Emeklinin Hakkı Hangi
Ahlaka Aykırı
Hükümeti dinliyoruz,
sanki bu ülkeyi 20 küsur yıldır yöneten onlar değilmiş gibi bir hava...
Sanırsınız ki daha dün göreve gelmişler de enkaz devralmışlar.
"Sabredin" diyorlar, "Ekonomi bir şahlansın, refahtan payınızı
alacaksınız" diyorlar. Ölme eşeğim ölme, yaz gelsin!
İyi de beyler, sormazlar
mı adama: E hani uçuyorduk? E hani dünya bizi kıskanıyordu? Bakıyoruz; şartlar,
273 bin liralık vekil maaşlarına gelince gayet müsait! Şartlar; üçer beşer
yerden "huzur hakkı" adı altında ballı maaşlar dağıtmaya gelince
sonuna kadar açık! Söz konusu Saray’ın günlük masrafları, kamunun lüks araç
konvoyları olunca bütçede hiçbir delik yok!
Oysa gerçek ortada
duruyor.
Bu ülke yirmi küsur yıldır aynı siyasi akılla yönetiliyor. Son yedi sekiz
yıldır da tek kişinin kararlarıyla. Hayat pahalılığı da gelir adaletsizliği de bu
ağır yoksullaşma hali de gökten düşmedi.
Ama ne hikmetse konu
emekliye, asgari ücretliye, yani bu ülkenin asıl yükünü sırtlayan garibana
gelince şartlar bir anda "müsait değil" oluveriyor. Emekliye gelince
heybeden hep aynı nakaratlar çıkıyor: "Sabır",
"fedakârlık", "biraz daha bekleyin..."
Ama o “sonra” hiç
gelmiyor.
Gelmiyor, çünkü fedakârlık denilen şey hep aynı insanlardan bekleniyor. Geri
kalanın bir eli balda bir eli yağda!..
Yıllarca çalışmış, prim
ödemiş, devlete yük olmamaya özen göstermiş milyonlarca insan bugün ay sonunu
nasıl getireceğini düşünüyor. Emeklilik, dinlenme değil, hayatta kalma
mücadelesine dönüşmüş durumda.
Tasarruf çağrıları
yapılıyor.
Ama bu ülkede fedakârlık, tasarruf denince neden hep akla emekli, asgari
ücretli ve dar gelirli geliyor?
Sarayın günlük harcamaları
ortada dururken, kamuda en küçük bir vazgeçiş görünmezken, kemer sıkması
gerekenin kim olduğu açıkça belli. İtibardan tasarruf olmaz denirken,
hayatından tasarruf etmesi beklenen milyonlar var.
Fedakârlık halka, sefası ise bir elin
parmaklarını geçmeyen o şanslı azınlığa... 500 bin konut projesiyle müjde
veriliyor ama o konutların taksitini ödeyecek maaş emeklinin cebine girmedikten
sonra, o anahtar hangi kapıyı açar?
Yani bizim yaşadığımız bu derin
yoksullaşma, bu sürekli geriye gidiş hali, bu bitmeyen geçim krizi ve her güne
yayılan ‘biraz daha dayanın’ hali…”
Erdoğan sık sık tekrarlıyor: "Dünyayı
kasıp kavuran bu fırtınadan alnımızın akıyla çıkacağız."
Elbette dünyada sorunlar var, buna
kimse itiraz etmiyor. Küresel bir enflasyon dalgasının ortalığı kasıp kavurduğu
da bir gerçek. Ama arada küçücük (!) bir fark var. Avrupa ülkelerinin
"Yandık, bittik, mahvolduk!" dediği enflasyon oranı en fazla %5,
bilemedin %6... Bizde ise resmi rakamlar %30’larda gezerken, sokağın, çarşının
ve pazarın gerçekliği %70’leri çoktan aşmış durumda.
Şimdi sormak lazım: Bizim
"kavrulma" seviyemizle onlarınki bir mi?
Avrupa rüzgârdan
sakınmaya çalışırken, biz resmen harlı bir ateşin içine atılmışız. Üstelik bu
ateşin ortasında bir de üzerimize "biraz daha fedakârlık" gazı
veriyorlar. Yaşadığımız bu derin yoksullaşma, bu bitmek bilmeyen geçim krizi ve
her gün yenisi eklenen "biraz daha dayanın" telkinleri artık bir
yaşam biçimi haline getirildi.
Rakamların düştüğü
söyleniyor ama mutfaktaki yangın sönmüyor. Giren çıkan belli, çıkanın geri
dönmediği belli. Pazar tezgâhı, market rafı ve kira sözleşmeleri; cebimizdeki
paranın nasıl buharlaştığının en acı kanıtı. Kimse bize masal anlatmasın;
millet cebindeki yangını da mutfağındaki boş tencereyi de istatistiklerden çok
daha iyi biliyor.
Son günlerde bir de
siyasi ahlak tartışması çıktı ortaya.
Deniyor ki, alınan kararlara destek olmak siyasi ahlakın gereğiymiş.
Peki sormak gerekiyor:
Emekliyi 20 bin liraya mahkûm etmek hangi ahlakın gereği?
Bir insanın ilacını
bölerek kullanması mı ahlaklı?
Kirasını ödeyemediği için ev sahibinden kaçması mı?
Torununa harçlık verememesi mi?
Eğer bir ittifaka sadık
kalmak, milyonlarca emeklinin mutfağındaki yangını görmezden gelmekse; biz o
ahlak tanımını bir daha oturup konuşalım derim.
Bu ülkenin büyüdüğü
söyleniyor.
Yollar yapıldı, binalar yükseldi, projeler anlatıldı.
Ama o büyümeden emeklinin payına hep sabır düştü.
Kimse lütuf istemiyor.
Kimse sadaka beklemiyor.
İstenen şey çok net: yıllarca verilen emeğin karşılığı.
Ama konu kendi maaş
artışlarına gelince ne bütçe hatırlanıyor ne imkânlar konuşuluyor ne de
kimseden sabır isteniyor.
Tam da bu yüzden bu
ülkede emeklinin hakkını istemesi ekonomik bir mesele olarak değil, siyasi bir
yük olarak görülüyor. O yüzden de her seferinde yarına erteleniyor.
Oysa bir ülkenin ne kadar
zengin olduğunu yollarından, köprülerinden değil; o ülkenin en garibanının
sofrasından anlarsınız. Eğer o sofrada tencere boşsa, pazar torbası dolmuyorsa;
anlatılan bütün refah hikâyeleri sadece gürültüdür.
Şimdi başa dönelim ve
soruyu yeniden soralım:
Emekliye hakkını vermek mi siyasi ahlaka aykırı,
yoksa onu sürekli “biraz daha bekle” diyerek oyalamak mı?
Cevabı herkes biliyor.
Ama yüksek sesle söyleyen hâlâ çok az.
Sonuç Olarak:
2026 yılına geldik,
teknoloji uçuyor, dünya değişiyor ama bizim emeklimizin makus talihi bir türlü
değişmiyor. Siyaset, rakamlar üzerinden cambazlık yapadursun; tencere
kaynamıyor, kira ödenmiyor.
Siyasi ahlak, ortağın
aldığı her karara el kaldırmak değil; asıl sizi o koltuklara taşıyan halkın
hakkını korumaktır. Emeklinin hakkını vermek bir bütçe meselesi değil, doğrudan
bir vicdan meselesidir.
Şimdi son soruyu soralım:
Peki, sizin vicdanınız ne
zaman bütçeye girecek?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder