26 Şubat 2025 Çarşamba

90'larda Teknoloji Kullanmak


Yağlı boya tablosu: 90'larda bir odada kaset sararken, anten ayarları yapılırken ve çevirmeli internet bağlantısı beklenirken, nostaljik bir sahnede tasvir edilir.

90'lar... Teknolojiyle aramızda karmaşık bir ilişki vardı; ne tam dosttuk, ne de düşman. Teknolojiye 'sahip olmak' değil, onunla 'yaşamak' ne demekti, işte bizler 90'larda tam olarak bunu öğrendik. Yeni nesil belki bilmez, ama bizim zamanımızda teknolojiyle adeta dans ediyorduk. Her adımda yeni bir ritim keşfediyor, her ritimde yeni bir ustalık öğreniyorduk.

Bugün telefon elimden düşse, "Ekran mı kırıldı? " diye panik oluyorum. 

Oysa 90'lar öyle miydi? Teknoloji bildiğin Survivor parkuruydu. Sabır ve yaratıcılıkla savaşırdık.  Akıllı telefon yoktu, Wi-Fi yoktu, Google desen, sanki başka bir dilde konuşuyorduk. Ama biz yaşadık! Hem de büyük mücadeleler vererek. O zamanlar teknolojiye sahip olmak değil, onu anlamak ve kullanmayı öğrenmek önemliydi.

Kaset dinlemek sadece müzik zevki değil, aynı zamanda teknik beceri gerektirirdi. Kasetin şeridi dolandı mı? Çözüm belliydi: Kalemle sar! (Tabii önce o kalemi bulabilirsen.) Kasetlerin en büyük düşmanı şeritlerin dolanmasıydı. O zamanlar "Acaba şarkı sonuna kadar çalacak mı?" korkusuyla yaşardık. Hatta bir noktada kaseti hızlıca geri sarmak için kalemi iki elimizle çevirip Formula 1 pit stop ekibi gibi hızlandığımız olurdu. Hele biri kaseti kasetçalara ters takarsa… Ah, bir anlık gaflet! Hayatın o birkaç saniyesi boşa gitmiş gibi hissederdin.

Televizyon izlemek pasif bir aktivite değildi, resmen ailecek bir operasyondu. Kanal mı değiştirmek lazım? Haydi bakalım, babaya rica et, "Kalk oğlum, değiştir!" desin, sen de koşa koşa gidip düğmeye bas. Çünkü kumanda genelde ya kaybolur ya da pilleri biri saatine takmıştır.

Peki ya anten ayarlama mesaisi? Birinin eli antende, diğerinin gözü televizyonda. "Şimdi nasıl?" sorusu defalarca tekrarlanırdı. Anten ayarları, olimpiyatlarda gizli bir branşmış gibi zordu.

"Oldu!"

"Yok, geri gitti."

"Az geri gel! Hayır, hayır, orası çok! DUR, TAMAM, ELİNİ ÇEKME!"

Ve en kötüsü… O anteni tutan kişi mecburen öyle kalmak zorunda kalırdı! Çünkü elini çektiği an görüntü giderdi. Ailede birinin belleklerde "Anteni en iyi ayarlayan kişi" olarak kaydedilmesi işte o günlerden kalma bir gelenekti.

Bir de telefonun başında beklemek diye bir şey vardı. Çünkü telefon sabit bir cihazdı, gerçekten de evin bir köşesinde dururdu. Hatta anneler, ahizeyi kulağa yapıştırıp beş saat konuşur, sen de bir köşede sinirle beklerdin. Telefon faturaları kabarık gelince babamızın "Bu ay kim bu kadar konuştu?" sorusuyla yüzleşirdik.

Bir de ankesörlü telefon meselesi var elbette!
Evde telefon yoksa veya kontör bittiyse, gidilecek yer ankesörlü telefona jeton ya da kart bulmaktı. Ankesörlü telefon kulübeleri çoğu zaman pis ve bakımsızdı. Ama acil bir durum olduğunda, kullanmak zorunda kalınırdı.

Ve internet… Ah, o dial-up internetin çilesi! "İnternete gireceğim, telefonu kapatın!" anonsu yapılır, sonra da tııııııııııııııııırrrrt gırrrrrçççççççç diye bağıran modem sesiyle bağlantı kurulmaya çalışılırdı. Bağlandığında, o, anın kıymeti bilinmeliydi, çünkü biri telefonu açarsa bağlantı kesilirdi!

Bugün USB bellekler terabaytlarca veri taşıyor. Ama biz? 1.44 MB'lık disketlerle dev projeler kaydetmeye çalışıyorduk. Disketler o kadar nazikti ki, en ufak bir darbede içindeki veriler silinirdi. Sanki veriler değil, kırılgan hayaller taşıyorduk.

"Disk doldu" hatası almak hayatın kaçınılmaz bir gerçeğiydi. Çözüm? Yeni bir disket bulup verileri bölerek kaydetmek. Ama en fenası disketin içindeki verinin bozulmasıydı. Bugünün "Hard disk çöktü" dramasıyla aynı şey ama yanında bir de "Üfff, en baştan yazacağım!" siniri eklenirdi.

Günümüzde bir mesaja anında cevap vermezseniz, karşı taraf hemen alınıyor: "Gördün de yazmadın!" diye hesap sorabiliyor. Oysa eskiden mesajlarımızı göndermek bile bir sanattı. Nasıl mı? SMS, o zamanlar çok kıymetliydi. Her harfin bir değeri vardı, bu yüzden "neredesin?" yerine "nbr?" gibi kısaltmalar kullanırdık. Çünkü her mesaj kontör demekti. Ah, kontör! Cebimizin en büyük düşmanı! Telefon ekranında beliren o acımasız yazı, "Kontörünüz bitmiştir," resmen fakirliğin ilanıydı. Bu yüzden kontörler borç alınır, biriktirilir, hatta bazen "Doğum günümde bana kontör al!" diye istek listesi yapılırdı.

90'lar teknolojisi, belki de bizi fazlasıyla yordu. Fakat bu zorluklar, aynı zamanda yaratıcı ve çözüm odaklı bir nesil olmamızı sağladı. Günümüzde her şey bir tıkla hallediliyor, peki ya o heyecan nerede? Oysa bizler, teknolojinin zorluklarına meydan okuyarak, ona karşı direnerek büyümüş efsanevi bir nesiliz! 90'ları yaşayan herkese saygılar! Şimdi her şey daha kolay, peki ne eksik? O çabalamaktan gelen tatmin duygusu! Yine de o yıllar boyunca yaşadıklarımızı, içimizde bir hatıra gibi koruyoruz. Çünkü o zamanlar teknoloji, bugünkü kadar konforlu olmasa da, bir ruha sahipti. Kasetler sarılır, antenlerle mücadele edilir, internete bağlanabilmek için dualar edilirdi.

Belki de bu yüzden, 90'lar teknolojisiyle kurduğumuz o 'ruh', bugünün dijital dünyasında hala yankılanıyor.

Görüşmek üzere..

Arzu SEKİN 


23 Şubat 2025 Pazar

Martin Eden'in İlham Veren Hayatı ve Yazarlık Serüveni


Martin Eden'in, annemin dağınık yazılarını yazarken derin düşüncelere daldığı yağlı boya ile dramatik bir tablo. Edebiyat tutkusu ve yaşam mücadelesi vurgulanıyor

Bana okuduğum ve etkilendiğim kitap hangisi diye sorsalar, mücadeleci ve pes etmeyen inancıyla Jack London’ın yarattığı karakter Martin Eden’dır derim.

Jack London’ın unutulmaz eseri Martin Eden, edebiyat dünyasında iz bırakan, insanın kendini gerçekleştirme yolculuğunu anlatan en etkileyici romanlardan biridir. 

Martin Eden, sıradan bir denizciyken, bir gün hayal bile edemeyeceği bir dünyayla tanışır. Burjuva sınıfından gelen Ruth’a duyduğu aşk, onun içindeki öğrenme ve yükselme arzusunu ateşler. Bu tutkuyla kitaplara sarılır, kendini eğitir ve büyük bir yazar olma hayalinin peşinden gider. Ancak bu süreç, onun için büyük bir mücadeleyi de beraberinde getirir.

Martin’in hayatı hiç kolay olmamıştır. Çocukluğundan itibaren yokluk içinde büyüyen, ağır işlerde çalışan bir genç olarak toplumsal sınıf farklarını en derin haliyle deneyimler. Maddi sıkıntılarla boğuşurken bile yazma tutkusunu asla bırakmaz. Gündüzleri ağır işlerde çalışırken, geceleri uykusuz kalarak yazılar yazar ve kendini geliştirmeye devam eder. Defalarca reddedilmesine rağmen yılmaz, çünkü o, yeteneğine ve hayaline inanır. Martin, yükselmeye çalıştıkça ideallerinin ne kadar kırılgan olduğunu ve toplumun ne kadar acımasız olabileceğini de acı bir şekilde öğrenir.

Martin Eden'in, annemin dağınık yazılarını yazarken derin düşüncelere daldığı yağlı boya ile dramatik bir tablo. Edebiyat tutkusu ve yaşam mücadelesi vurgulanıyor

Roman, Martin’in yalnızca dış dünyayla değil, kendi içsel çatışmalarıyla da nasıl mücadele ettiğini gözler önüne serer. Onun azmi, tutkusu ve pes etmeyen ruhu, okuyucuya ilham verir. Martin, kendi çabasıyla yükselmeye çalışırken, toplumun ikiyüzlülüğüyle yüzleşir ve en büyük hayalini gerçekleştirdiğinde bile derin bir yalnızlık hissine kapılır. Martin'in hayallerine ulaşması onun için beklediği mutluluğu getirmez. Bu durum, başarıya ulaşmanın tek başına yeterli olmadığını, insanın iç huzurunun ve ideallerinin de önemli olduğunu gösterir.

Martin Eden’in hikayesi, sadece bir bireyin hayallerinin peşinden gitmesini değil, toplumun sert gerçeklerini de sorgulatan derin bir anlatı sunar. Onun hırsı ve kararlılığı, kendi hayallerinin peşinden gitmek isteyen herkes için büyük bir ilham kaynağıdır. Ancak roman, başarıya ulaşmanın tek başına mutluluk getirmediğini de gösterir. Martin’in trajedisi, modern dünyanın birey üzerindeki baskısını ve toplumsal sınıflar arasındaki derin uçurumu en çarpıcı şekilde yansıtan hikayelerden biridir. Jack London'ın kendi hayatından izler taşıyan Martin Eden, yazarın toplumsal eleştirilerini ve bireyin içsel çatışmalarını yansıtan otobiyografik bir eser olarak da değerlendirilebilir.

Martin Eden, benim için yalnızca bir roman değil, aynı zamanda hayata ve insanın kendi mücadelesine dair derin bir sorgulama sunan bir başyapıt. Kendi yolunu çizmek isteyen, edebiyata ilgi duyan ve içindeki mücadele ruhunu diri tutmak isteyen herkesin okuması gereken bir eser. Çünkü Martin’in hikayesi, hepimizin içinde var olan azmi, inancı ve mücadeleyi hatırlatıyor. 

Martin Eden'ın hikayesi, günümüzde de geçerliliğini koruyan temalarıyla okuyucuyu etkilemeye devam ediyor. Toplumsal sınıf farklılıkları, bireysel hırs ve hayal kırıklıkları gibi konular, modern dünyanın da önemli sorunları arasında yer alıyor. Martin Eden, okuyucuya hayallerinin peşinden gitmenin önemini hatırlatırken, başarıya ulaşmanın tek başına mutluluk getirmediğini ve insanın içsel değerlerinin de önemli olduğunu vurguluyor.

Hala okumadıysanız, mutlaka okuyun derim. 

Görüşmek üzere...


Arzu SEKİN

19 Şubat 2025 Çarşamba

Hayatına Değer Kat

 

Yağlı boya tarzında, loş bir kafede sıcak sohbet eden iki dost. masada kahveler, fonda yağmur damlaları ve samimi bir atmosfer

Hayat dediğin, değer kattıkların kadar senindir. Öylesine yaşayıp gidenlerden mi olmak istersin, yoksa her anı anlamlandıranlardan mı? Yaşam, sevmeyi hak eden bir kalp, dostluğu sırtına yaslayabileceğin bir omuz, seni sen yapan bir ruh bulduğunda güzelleşir. Ama bunları kovalarken kendini unutma olur mu?" Ne eksik ne fazla... Fazlalık yük olur, eksiklik hüzün. Tıpkı bir terazinin kefeleri gibi, dengede kalmaya çalış.

Öyle insanlar çıkar ki karşına, hatalarınla, kusurlarınla, hatta en kötü anında bile seni yargılamadan yanında olurlar. Tıpkı hayatıma bir güneş gibi doğan Gülseren gibi... Onlar kimse için değişmeni beklemezler, çünkü senin en doğal halinle bile yanlarında olman yeterlidir. İşte, dostluk budur. Sahip olunca farkına varmazsın, kaybedince hayatın ortasında bir boşluk gibi hissedersin. Hayat, böyle insanlar varsa daha güzel, daha anlamlıdır. Çünkü insan, yalnızca kendi gücüyle değil, yanında duranların sevgisiyle de ayakta kalır. Bir bakışla anlaşıldığın, en zor anında yanında hissettiğin, hiçbir çıkar gözetmeden sadece sen olduğun için seni seven bir dost, hayatın en büyük armağanıdır. Ve böyle bir armağana sahip olmak, insanın ruhuna iyi gelen en değerli şeydir.

Eğer sizin de hayatınızda gerçek anlamda bir dostunuz varsa ona sımsıkı sarılın ve hiç bırakmayın. Çünkü gerçek dost karda açan çiçek gibidir. Onu bulduktan sonra kendisine gereken önemi ve değeri verin ve  asla kaybetmeyin. 

Aşk da böyledir. Gözlerinin içine baktığında, dünyanın en güzel şiirini okuyormuş gibi hissettiğin, ellerini tuttuğunda, tüm endişelerinin kaybolduğu, kalbinin en derininden bir coşkuyla "İşte benim aşkım!" diye haykırmak istediğin o yüreği bulursan, sıkı sıkıya sarıl. Ama seni aşağı çeken,
ruhunu yoran, sevgiyi yük gibi hissettiren bir şeyse, adı aşk bile olsa, gitmeyi bil. Sevmek, sadece sevilmek değildir. Anlaşılmak, değer görmek, yanında kendin olabilmektir. Aşk, bir limana sığınmak değil, okyanusta birlikte yol almaktır.

Ve hayat... Benim de zamanında çok uğraştığım gibi, seni üzeni düzeltmeye çalışarak harcanacak kadar uzun değil. Yüreğinle yürüdüğün yolda, huzurunu kaçıranı değil, seni anlayanı, mutlu edeni al yanına. Çünkü en büyük zaman kaybı, yanlış insanlara verilen emek ve yanlış yollarda harcanan umutlardır. Unutma, hayat senin hikayendir ve sen bu hikayenin başrol oyuncususun.

Bu dünyaya gelmiş olmak yetmez, iz bırakabilmek önemlidir. O yüzden yaşadığın her günü dolu dolu geçir. Gözlerinin içine bakınca, "İşte, gerçekten yaşıyorum!" diyebileceğin bir hayatın olsun. Ve en önemlisi; hayata, aşka ve dostluğa değer ver… Ama hepsinden önce, kendine. Çünkü sen değerlisin ve hayat seninle güzel.

Yollarımız hep papatyalarla donansın. 

Fonda Sezen Aksu söylüyor:

Sen karlarda açan çiçeksin. Sen vazgeçilmezsin.

Görüşmek üzere...

Arzu SEKİN 


10 Şubat 2025 Pazartesi

Kadın: Yükü Hiç Bitmeyen Sessiz Kahraman:

Mutfakta yemek pişirirken çocuğunun dersine destek olan bir anne. Ev içi emeğin ve fedakarlığın sıcak bir yansıması

Eskiden ''Dış dünya acımasızdır; babaları sessizce yıpratır.'' denirdi. Ama artık bu söz kadınlar için de geçerli. Erkek, dışarıda çalışır, ailesini geçindirmek için mücadele eder, hayatın ağırlığı omuzlarına yüklenirdi. Ama zaman değişti ve bu cümle de haliyle anlamını yitirdi, eskide kaldı.  Şimdi o yük, kadınların sırtına da yüklendi. Artık kadınlar hem evde hem de dışarıda çalışıyor; hem annelik yapıyor hem aile geçindiriyor; hem eşlik görevlerini yerine getiriyor hem de tüm sorumlulukları tek başına omuzluyor. Ama toplum, kadının bu çabasını görmezden gelmeye devam ediyor. 

Kadınların ev işlerindeki emeği yardımlaşma olarak görülerek, onların emeği yok sayılıyor! 

Kadın, erkeğin sorumluluğunu da yüklenerek sadece yardımlaşmanın ötesine geçiyor.

Halbuki  erkek de kadının yaptığı işleri yapmış olsaydı, o zaman buna yardımlaşma diyebilirdik.

Öyle değil mi? 

Oysa kadın sadece çalışmıyor, o, hayatı taşıyor emeğiyle, sevgisiyle, sabrıyla, direnciyle.. Ama ne yazık ki en çok ezilen, en az kıymet gören yine odur. Çünkü fedakârlığı hep görmezden gelinmiştir. 

Anadolu'da Kadın: Gün Doğmadan Başlayan Mesai :

Anadolu'da da durum farklı değildir. Kırsal kesimde kadınlar, sabah ezanıyla kalkar. Önce hayvanların yiyeceğini ve suyunu verir, süt sağar, yoğurt, peynir, çökelek, ayran, tereyağı gibi ürünleri üretir. Kahvaltıyı hazırlar, sofrayı toplar, bulaşıkları yıkar, evi toparlayıp temizler. Okul dönemi ise çocuklarını okula hazırlar ve gönderir. Gün daha yeni başlamıştır. 

Tarlada ekin biçer, sebze toplar, bağ bahçe işleriyle uğraşır. Karnında bebek, sırtında odun, ayağında yırtık bir çarıkla çalışır. Gün boyu güneşin altında ter döker, yorulmaz mı? Elbette yorulur. Ama kimse bunu umursamaz. Çünkü o "kadındır'', çalışması gerekir. 

Akşam eve döndüğünde onu bekleyen işler bitmiş midir? Hayır, bitmez.

Akşam yemeği pişirilecek, sofra kurulup kaldırılacak, çocukların çamaşırları yıkanacak, kayınvalidesinin ilaçları verilecek, kayınpederinin çayı hazırlanacak, kışlık yiyecekler hazırlanacak... 

Bunlar da yetmeyecek; azarlanacak, değersizleştirilecek ve hatta kocası ve ailesi tarafından yok yere şiddete bile maruz kalabilecek. Ve liste uzayıp gidecek. 

Kadın hiç durmaz, dinlenmez, kendini hep sona bırakır. Ama ne yaparsa yapsın, yine de hakkı verilmez, değeri bilinmez. 

"Eksik etek" derler ona.

Sanki varlığı tamamlanmamış, emeği önemsizmiş gibi. Oysa bilmezler ki bu hayatı ayakta tutan odur.

Bir gün, bu işlerin bir erkeğin omuzlarında olduğunu düşünün...

