6 Ocak 2026 Salı

Anadolu Feneri’nde Huzur: Bir Kabulleniş ve İçsel Yolculuk Hikâyesi

 

Anadolu Feneri sahilinde bir masada oturan zanaatkâr, taze çay ve arka planda dalgalı deniz ile tarihi deniz feneri manzarası.

Anadolu Feneri’nde Huzur: Bir Kabulleniş ve İçsel Yolculuk Hikâyesi

Bazen bir ömür boyu yapılan işin "sıradanlığına" sığınır insan. Yarım asrı bir tezgâh başında, aynı tınılar ve kokular arasında devirmiş bir ustanın, işine karşı o mesafeli duruşu aslında bir korunma biçimi belki de. Ona dair bir hayranlık belirttiğinizde dudaklarının arasından dökülen o kısa "İlginç değil..." ifadesi; bir sitemden çok, yoğun bir yaşamın ardından gelen kaçınılmaz bir teslimiyet gibi.

Sahi, ne zaman kanıksadığımız bir şey hâlâ merak uyandırabilir ki? Ya da usta, "sıradan" dediği o perdenin ardında kaç hayal kırıklığı, kaç sessiz veda, kaç demlenmiş hüzün gizliyor? Elleri ustalaştıkça, ruhu o ustalığın arkasına saklanıyor. Omuzlarına çöken yorgunluk, yaptığı işten bıkmak değil; belki de o işin artık hayatın en büyük gizemi olmaktan çıkıp, sadece bir rutin, bir nefes alma biçimi haline gelmesidir.

Oysa o kayıtsızlığın altında, bastırılmış bir derdin ve saklanmaya çalışılan bir yaranın izleri var. İnsan sadece sözleriyle değil; oturuşuyla, bir türküyü seçişiyle, en çok da sustuğu yerlerle anlatıyor derdini. Gönül dili, en ketum ağızdan bile gerçeği sızdırıyor. Yanı başında geçirilen o kısa vakit, bazen yıllarca süren bir diyalogdan daha fazlasını fısıldıyor:

Herkesin kendi elleriyle ördüğü bir ağ, içine gömdüğü bir hikâyesi ve sımsıkı kapattığı bir "iç kalesi" var. Ve o kaleye, ancak kelimelerin ötesine geçip ruhuyla bakabilenler girebiliyor.

Belki de bu yüzden, insanın içindeki o sessiz ustayla karşılaşmak için bazen bir yola düşmesi, rüzgâra ve denize doğru yürümesi gerekir. İşte tam da bu kabulleniş hâliyle, kendimizi bir yolun akışına bıraktık ve denizin karaya en sert ama en âşık çarptığı o uç noktaya, Anadolu Feneri’ne vardık.

İstanbul’un Karadeniz’e açılan kapısında, Anadolu Feneri’nin o vakur duruşu, şehrin gürültüsünden kaçıp gelen bizleri öyle bir ağırladı ki...Hele o köy kahvesi! Zamanın uğramayı unuttuğu, samimiyetin taze demlenmiş çay kokusuna karıştığı o masa başları. İnsanın ruhunu ferahlatan sadece boğazın esintisi değil, betonlaşmanın ve ruhsuzluğun pençesine düşmemiş, hâlâ kendi ritminde yaşayan o mekân bir tür panzehir gibiydi. Köy halkının doğallığı ile dışarıdan gelenin merakı, o mütevazı çatının altında öyle bir ahenkle birleşmişti ki... Bu sadeliği koruyabilmiş olmaları, içimde derin bir şükran uyandırdı. Hiçbir yere yetişmeye çalışmayan insanların arasında, biz de durmayı hatırladık.

Hep düşünürüm; ayaklarımızın gittiği yere kalbimiz gelmiyorsa, o yolculuk eksik kalmıştır. Gerçek bir seyyah, sadece yolları değil, kendi içindeki zaman tünellerini de adımlayandır. Dün o sokaklarda yürürken, sanki çocukluğuma bir selam gönderdim, eski bir dostun hatırasını bugünün neşesiyle yıkadım. 

İnsanın "Tüm bu yaşanmışlıklar benim, hepsi bana dahil" diyebilmesi, ne muazzam bir büyüme sancısı ve ne güzel bir huzur...

Yaşamak, aslında biriktirdiğimiz o "an"ların toplamından başka nedir ki? Eğer o anın içine memnuniyeti sığdırabiliyorsak, elimizdekine razı olup gönlümüzü geniş tutabiliyorsak, hayatın sırrını çözmüşüz demektir. Razı olmak, vazgeçmek değildir; olanı şifaya dönüştürmektir.

Yolunuzun o dinginliği mutlaka o samimiyeti bulabileceğiniz fenerin gölgesine, Kavağa, denizin sesine, o samimi köylere düşmesini dilerim. Çünkü bazen en büyük şifa, kalabalıkların içinde değil, bir köy kahvesinin sükûnetinde ve kendi iç sesini duyabildiğin o sessiz yürüyüşlerde saklıdır.

Şifa olsun, bulana ve görene...

Görüşmek dileğiyle…

Arzu SEKİN

 

 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Anadolu Feneri’nde Huzur: Bir Kabulleniş ve İçsel Yolculuk Hikâyesi

  Anadolu Feneri ’nde Huzur: Bir Kabulleniş ve İçsel Yolculuk Hikâyesi Bazen bir ömür boyu yapılan işin "sıradanlığına" sığınır ...