Anadolu Feneri’nde Huzur:
Bir Kabulleniş ve İçsel Yolculuk Hikâyesi
Bazen bir ömür boyu
yapılan işin "sıradanlığına" sığınır insan. Yarım asrı bir tezgâh
başında, aynı tınılar ve kokular arasında devirmiş bir ustanın, işine karşı o
mesafeli duruşu aslında bir korunma biçimi belki de. Ona dair bir hayranlık
belirttiğinizde dudaklarının arasından dökülen o kısa "İlginç
değil..." ifadesi; bir sitemden çok, yoğun bir yaşamın ardından gelen
kaçınılmaz bir teslimiyet gibi.
Sahi, ne zaman
kanıksadığımız bir şey hâlâ merak uyandırabilir ki? Ya da usta,
"sıradan" dediği o perdenin ardında kaç hayal kırıklığı, kaç sessiz
veda, kaç demlenmiş hüzün gizliyor? Elleri ustalaştıkça, ruhu o ustalığın
arkasına saklanıyor. Omuzlarına çöken yorgunluk, yaptığı işten bıkmak değil;
belki de o işin artık hayatın en büyük gizemi olmaktan çıkıp, sadece bir rutin,
bir nefes alma biçimi haline gelmesidir.
Oysa o kayıtsızlığın
altında, bastırılmış bir derdin ve saklanmaya çalışılan bir yaranın izleri var.
İnsan sadece sözleriyle değil; oturuşuyla, bir türküyü seçişiyle, en çok da
sustuğu yerlerle anlatıyor derdini. Gönül dili, en ketum ağızdan bile gerçeği
sızdırıyor. Yanı başında geçirilen o kısa vakit, bazen yıllarca süren bir
diyalogdan daha fazlasını fısıldıyor:
Herkesin kendi elleriyle
ördüğü bir ağ, içine gömdüğü bir hikâyesi ve sımsıkı kapattığı bir "iç
kalesi" var. Ve o kaleye, ancak kelimelerin ötesine geçip ruhuyla
bakabilenler girebiliyor.
Belki de bu yüzden,
insanın içindeki o sessiz ustayla karşılaşmak için bazen bir yola düşmesi,
rüzgâra ve denize doğru yürümesi gerekir. İşte tam da bu kabulleniş hâliyle,
kendimizi bir yolun akışına bıraktık ve denizin karaya en sert ama en âşık
çarptığı o uç noktaya, Anadolu Feneri’ne vardık.
İstanbul’un Karadeniz’e
açılan kapısında, Anadolu Feneri’nin o vakur duruşu, şehrin gürültüsünden kaçıp
gelen bizleri öyle bir ağırladı ki...Hele o köy kahvesi! Zamanın uğramayı
unuttuğu, samimiyetin taze demlenmiş çay kokusuna karıştığı o masa başları.
İnsanın ruhunu ferahlatan sadece boğazın esintisi değil, betonlaşmanın ve
ruhsuzluğun pençesine düşmemiş, hâlâ kendi ritminde yaşayan o mekân bir tür
panzehir gibiydi. Köy halkının doğallığı ile dışarıdan gelenin merakı, o
mütevazı çatının altında öyle bir ahenkle birleşmişti ki... Bu sadeliği
koruyabilmiş olmaları, içimde derin bir şükran uyandırdı. Hiçbir yere yetişmeye
çalışmayan insanların arasında, biz de durmayı hatırladık.
Hep düşünürüm; ayaklarımızın gittiği yere kalbimiz gelmiyorsa, o yolculuk eksik kalmıştır. Gerçek bir seyyah, sadece yolları değil, kendi içindeki zaman tünellerini de adımlayandır. Dün o sokaklarda yürürken, sanki çocukluğuma bir selam gönderdim, eski bir dostun hatırasını bugünün neşesiyle yıkadım.
İnsanın "Tüm bu
yaşanmışlıklar benim, hepsi bana dahil" diyebilmesi, ne muazzam bir büyüme
sancısı ve ne güzel bir huzur...
Yaşamak, aslında
biriktirdiğimiz o "an"ların toplamından başka nedir ki? Eğer o anın
içine memnuniyeti sığdırabiliyorsak, elimizdekine razı olup gönlümüzü geniş
tutabiliyorsak, hayatın sırrını çözmüşüz demektir. Razı olmak, vazgeçmek
değildir; olanı şifaya dönüştürmektir.
Yolunuzun o dinginliği mutlaka
o samimiyeti bulabileceğiniz fenerin gölgesine, Kavağa, denizin sesine, o
samimi köylere düşmesini dilerim. Çünkü bazen en büyük şifa, kalabalıkların
içinde değil, bir köy kahvesinin sükûnetinde ve kendi iç sesini duyabildiğin o
sessiz yürüyüşlerde saklıdır.
Şifa olsun, bulana ve
görene...
Görüşmek dileğiyle…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder