25 Ocak 2026 Pazar

2026 Emekli Maaşı ve Yaşam Mücadelesi: Şahlanış Hikâyeleri mi, Boş Tencere mi?

2026 yılı emekli maaşı hayat pahalılığı ve boş tencere temsili görseli

Emeklinin Hakkı Hangi Ahlaka Aykırı

Hükümeti dinliyoruz, sanki bu ülkeyi 20 küsur yıldır yöneten onlar değilmiş gibi bir hava... Sanırsınız ki daha dün göreve gelmişler de enkaz devralmışlar. "Sabredin" diyorlar, "Ekonomi bir şahlansın, refahtan payınızı alacaksınız" diyorlar. Ölme eşeğim ölme, yaz gelsin!

İyi de beyler, sormazlar mı adama: E hani uçuyorduk? E hani dünya bizi kıskanıyordu? Bakıyoruz; şartlar, 273 bin liralık vekil maaşlarına gelince gayet müsait! Şartlar; üçer beşer yerden "huzur hakkı" adı altında ballı maaşlar dağıtmaya gelince sonuna kadar açık! Söz konusu Saray’ın günlük masrafları, kamunun lüks araç konvoyları olunca bütçede hiçbir delik yok!

Oysa gerçek ortada duruyor.
Bu ülke yirmi küsur yıldır aynı siyasi akılla yönetiliyor. Son yedi sekiz yıldır da tek kişinin kararlarıyla. Hayat pahalılığı da gelir adaletsizliği de bu ağır yoksullaşma hali de gökten düşmedi.

Ama ne hikmetse konu emekliye, asgari ücretliye, yani bu ülkenin asıl yükünü sırtlayan garibana gelince şartlar bir anda "müsait değil" oluveriyor. Emekliye gelince heybeden hep aynı nakaratlar çıkıyor: "Sabır", "fedakârlık", "biraz daha bekleyin..."

Ama o “sonra” hiç gelmiyor.
Gelmiyor, çünkü fedakârlık denilen şey hep aynı insanlardan bekleniyor. Geri kalanın bir eli balda bir eli yağda!..

Yıllarca çalışmış, prim ödemiş, devlete yük olmamaya özen göstermiş milyonlarca insan bugün ay sonunu nasıl getireceğini düşünüyor. Emeklilik, dinlenme değil, hayatta kalma mücadelesine dönüşmüş durumda.

Tasarruf çağrıları yapılıyor.
Ama bu ülkede fedakârlık, tasarruf denince neden hep akla emekli, asgari ücretli ve dar gelirli geliyor?

Sarayın günlük harcamaları ortada dururken, kamuda en küçük bir vazgeçiş görünmezken, kemer sıkması gerekenin kim olduğu açıkça belli. İtibardan tasarruf olmaz denirken, hayatından tasarruf etmesi beklenen milyonlar var.

Fedakârlık halka, sefası ise bir elin parmaklarını geçmeyen o şanslı azınlığa... 500 bin konut projesiyle müjde veriliyor ama o konutların taksitini ödeyecek maaş emeklinin cebine girmedikten sonra, o anahtar hangi kapıyı açar?

Yani bizim yaşadığımız bu derin yoksullaşma, bu sürekli geriye gidiş hali, bu bitmeyen geçim krizi ve her güne yayılan ‘biraz daha dayanın’ hali…”

Erdoğan sık sık tekrarlıyor: "Dünyayı kasıp kavuran bu fırtınadan alnımızın akıyla çıkacağız."

Elbette dünyada sorunlar var, buna kimse itiraz etmiyor. Küresel bir enflasyon dalgasının ortalığı kasıp kavurduğu da bir gerçek. Ama arada küçücük (!) bir fark var. Avrupa ülkelerinin "Yandık, bittik, mahvolduk!" dediği enflasyon oranı en fazla %5, bilemedin %6... Bizde ise resmi rakamlar %30’larda gezerken, sokağın, çarşının ve pazarın gerçekliği %70’leri çoktan aşmış durumda.

Şimdi sormak lazım: Bizim "kavrulma" seviyemizle onlarınki bir mi?

Avrupa rüzgârdan sakınmaya çalışırken, biz resmen harlı bir ateşin içine atılmışız. Üstelik bu ateşin ortasında bir de üzerimize "biraz daha fedakârlık" gazı veriyorlar. Yaşadığımız bu derin yoksullaşma, bu bitmek bilmeyen geçim krizi ve her gün yenisi eklenen "biraz daha dayanın" telkinleri artık bir yaşam biçimi haline getirildi.

Rakamların düştüğü söyleniyor ama mutfaktaki yangın sönmüyor. Giren çıkan belli, çıkanın geri dönmediği belli. Pazar tezgâhı, market rafı ve kira sözleşmeleri; cebimizdeki paranın nasıl buharlaştığının en acı kanıtı. Kimse bize masal anlatmasın; millet cebindeki yangını da mutfağındaki boş tencereyi de istatistiklerden çok daha iyi biliyor.

Son günlerde bir de siyasi ahlak tartışması çıktı ortaya.
Deniyor ki, alınan kararlara destek olmak siyasi ahlakın gereğiymiş.

Peki sormak gerekiyor:
Emekliyi 20 bin liraya mahkûm etmek hangi ahlakın gereği?

Bir insanın ilacını bölerek kullanması mı ahlaklı?
Kirasını ödeyemediği için ev sahibinden kaçması mı?
Torununa harçlık verememesi mi?

Eğer bir ittifaka sadık kalmak, milyonlarca emeklinin mutfağındaki yangını görmezden gelmekse; biz o ahlak tanımını bir daha oturup konuşalım derim.

Bu ülkenin büyüdüğü söyleniyor.
Yollar yapıldı, binalar yükseldi, projeler anlatıldı.
Ama o büyümeden emeklinin payına hep sabır düştü.

Kimse lütuf istemiyor.
Kimse sadaka beklemiyor.
İstenen şey çok net: yıllarca verilen emeğin karşılığı.

Ama konu kendi maaş artışlarına gelince ne bütçe hatırlanıyor ne imkânlar konuşuluyor ne de kimseden sabır isteniyor.

Tam da bu yüzden bu ülkede emeklinin hakkını istemesi ekonomik bir mesele olarak değil, siyasi bir yük olarak görülüyor. O yüzden de her seferinde yarına erteleniyor.

Oysa bir ülkenin ne kadar zengin olduğunu yollarından, köprülerinden değil; o ülkenin en garibanının sofrasından anlarsınız. Eğer o sofrada tencere boşsa, pazar torbası dolmuyorsa; anlatılan bütün refah hikâyeleri sadece gürültüdür.

Şimdi başa dönelim ve soruyu yeniden soralım:
Emekliye hakkını vermek mi siyasi ahlaka aykırı,
yoksa onu sürekli “biraz daha bekle” diyerek oyalamak mı?

Cevabı herkes biliyor.
Ama yüksek sesle söyleyen hâlâ çok az.

Sonuç Olarak:

2026 yılına geldik, teknoloji uçuyor, dünya değişiyor ama bizim emeklimizin makus talihi bir türlü değişmiyor. Siyaset, rakamlar üzerinden cambazlık yapadursun; tencere kaynamıyor, kira ödenmiyor.

Siyasi ahlak, ortağın aldığı her karara el kaldırmak değil; asıl sizi o koltuklara taşıyan halkın hakkını korumaktır. Emeklinin hakkını vermek bir bütçe meselesi değil, doğrudan bir vicdan meselesidir.

Şimdi son soruyu soralım: 

Peki, sizin vicdanınız ne zaman bütçeye girecek?

Arzu SEKİN

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

2026 Emekli Maaşı ve Yaşam Mücadelesi: Şahlanış Hikâyeleri mi, Boş Tencere mi?

Emeklinin Hakkı Hangi Ahlaka Aykırı Hükümeti dinliyoruz, sanki bu ülkeyi 20 küsur yıldır yöneten onlar değilmiş gibi bir hava... Sanırsınız...