Bir gün tarladan veya işten gelip çamaşırları yıkasın, yemek yapsın, sofrayı toplasın, çocuklara baksın, dersleriyle ilgilensin, hasta kayınvalidesine şefkat göstersin, sobayı yaksın, kışlık yiyecekleri hazırlasın ve sabah ezanıyla tekrar güne başlasın...

Yapabilir mi gerçekten?

Düşünebilir mi bunu?

Acaba o yükleri omuzlayabilir mi gerçekten?

Şehirde Kadın: Ev ve İş Arasında Sıkışan Hayatlar : 

Şehirde kadın, bambaşka bir savaş verir. Sabah erkenden kalkar, çocuklarını hazırlar, kahvaltılarını yetiştirir ve okula gönderir. Dersler, projeler, öğretmen toplantıları, kıyafet ihtiyaçları, beslenme düzenleri... Hepsini o takip eder. Biri hasta olduğunda gece boyu başında bekleyen yine odur. Evdeki herkesin üzüntüsünü, sevincini, kaygısını en çok hisseden odur. Kendi yorgunluğunu bir kenara bırakır, çünkü anneliğin mesaisi asla bitmez.

Bir yandan da kendi iş temposuna hazırlanır. Gün boyu çalışır, erkeklerle aynı masaya oturur ama genellikle daha az kazanır. İş yerinde saygı görmek, adil ücret almak, mobbinge maruz kalmamak için mücadele ederken, evdeki sorumlulukları da hiç azalmaz. İş yerinde görevlerini yerine getirirken bile zihninin bir köşesi hep evdedir. Çünkü bir kadının mesaisi ofis kapısından çıktığında da bitmez.

Zihnindeki bitmek bilmeyen sorular:

"Çocukların beslenmesini koydum mu?"

"Akşam yemeği için ne yapmalıyım?"

"Küçüğün ödevi vardı, acaba yetiştirebilecek mi?"

İşten çıkar çıkmaz zihni yeniden bölünmeye başlar: 

"Çocuğum ödevini yaptı mı?"

"Buzdolabında eksik var mı?"

"Çamaşırlar yıkanacak mı?"

"Yemek yetişecek mi?"

Ve bu döngü, gün be gün devam eder...

Oysa eşi eve gelir gelmez koltuğa oturur, televizyon izler, dinlenir. Günün yorgunluğunu üzerinden atmaya çalışır.  Anadolu'da da durum farklı değildir. Erkek tarladaki işlerini bitirir bitirmez köy kahvesine gider, çay eşliğinde pişpirik oynarken köyün en büyük dedikodu meclisini oluştururlar. Yani onlar günlük yorgunluklarını kahvede pişpirik oynayarak atarken kadın evde çalışmaya devam eder. Ama kadın? Kadının böyle bir hakkı yoktur, çünkü "zaten yapması gerekeni" yapıyordur. 

Kadın aynı zamanda bir eş, bir evlat, bir kardeş bir dosttur. 

Kadın, iş yerinde güçlü olmak zorundadır, evde ise fedakâr. Ama ne iş yerinde ne de evde takdir görür. Çünkü toplum, onun çabasını fark etmeye bile zahmet etmez.

Kadın Artık Erkeklerin de Yükünü Taşıyor:

Eskiden erkek çalışır, evi geçindirirdi. Ama şimdi kadın da çalışıyor, üstelik evdeki tüm sorumluluk yine ona ait. Dış dünya erkekleri yıpratırdı, şimdi ise kadınları iki kat fazla yıpratıyor. Hem ekonomik yükü omuzluyorlar hem evin içinde hizmet etmek zorunda kalıyorlar.

Peki, bu yükü taşımaya ne kadar daha dayanabilirler?

Kadın sadece kendi sorumluluklarını değil, artık erkeklerin terk ettiği yükleri de taşıyor. Ama kimse dönüp ona teşekkür bile etmiyor.

Kadınlar Güçlü Ama Yoruluyor:

Elbette kadınlar güçlü, mücadeleci, dirençli… Ama yoruluyorlar. Çünkü toplumda birçok sorumluluk paylaşılmıyor, kadınlar görünmez emeği omuzlarında taşıyor. Bu yüzden, sadece kadınlar değil, tüm bireyler olarak bu yükü fark etmek ve paylaşmak gerekiyor. Çünkü mutlu bir aile, ancak herkesin eşit şekilde sorumluluk aldığı bir ortamda mümkün olabilir.

Kadın Yorulursa Ne Olur?

Kadın durursa dünya durur. Oysa kadın da insandır. Yorulmaz sanılır, dinlenme hakkı bile elinden alınır. Halbuki dinlenmeye, takdir edilmeye, varlığının değerli hissettirilmesine ihtiyacı vardır. 

Oysa kadın, sabahın ilk ışıklarıyla başlayıp gece yorgun düşene kadar süren bir mesainin içinde sıkışıp kalıyor.

Anadolu’da da, şehirde de kadın hep aynı yükü taşır. Ama artık sadece taşımak değil, paylaşmak istiyor. O, yüklerin eşit bölündüğü bir hayatı hak ediyor.

