15 Şubat 2026 Pazar

Başörtüsü Tartışırken Kadınlar Ölüyor

 

Özgürlük bireysel bir alan, temsil ise kurumsal bir sorumluluktur. Ancak biz şekilsel tartışmalara daldıkça, asıl korumamız gereken 'canları' ve temel yaşam haklarını gözden kaçırıyoruz.

Bu ülkede kıyafet tartışmaları maalesef hiç bitmedi. Giyim kuşam her zaman bir ideolojinin, bir kavganın ya da bir başkaldırının bayrağı haline getirildi.

Bir dönem başörtüsü bahane edilerek insanlar üniversite kapılarında bekletildi ve ağır mağduriyetler yaşatıldı.
Bugün ise aynı konu, farklı bir boyutuyla ve bambaşka bir tartışma odağıyla yeniden gündemimize taşınıyor.

Ancak artık bir şeyi çok net anlamamız gerekiyor:

Özgürlük bireyin alanıdır.
Temsil ise makamın sorumluluğudur.

Bu ülkede kadınlar yıllardır evinde, sokağında, sosyal hayatında özgürce nasıl giyinmek istiyorsa giyiniyor, kimse de buna müdahale etmiyor.

Zira bu, tartışmaya kapalı olan temel bir haktır.

Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana kadınların gündelik yaşamda nasıl giyineceğine dair genel bir zorunluluk dayatılmadı.
Kadınlar hayatın içinde tercihlerine göre var oldu.

Ancak mesele bir makamı, bir kurumu temsil etmeye geldiğinde tablo değişir.

Bir kamu makamında, bir belediye başkanlığı koltuğunda otururken artık yalnızca “bir birey” değilsinizdir.
O koltuk kişisel alan değil, kamusal temsildir.

Kıyafet üzerinden mağduriyet üretmek ne kadar yanlışsa, makamın ağırlığını yok saymak da o kadar yanlıştır.

İnancınızı yaşayabilirsiniz.
Başınızı örtebilirsiniz.
Buna kimsenin sözü yok.

Fakat temsil ettiğiniz makamın bir ağırlığı ve vakarı vardır.

Bir kamu makamı, gündelik hayatın rahatlığıyla taşınmaz. Yine başınızı kapatın, inancınızı yaşayın ama kıyafetiniz o makama yakışır bir ciddiyette özenle seçilmiş olsun.
Tarlaya buğday biçmeye gider gibi değil; temsil ettiğiniz kurumun saygınlığına yaraşır, daha derli toplu, özenli profesyonel bir duruşla / görünümle o koltuğa oturmanız gerekir.

Unutmayalım ki şıklık ve ciddiyet, inançla çelişen kavgalı kavramlar değildir.

Çünkü burada mesele başörtüsü değildir.
Mesele temsil bilincidir.

Bu, kimsenin yaşam tarzına müdahale etmek değildir.
Ama kurumun ciddiyetini yok saymak da özgürlük değildir.

Geçmişte yasaklarla özgürlükler gasp edildiğinde yanlıştı.
Bugün de her eleştiriyi “baskı” diyerek tartışmayı kapatmak aynı ölçüde yanlıştır.

Özgürlükle kamusal sorumluluk arasındaki çizgiyi doğru koyamadığımız sürece herkes kendini haklı görür, ama kimse temsil ettiği yükün farkında olmaz.

Devlet ciddiyet ister.
Makam ağırlık ister.
Özgürlük ise bilinç ister.

Ve bilinç, en çok da sınırını bilenlere yakışır.

Ama hepsinden daha büyük, daha yakıcı bir mesele var.

Geçen yıl 300’den fazla kadın cinayeti işlendi, ama biz hâlâ kıyafet konuşuyoruz.

Oysa bu ülkede kadınlar öldürülüyor.
Şiddet görüyor.
İstismar ediliyor.
Eğitim hakkından mahrum bırakılıyor.
Çalışma hayatında eşit koşullara sahip olamıyor.
Aynı emeğe daha az ücret alıyor.

Asıl haykırılması gereken bunlar değil mi?

Kadınların yaşam hakkı bu kadar kırılganken biz enerjimizi hâlâ kıyafet üzerinden bir kutuplaşmaya harcıyor ve gündemi bununla meşgul ediyorsak,
toplumsal vicdanımızda ciddi bir öncelik sorunu var demektir.

Sonuç olarak;

Özgürlük kıyafetle ölçülmez.
Bir toplumun vicdanı, hangi meseleye öncelik verdiği acılarla ölçülür.

Ve bugün asıl sormamız gereken soru şudur:

Biz ne zaman kumaşları bir kenara bırakıp o kumaşın altındaki "canın" haklarını amasız fakatsız savunmaya başlarsak, işte o zaman gerçekten ilerlemiş olacağız.

Sahi biz gerçekten neyi tartışıyoruz?

Arzu SEKİN

 

2 yorum:

  1. Tebrikler!!!Objektif tarafsız ve üzerinde hassasiyetle durulması gereken güzel bir makale olmuş eline emeğine sağlık

    YanıtlaSil

Heykeller Yıkılırken Demokrasi Gelir mi? İran ve Emperyalizm Üzerine

Bir sabah uyanıyorsun. Televizyonda bir heykel devriliyor. Kalabalık bağırıyor. Kameralar yakın plan çekiyor. Spiker coşkulu: “Tarihi an!”...