Bugün bilgisayarın başına
geçtim ama parmaklarım tuşlara gitmiyor. İçimde bir yerlerde kelimeler
düğümlenmiş durumda. Aslında sadece benim değil, sanırım hepimizin ortak
hissiyatı bu: Bir tıkanmışlık, bir bıkkınlık hali. Ama maalesef ne dünyada ne
de ülkede olup bitenler, insanın kendi köşesine çekilip susmasına izin
vermiyor. Son dönem adına "akran zorbalığı" deyip, aslında düpedüz
cinnet olan bir şiddet sarmalının içindeyiz.
Bir insan, sadece "yan baktı" diye nasıl öldürülebilir? Bu cüret, bu hoyratlık nereden geliyor?
Ekranda Alkışlanan Mafyalar, Sokakta Kan Döküyor
Aslında şaşıracak bir şey
yok. Yıllardır televizyon ekranlarında, sadece reyting uğruna ve çok para
kazandırıyor diye "mafya güzellemesi" yapan yapımları izliyoruz. Ahlaksızlığı,
hukuksuzluğu ve kaba kuvveti matah bir şeymiş gibi sunan bu dizilerle büyüyen
bir nesil var karşımızda.
Tabii ki sadece
izlediğimiz diziler toplumdaki şiddeti tek başına dönüştürüyor diyemeyiz ama
fitili ateşleyen en büyük etkenlerden biri de bu. Eğer bir çocuk evde empati ve
sevgi görmüyorsa, sürekli akran baskısıyla boğuşuyorsa ve bir de ekranda
"güçlü olan kazanır" mesajını alıyorsa, ortaya çıkan tablo ne yazık
ki korkunç oluyor.
Ailelerin “aman başımdan gitsin” diye sokağa ya da ekranın karşısına bıraktığı; sadece fiziksel ihtiyaçlarını karşılamayı ebeveynlik sanan çocuklar var. Bu çocuklar adaleti mahkemede ya da vicdanında değil, elindeki bıçakta ya da silahta arıyor. Çünkü onlara “haklı olanın” değil, “vuranın” kazandığı bir dünya tarif ediliyor. İşte bu yüzden; şiddeti estetik bir ambalajla sunan o yapımlar da bugün sokaktaki vahşetin mimarlarından biri. Tek sebep değiller ama göz ardı edilemezler. Eğer bir toplumda kötülük bu kadar "havalı" gösterilirse, zaten kırılgan olan ruh halleri için bu son damla olabiliyor.
Caydırıcılığın Bittiği Yer: Cezaevi mi, Tatil Köyü mü?
İşin bir de adalet boyutu var ki, asıl can yakan nokta burası. Bugün sokakta birinin canına kasteden, empati yeteneği körelen o gençler, yaptıklarından zerre korkmuyor. Neden korksunlar ki? İçeri girdiklerinde düzenli yemeklerinin önlerine geleceğini, hastalandıklarında en iyi sağlık hizmetine anında ulaşacaklarını biliyorlar. Aileleriyle görüntülü görüşme lüksüne sahip olacaklarını, sistemin bir noktasında bir af ya da indirimle kısa sürede tekrar aramıza karışacaklarını adı gibi biliyorlar. Cezaevi, bir ıslah merkezi olmaktan çıkıp; suçun "stajının" yapıldığı, konforun korunduğu bir yere dönüştüğünde, caydırıcılık sadece kâğıt üzerinde kalıyor.
Peki Şimdi Ne Yapacağız?
Sadece üzülmek veya
sosyal medyadan tepki göstermek artık yaralarımızı sarmıyor. Değerlerin altüst
olduğu, suçlunun değil mağdurun korktuğu bir sistemde, ne yazsak eksik kalıyor.
Ama yine de umudumuzu
kaybetmemek, en azından kendi çevremizden başlamak zorundayız. Çocuklarımızla,
öğrencilerimizle, çevremizdeki gençlerle gerçekten konuşmaya başlamalıyız.
İzledikleri içerikleri,
sokaktaki tepkilerini, öfke yönetimlerini tartışmaya açmalıyız. "Ben
büyütürüm evladımı" deyip ekranın karşısına bırakmayı bırakmalıyız. Ve
tabii ki sesimizi çıkarmalıyız. Adalet sisteminin, ceza infaz sisteminin, medya
denetiminin yeniden gözden geçirilmesi için ısrarla talep etmeliyiz.
Her bir kayıp canın
ardından "yazıklar olsun" demekle kalmayıp, değişim için bireysel ve
toplumsal sorumluluk almalıyız. Kendi evlatlarını sokağa birer "saatli
bomba" gibi salan aile yapısı ve bu bombanın pimini çeken popüler kültür sarmalı
değişmedikçe, bu başlıkları daha çok atarız.
Ama değişim imkânsız
değil. Zor, yorucu ve uzun bir yol ama mümkün. Kısacası; ahlakı, vicdanı ve
adaleti bir kenara itip sadece "güçlü olanın hayatta kaldığı" bir
orman kanunu yarattık. Ve şimdi o ormanda hepimiz av konumundayız. Ya bu ormanı
birlikte bahçeye çeviririz, ya da hep birlikte bu vahşetin içinde kayboluruz.
Tercih bizim.
Sevgiyle Kalın.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder