kahramanımız AKP Tekirdağ Milletvekili Mestan Özcan. Kendisine "adamcağız" diyeceğim çünkü kendi tabiriyle öyle bir darlıkta, öyle bir ruhsal kıtlıkta ki; sanırsınız kapısına icra dayanmış, sanırsınız ocağı tütmüyor. Hani partisinin Grup Başkanvekili Özlem Zengin emekliler için "gariban" sıfatını kullanmıştı ya, meğer bizim vekilimiz de o kervanın en mahzun yolcusuymuş! Neden derseniz; o da bir emekli!

Mestan Bey dertli, Mestan Bey sitemkâr... Geçen gün basın mensuplarının karşısına geçip öyle bir "geçinemiyoruz" edebiyatı yaptı ki, sanırsınız elinde fileyle pazarın dağılmasını bekleyen o gerçek emeklilerden biri konuşuyor.

Ve insan düşünmeden edemiyor; Meclis’e doğru dürüst uğramayan, halkın derdine derman olacak tek bir yasa önerisi bile vermeyen bu isimleri nereden bulup getirirler önümüze? Sessiz sedasız o koltuklarda oturup, sonra da çıkıp sanki her gün millet için ter döküyormuş gibi kendi dertlerine düşmeleri... Üstelik bir de emekli maaşı düşük diye isyan etmeleri yok mu? İnsan hayret ediyor.

Gelin, şu "geçinememe" matematiğine beraber bakalım, bakalım ki sızlayan yerimizi daha iyi tanıyalım. Mestan Bey'in 'emekli' cüzdanına her ay 177 bin TL damlıyor. Ama dedik ya, beyefendi 'mağdur'... Bu yüzden bir de milletvekili maaşı ekleniyor o rakamın üstüne: 273 bin TL. Etti mi size aylık toplam 450 bin TL! İşte bu devasa rakamla, hayata tutunmaya çalışıyor bu 'acınası' beyefendi.

Dostlar, bu sadece bir rakam değil. Bu rakam, 23 asgari ücretlinin alnının teri, evine götürdüğü ekmeği demek. Bu rakam, bir emeklinin ömründen iki koca yılı verip de biriktiremediği o yorgun umut demek. Eğer bir insan, 23 ailenin toplam rızkını tek başına cebine koyup hala "yetmiyor" diye feryat edebiliyorsa; orada mesele cüzdanın boşluğu değildir. Orada mesele, ruhun o dipsiz, o bir türlü dolmak bilmeyen karanlık kuyusudur.

Mestan Bey o kadar çaresiz kalmış ki, Çorlu’da basın karşısına geçip bir de gazetecilere meydan okuyor: "Maaşımı sana vereyim, gel bu parayla sen idare et!" diyor. Bak sen şu teklife! Şu sözdeki gizli kibre, şu sokağa tepeden bakan edaya bakar mısınız?

Bir ayda tam 23 asgari ücretlinin parasını cebine koyan birinin, bu parayı "yönetememekten" şikâyet etmesi için ya matematik bilmiyor olması lazım ya da bizlerle dalga geçiyor olması. Sayın Vekil, o parayı yönetmekte ne var? O parayla bir mahalle bayram eder, bir okulun çocukları sevinçten kanatlanır.

Ama asıl soru şu: Siz o parayı verirken, yanına her sabah o tıkış tıkış otobüslere binen babanın omuzlarındaki o yorgun yükü de verecek misiniz? Akşam eve götüremediği o bir kilo eti de verecek misin yanına? Akşam pazarında, tezgahların altında kalan bir parça ucuzluk için eğilen o mahcup başları da ekleyecek misiniz o pakete? O para her türlü yönetilir elbet; ama o yitip giden vicdan, o kopup giden empati hangi teraziyle dengelenir, asıl onu söyleyin bize.

Meclis Lokantası Dramı

Dramın en hüzünlü perdesi ise Meclis Lokantası… Efendimiz, gazetecilere adeta sitem ediyor:  Neden mi? "Sizin yüzünüzden Meclis lokantasına beş defa zam yaptılar, zamlı yiyoruz!" diye feryat ediyor.

Duyan da sanacak ki Meclis lokantasında bir porsiyon kebap dışarıdaki gibi 500-600 lira! Şu cümleyi kurarken insanın yüreği hiç mi sızlamaz? Dışarıda insanlar fırınların önünden geçerken kokusunu içine çekmesin diye başını başka yöne çevirirken; Türkiye’nin en imtiyazlı, en korunaklı sofrasında, bir tas çorba parasına krallar gibi yemek yiyip "zam geldi" diye feryat etmek... Halkın vergileriyle donatılmış o masadan kalkarken hâlâ sızlanmak, sadece sokağın nefesinden kopmak değil, geldiği yeri bütünüyle unutmaktır. İşte bu, o meşhur fildişi kulelerinden aşağıya, ekmek derdindeki halkın yüzüne bakmamanın en acı resmidir.

Köfte ve Vicdan Terazisi

Mesele sadece maaş da değil. Mestan Bey’in meşhur bir köfte zinciri var. Maşallah, cirolar milyonluk, porsiyonlar 420 TL’den başlıyor.

Porsiyonu bir emeklinin günlük harçlığından pahalı olan o köfteler, milyonluk cirolar... Şimdi sormak hakkımız değil mi: Bir porsiyon köfteyi asgari ücretlinin günlük kazancına satarken mi "bağlamından koptunuz"? Yoksa her ay yarım milyon lirayı hesabınıza çekerken, kendinizi o "gariban" dediğiniz halkla aynı safta mı sandınız?

Hani diyor ya; "Konuşmam bağlamından koparıldı" diye... Biz o bağlamı çok iyi biliyoruz Mestan Bey. O bağlam; utanmanın, edebin ve geldiği toprağa yabancılaşmanın o hüzünlü bağlamıdır.

Son Söz: Bir Yudum Şükür, Bir Ömür Onur

Dostlarım, biz yine biz bizeyiz. Biz yine o eksik kalan ama içine onur katılmış maaşlarımızla, birbirimize yaslanarak yürümeye devam edeceğiz. Çünkü biliriz ki insanı ayakta tutan şey, cebine giren para değil; başkasının yokluğunu hissedebilen o ince yeridir.

Mestan Bey’in teklifine gelince; valla ben sıcak bakıyorum! Verin o 450 bin lirayı, biz o parayla değil bir ay idare etmeyi, bir mahalleyi doyururuz. Ayrıca size o paranın içinden nasıl bereket çıkarılır, bir yudum suyla nasıl devasa bir şükür sofrası kurulur bir ayda öğretsin. Ama siz de karşılığında bir aylığına, sadece bir aylığına, o "gariban" dediğiniz gerçek emeklinin sabahına uyanın; onun eskimiş ayakkabılarıyla çıkın sokağa, akşamı ne pişireceğini düşünerek kapıyı kapatın.

Bakalım o meşhur "bağlam", o zaman Meclis lokantası zamlarından daha mı acıymış, hep beraber hissedelim!

Benim yazılarımda en çok vurguladığım iki kavram var: Utanma ve vicdan! Bir insan, sokağa çıktığında insanların gözünün içine bakarken bu rakamları "yetersiz" bulabiliyorsa, orada ne vicdan kalmıştır ne de terbiye sınırı.

Allah hepimize önce "gönül doygunluğu", sonra da o eski toprakların vakur edebini nasip etsin.

Sevgiyle Kalın…

Arzu SEKİN

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Heykeller Yıkılırken Demokrasi Gelir mi? İran ve Emperyalizm Üzerine

Bir sabah uyanıyorsun. Televizyonda bir heykel devriliyor. Kalabalık bağırıyor. Kameralar yakın plan çekiyor. Spiker coşkulu: “Tarihi an!”...