Unutmayalım: Bir toplumun gerçek gücü, kadınlarının yalnız bırakılmadan var olabildiği ölçüde yükselir. Kadın yalnızsa, aslında toplum da yalnızdır.

Görüşmek üzere..

Arzu SEKİN


6 Şubat 2025 Perşembe

Hafızamızdan Silinmeyecek Bir Gün 6 Şubat...

 

Deprem sonrası yıkılmış binalar ve enkaz arasında oturan bir kişi, elinde sevdiklerinin fotoğrafını tutuyor. Yakınlarda kurtarma ekipleri enkaz altında kalanları arıyor.

Bugün 6 Şubat. Yalnızca bir takvim yaprağı değil, vicdanımızın en derin yaralarından biri. İki yıl önce, gecenin karanlığında binlerce insanı, binlerce hikâyeyi, umutları, hayalleri enkaz altında bırakan o büyük felaketi yaşadık. Deprem değildi öldüren, ihmaldi.. Yıkılan sadece binalar değildi; güvenimiz, adalet duygumuz ve geleceğe dair inancımız da yerle bir oldu.

Ve şimdi, iki yıl sonra, geriye dönüp baktığımizda ne değişti? Hiçbir şey... Hâlâ aynı sorumsuzluk, hâlâ aynı duyarsızlık… Uzmanlar yıllardır uyarıyor: "Marmara kırılacak, İstanbul hazır değil." Bilim insanları, olası büyük bir depremin sadece bir şehri değil, tüm ülkenin ekonomik ve sosyal yapısını sarsacağını söylüyor. Ama biz ne yapıyoruz? Yine hiçbir şey... En iyi ihtimalle "Uzmanlar uyarmıştı" demek için bekliyoruz.

Sorun şu ki, sorumluluk hep başkasına ait. Devlet, yerel yönetimleri suçluyor. Yerel yönetimler, merkezi idareyi. Müteahhitler, denetçileri. Denetçiler, mevzuat eksikliklerini… Ve arada kaybolan, hep halk oluyor. Depremden sonra "Yaralar sarılacak" dediler, ama asıl sarılması gereken şey, bu ülkenin yöneticilerinin zihniyetidir.

Umut etmek istiyoruz, ama umut eylem gerektirir. Hayal tarlası verimlidir, ama ekmeden biçemezsiniz. Deprem ülkesinde yaşadığımız gerçeğini kabullenmeli ve ona göre yaşamalıyız. Güvensiz binaları, riskli yapıları, göz göre göre ölüme davetiye çıkaran sistemleri artık değiştirmeliyiz. Çünkü bir sonraki felaket kapıyı çaldığında, yine "Bu kaçınılmazdı" demek istemiyoruz.

Bugün bir yas günü. Ama aynı zamanda bir uyanış günü olmalı. Daha fazla can kaybetmemek için, sadece anmak değil, harekete geçmek zorundayız.

Son söz;

6 Şubat'ta yitirdiğimiz tüm canlara rahmet, geride kalanlara sabır diliyorum. Acımız büyük, kayıplarımız derin... Ama bir daha aynı acıları yaşamamak için ders çıkarmak zorundayız. Unutmayalım, deprem değil ihmal öldürür. Önlem almak, sorumluluk almak hepimizin görevi.

Görüşmek üzere..

Arzu SEKİN

5 Şubat 2025 Çarşamba

İKİ DOST, BİR ÇAY VE HAYATA DAİR : HUZURLU ANLARIN DEĞERİ

İki dost kadının sıcak bir çay sohbetinde samimi bir şekilde konuştuğu,karakalem çizim tarzında nostaljik bir görsel.

Bugün size bir dost sofrasında, demli bir çayın eşlik ettiği uzun bir sohbetten bahsetmek istiyorum. Konumuz hayattı. Hani şu, hep peşinden koşturduğumuz ama farkında bile olmadan elimizden kayan hayat... Çoğu zaman işlerin yoğunluğu, sorumluluklar ya da dertler arasında kayboluyoruz. Oysa bir an durup düşünebilsek, belki de hayatın bizim için hazırladığı sürprizleri görebiliriz.

Yaşlanmak ve yaş almak... Bu iki kelimenin arasındaki farkı anlamak bazen bir ömür sürebiliyor. Yaşlanmak takvimlerdeki yılların üzerimize yüklediği ağırlık, ama yaş almak... İşte o, ruhumuza kazandırdığımız her yeni hikâye, her yeni dostluk, her yeni umut.

