Bu ülkede kıyafet tartışmaları maalesef hiç bitmedi. Giyim kuşam her zaman bir ideolojinin, bir kavganın ya da bir başkaldırının bayrağı haline getirildi.
Bir dönem başörtüsü bahane edilerek insanlar üniversite kapılarında bekletildi
ve ağır mağduriyetler yaşatıldı.
Bugün ise aynı konu, farklı bir boyutuyla ve bambaşka bir tartışma odağıyla
yeniden gündemimize taşınıyor.
Ancak artık bir şeyi çok
net anlamamız gerekiyor:
Özgürlük bireyin
alanıdır.
Temsil ise makamın sorumluluğudur.
Bu ülkede kadınlar
yıllardır evinde, sokağında, sosyal hayatında özgürce nasıl giyinmek istiyorsa giyiniyor,
kimse de buna müdahale etmiyor.
Zira bu, tartışmaya
kapalı olan temel bir haktır.
Cumhuriyet’in
kuruluşundan bu yana kadınların gündelik yaşamda nasıl giyineceğine dair genel
bir zorunluluk dayatılmadı.
Kadınlar hayatın içinde tercihlerine göre var oldu.
Ancak mesele bir makamı,
bir kurumu temsil etmeye geldiğinde tablo değişir.
Bir kamu makamında, bir
belediye başkanlığı koltuğunda otururken artık yalnızca “bir birey”
değilsinizdir.
O koltuk kişisel alan değil, kamusal temsildir.
Kıyafet üzerinden
mağduriyet üretmek ne kadar yanlışsa, makamın ağırlığını yok saymak da o kadar
yanlıştır.
İnancınızı
yaşayabilirsiniz.
Başınızı örtebilirsiniz.
Buna kimsenin sözü yok.
Fakat temsil ettiğiniz
makamın bir ağırlığı ve vakarı vardır.
Bir kamu makamı, gündelik
hayatın rahatlığıyla taşınmaz. Yine başınızı kapatın, inancınızı yaşayın ama
kıyafetiniz o makama yakışır bir ciddiyette özenle seçilmiş olsun.
Tarlaya buğday biçmeye gider gibi değil; temsil ettiğiniz kurumun saygınlığına
yaraşır, daha derli toplu, özenli profesyonel bir duruşla / görünümle o koltuğa
oturmanız gerekir.
Unutmayalım ki şıklık ve
ciddiyet, inançla çelişen kavgalı kavramlar değildir.
Çünkü burada mesele
başörtüsü değildir.
Mesele temsil bilincidir.
Bu, kimsenin yaşam
tarzına müdahale etmek değildir.
Ama kurumun ciddiyetini yok saymak da özgürlük değildir.
Geçmişte yasaklarla
özgürlükler gasp edildiğinde yanlıştı.
Bugün de her eleştiriyi “baskı” diyerek tartışmayı kapatmak aynı ölçüde
yanlıştır.
Özgürlükle kamusal
sorumluluk arasındaki çizgiyi doğru koyamadığımız sürece herkes kendini haklı
görür, ama kimse temsil ettiği yükün farkında olmaz.
Devlet ciddiyet ister.
Makam ağırlık ister.
Özgürlük ise bilinç ister.
Ve bilinç, en çok da
sınırını bilenlere yakışır.
Ama hepsinden daha büyük,
daha yakıcı bir mesele var.
Geçen yıl 300’den fazla
kadın cinayeti işlendi, ama biz hâlâ kıyafet konuşuyoruz.
Oysa bu ülkede kadınlar
öldürülüyor.
Şiddet görüyor.
İstismar ediliyor.
Eğitim hakkından mahrum bırakılıyor.
Çalışma hayatında eşit koşullara sahip olamıyor.
Aynı emeğe daha az ücret alıyor.
Asıl haykırılması gereken
bunlar değil mi?
Kadınların yaşam hakkı bu
kadar kırılganken biz enerjimizi hâlâ kıyafet üzerinden bir kutuplaşmaya
harcıyor ve gündemi bununla meşgul ediyorsak,
toplumsal vicdanımızda ciddi bir öncelik sorunu var demektir.
Sonuç olarak;
Özgürlük kıyafetle
ölçülmez.
Bir toplumun vicdanı, hangi meseleye öncelik verdiği acılarla ölçülür.
Ve bugün asıl sormamız
gereken soru şudur:
Biz ne zaman kumaşları
bir kenara bırakıp o kumaşın altındaki "canın" haklarını amasız fakatsız
savunmaya başlarsak, işte o zaman gerçekten ilerlemiş olacağız.
Sahi biz gerçekten neyi
tartışıyoruz?

Tebrikler!!!Objektif tarafsız ve üzerinde hassasiyetle durulması gereken güzel bir makale olmuş eline emeğine sağlık
YanıtlaSilTeşekkür ederim.
YanıtlaSil