Bir yılın her gününü dolu dolu yaşamak... Kolay mı? Elbette değil. Ama kolay diye basit yollardan gitmek hayatın bize sunabileceği o güzel hediyeleri kaçırmamıza sebep olmaz mı? Hayatın kıymetini bilmek, aslında sabah uyandığımız anı takdir etmekle başlıyor. Mesela, sabah pencerenizi açıp gelen serin rüzgarı yüzünüzde hissettiğinizde duyduğunuz o minnet duygusu... Ya da dışarıda usul usul yağan yağmurun altında huşu içinde yürümek… Sanki dünya, üzerindeki tüm karmaşayı unutup sadece sizinle konuşuyormuş gibi...  O an, her damla teninize değdiğinde zaman yavaşlıyor. Şehrin uğultusu geriye çekiliyor, ayaklarınızın altındaki ıslak kaldırımlar bile bir melodiye dönüşüyor. Belki bir çocuk gibi kollarınızı açıp dönmek istiyorsunuz, belki de sadece gözlerinizi kapatıp o huzuru içinize çekmek... Ve fark ediyorsunuz ki, aslında mutluluk bazen büyük şeylerde değil, işte tam da böyle anlarda saklı.  Yağmur yüzünüzden süzülürken, içten içe bir teşekkür fısıldıyorsunuz hayata. Çünkü o an, hiçbir şeyin eksik olmadığını, hiçbir şeyin fazla olmadığını fark ediyorsunuz. Her şey tam da olması gerektiği gibi. Veee işte yaşamak tam olarak bu! diye geçiriyorsunuz içinizden...

 Birçoğumuz, ‘Bir gün yaparım,’ dediğimiz hayallerle yaşıyoruz. Oysa bir gün değil, bugün var elimizde. Hayallerimizi yarınlara sakladıkça, içimizdeki o çocuk biraz daha susuyor. Çocukken her şeyin mümkün olduğuna inanırdık, değil mi? İşte o inanç, yaş aldığımızda da bizimle olmalı. Çünkü hayal etmenin yaşı yok. Yeni bir şey öğrenmek, bir yer keşfetmek, hiç yapmadığınız bir şeyi denemek... Bunların hepsi hayata daha sıkı tutunmanın bir yolu.

Belki de bu yüzden hayat, sadece yaşayarak değil, hissederek anlam kazanıyor. Kendimize, “Bugün gerçekten yaşadım mı?” diye sormalıyız. Sabah içtiğiniz kahve, sevdiğiniz biriyle yaptığınız bir konuşma ya da okuduğunuz bir kitap... Bunlar, yaşadığınızı hissettiren anılardır. Bu yüzden, hayallerimizi ertelemek yerine onlara adım atmalıyız. Hatta en küçük hayalden başlamalıyız. Bir çiçek yetiştirmek, eski bir dostu aramak ya da uzun zamandır izlemek istediğiniz o filmi izlemek...

Benim de bazen aklımdan geçen düşünceler oluyor: Peki ya yıllar sonra dönüp baktığımda içimde bir keşke büyürse? Ama sonra fark ediyorum ki, pişmanlık aslında denememekten doğuyor. Her deneme, her adım, insanın ruhuna yeni bir sayfa ekliyor. Ve bu sayfalar, yaşamın değerini daha çok hissettiriyor.

Unutmayın, yaş almak aslında büyümek değil, derinleşmektir. İnsan yaş aldıkça geçmişe özlem duymaya başlıyor. Ama bu özlem, bir yandan da geleceğe daha umutlu bakmayı öğretiyor. Yaşadıklarımız, bizi biz yapan birer yapı taşı. Bu yüzden, hayatın her anını bir hazine gibi görmeliyiz.

Gelin, bugün kendinize bir söz verin: Hayatınızı sırf yaşamak için değil, unutulmaz bir hikaye yaratmak için yaşayın. Öyle bir hikaye ki, sizden sonra bile anımsansın. Dost sohbetlerinde anlatılsın, çocuklara masal gibi aktarılsın. Ve her anını, bir çayın sıcaklığı kadar samimi, bir dostun gülüşü kadar içten yaşayın. Çünkü her yeni gün, elimizdeki en büyük armağan.

Öyleyse çaylarımızı tazeleyelim ve hayata dair en güzel cümleyi birlikte yazmaya başlayalım: “Bugün, yaşamak için bir fırsat daha...

Görüşmek üzere...

Arzu SEKİN 

                  

1 Şubat 2025 Cumartesi

Gerçek Eşitlik: Kadın ve Erkek olmak değil , İnsan olmaktır.

Birbirine dönüşen kadın ve erkek silüetlerinden oluşan soyut bir yağlı boya/suluboya tablo. Eşitliği değil, insanlığı vurgulayan sanatsal bir kompozisyon

Falih Rıfkı’nın anlattığına göre, Meclis’te bir milletvekili Atatürk’e sormuş: ''Asrî olmak ne demektir?'' Atatürk, birkaç kelimeyle çağları aşan bir cevap vermiş: ''Adam olmak demektir.''

Bugün bu iki kelimenin içini doldurmaya çalışıyoruz. Adam olmak, insan olmak, erkek olmak…Oysa asıl mesele insan olabilmek değil midir?  Günümüzde birçok kişi bu ifadeye tepki gösteriyor; özellikle kadın hakları savunucuları haklı olarak "adam olmak" yerine "insan olmak" demeyi tercih ediyor. Peki, bu tercihler bir yana, biz gerçekten insan olmayı başarabiliyor muyuz? 

1789 İnsan Hakları Bildirgesi’nden Birleşmiş Milletler Bildirgesi’ne kadar nice bildirgeler yazıldı. Kadın hakları, eşitlik, özgürlük gibi kavramlar üzerine... Hepsi ''Kadın ve erkek eşittir dedi. Peki, hayatımızın hangi alanında bu eşitliği yaşayabildik ya da uygulayabildik? Kadının giysisine, kahkahasına, özgürlüğüne, hatta varlığına müdahale eden zihniyetin içinde eşitliği nasıl konuşabiliriz? Bu yüzden mesele sadece kadın-erkek eşitliği değil, insanlık meselesidir. Eğer insan olmayı başarabilseydik kadın hakları diye bir kavrama ihtiyaç duymazdık. Çünkü kimsenin hakkını savunmak zorunda kalmaz zaten doğuştan sahip olduğumuz eşitliği yaşayabilirdik.  

Bir de öyle bir zihniyet (çürümüş) var ki, kadını bir erkeğin varlığında tanımlıyor. Oysa kadın ne bir erkeğin gölgesidir, ne kölesidir, ne de toplumun süsü. Kadın, insanlığın ta kendisidir. Kadın, insanı karnında büyüten, sevgisiyle yoğuran ve ruhuyla var eden kutsal bir varlıktır.  Bu yüzden, kadın haklarını tartıştığımız her gün, aslında insanlık sınavını kaybediyoruz. Ve belki de en acısı, hâlâ kadın ve erkek eşitliğini konuşuyor olmamızdır. 21. yüzyılda hâlâ böyle bir konunun tartışılıyor olması bile çağ dışı ve insanlık dışı bir düşüncenin göstergesidir. Çünkü mesele, kadın-erkek olmak değil, insan olabilmektir. 

Sorun bireylerde değil, zihinlerde. Çocukluğumuzdan itibaren öğretilen yanlışlar, görenekler, aile baskısı ve eğitimsizlik… İşte insan olmanın önündeki en büyük engeller. Kadını ikinci plana iten anlayış, yalnızca erkeklerin değil, kadınların da zihinlerine işliyor. Bir kadın, başka bir kadının hakkını savunmazsa; bir erkek, kadının eşitliğini kabul etmezse, toplum nasıl insan olabilir?

Eşitliğin, saygının, sevginin, adalet duygusunun temelini ailede oluşturmalıyız. Bu görevde ilk başta anne ve babaya düşer. Çocuklarına adil olmayı öğretmeyen, sevgiyi paylaşmayı bilmeyen, saygıyı benimsemeyen bir ailede büyüyen birey, insan olmayı nasıl öğrenecek? Ya da oğluna üstünlük hissi aşılayan, kızına sessiz kalmayı öğreten bir ebeveyn, geleceğin de değişmesini engeller. Kadını ikinci plana atan bir baba, bunu normalleştiren bir anne, geleceğin de aynı kalmasını sağlayacaktır. Oysa değişim, en çok çocukların zihninde filizlenir. Eğer onlara eşitliği, özgürlüğü ve saygıyı aşılayabilirsek, gelecek nesillerde insan olmanın ne demek olduğunu tartışmaya bile gerek kalmayacaktır. Çünkü insan olmak, zaten eşitliği içinde barındırır.

Bugün hâlâ kadınların haklarını savunmaya çalışıyorsak, bu utanç bize yeter. Günün birinde bu zihniyet değişecek ve insanlık, eksiklerini tamamlayarak büyüyecek. İlhan Selçuk’un dediği gibi, ''adamlar insan olacak.'' "adam olmak" yalnızca erkek olmakla özdeş sayılmayacak. Ve belki de o gün, "Kadın-erkek eşit midir?" sorusu tarihin tozlu raflarında unutulmuş, anlamsız bir tartışma olarak kalacak. Ve o gün geldiğinde, kadınların ne giydiği, nasıl yaşadığı kimseyi ilgilendirmeyecek. Çünkü o gün, insan olmanın ne demek olduğunu anlayacağız. İnsan olmak, erdemle, eşitlikle ve vicdanla tanımlanacak. Çünkü insanlar arasında eşitlik değil, zaten var olması gereken doğal bir denge olacak.

Ama asıl soru şu: O gün gelene kadar kaç nesil daha bu eşitsizliğin yükünü taşıyacak? 

Oysa Atatürk’ün söylediği gibi, asrî olmak yani çağdaş olmak; insan gibi yaşamak, insan gibi düşünmek ve insan gibi davranmak demektir. Ve ancak bunu başardığımızda, gerçek anlamda eşit ve özgür olabiliriz.


Görüşmek üzere...

Arzu SEKİN 


HANİ ENFLASYON DÜŞECEKTİ?

  Gazete sayfalarında dolaşırken yine o bildik haberle göz göze geldim: 'Akaryakıta dev zam geliyor.' Artık bu durum bir refleks h...