25 Ocak 2026 Pazar

2026 Emekli Maaşı ve Yaşam Mücadelesi: Şahlanış Hikâyeleri mi, Boş Tencere mi?

2026 yılı emekli maaşı hayat pahalılığı ve boş tencere temsili görseli

Emeklinin Hakkı Hangi Ahlaka Aykırı

Hükümeti dinliyoruz, sanki bu ülkeyi 20 küsur yıldır yöneten onlar değilmiş gibi bir hava... Sanırsınız ki daha dün göreve gelmişler de enkaz devralmışlar. "Sabredin" diyorlar, "Ekonomi bir şahlansın, refahtan payınızı alacaksınız" diyorlar. Ölme eşeğim ölme, yaz gelsin!

İyi de beyler, sormazlar mı adama: E hani uçuyorduk? E hani dünya bizi kıskanıyordu? Bakıyoruz; şartlar, 273 bin liralık vekil maaşlarına gelince gayet müsait! Şartlar; üçer beşer yerden "huzur hakkı" adı altında ballı maaşlar dağıtmaya gelince sonuna kadar açık! Söz konusu Saray’ın günlük masrafları, kamunun lüks araç konvoyları olunca bütçede hiçbir delik yok!

Oysa gerçek ortada duruyor.
Bu ülke yirmi küsur yıldır aynı siyasi akılla yönetiliyor. Son yedi sekiz yıldır da tek kişinin kararlarıyla. Hayat pahalılığı da gelir adaletsizliği de bu ağır yoksullaşma hali de gökten düşmedi.

Ama ne hikmetse konu emekliye, asgari ücretliye, yani bu ülkenin asıl yükünü sırtlayan garibana gelince şartlar bir anda "müsait değil" oluveriyor. Emekliye gelince heybeden hep aynı nakaratlar çıkıyor: "Sabır", "fedakârlık", "biraz daha bekleyin..."

Ama o “sonra” hiç gelmiyor.
Gelmiyor, çünkü fedakârlık denilen şey hep aynı insanlardan bekleniyor. Geri kalanın bir eli balda bir eli yağda!..

Yıllarca çalışmış, prim ödemiş, devlete yük olmamaya özen göstermiş milyonlarca insan bugün ay sonunu nasıl getireceğini düşünüyor. Emeklilik, dinlenme değil, hayatta kalma mücadelesine dönüşmüş durumda.

Tasarruf çağrıları yapılıyor.
Ama bu ülkede fedakârlık, tasarruf denince neden hep akla emekli, asgari ücretli ve dar gelirli geliyor?

Sarayın günlük harcamaları ortada dururken, kamuda en küçük bir vazgeçiş görünmezken, kemer sıkması gerekenin kim olduğu açıkça belli. İtibardan tasarruf olmaz denirken, hayatından tasarruf etmesi beklenen milyonlar var.

Fedakârlık halka, sefası ise bir elin parmaklarını geçmeyen o şanslı azınlığa... 500 bin konut projesiyle müjde veriliyor ama o konutların taksitini ödeyecek maaş emeklinin cebine girmedikten sonra, o anahtar hangi kapıyı açar?

Yani bizim yaşadığımız bu derin yoksullaşma, bu sürekli geriye gidiş hali, bu bitmeyen geçim krizi ve her güne yayılan ‘biraz daha dayanın’ hali…”

Erdoğan sık sık tekrarlıyor: "Dünyayı kasıp kavuran bu fırtınadan alnımızın akıyla çıkacağız."

Elbette dünyada sorunlar var, buna kimse itiraz etmiyor. Küresel bir enflasyon dalgasının ortalığı kasıp kavurduğu da bir gerçek. Ama arada küçücük (!) bir fark var. Avrupa ülkelerinin "Yandık, bittik, mahvolduk!" dediği enflasyon oranı en fazla %5, bilemedin %6... Bizde ise resmi rakamlar %30’larda gezerken, sokağın, çarşının ve pazarın gerçekliği %70’leri çoktan aşmış durumda.

Şimdi sormak lazım: Bizim "kavrulma" seviyemizle onlarınki bir mi?

Avrupa rüzgârdan sakınmaya çalışırken, biz resmen harlı bir ateşin içine atılmışız. Üstelik bu ateşin ortasında bir de üzerimize "biraz daha fedakârlık" gazı veriyorlar. Yaşadığımız bu derin yoksullaşma, bu bitmek bilmeyen geçim krizi ve her gün yenisi eklenen "biraz daha dayanın" telkinleri artık bir yaşam biçimi haline getirildi.

Rakamların düştüğü söyleniyor ama mutfaktaki yangın sönmüyor. Giren çıkan belli, çıkanın geri dönmediği belli. Pazar tezgâhı, market rafı ve kira sözleşmeleri; cebimizdeki paranın nasıl buharlaştığının en acı kanıtı. Kimse bize masal anlatmasın; millet cebindeki yangını da mutfağındaki boş tencereyi de istatistiklerden çok daha iyi biliyor.

Son günlerde bir de siyasi ahlak tartışması çıktı ortaya.
Deniyor ki, alınan kararlara destek olmak siyasi ahlakın gereğiymiş.

Peki sormak gerekiyor:
Emekliyi 20 bin liraya mahkûm etmek hangi ahlakın gereği?

Bir insanın ilacını bölerek kullanması mı ahlaklı?
Kirasını ödeyemediği için ev sahibinden kaçması mı?
Torununa harçlık verememesi mi?

Eğer bir ittifaka sadık kalmak, milyonlarca emeklinin mutfağındaki yangını görmezden gelmekse; biz o ahlak tanımını bir daha oturup konuşalım derim.

Bu ülkenin büyüdüğü söyleniyor.
Yollar yapıldı, binalar yükseldi, projeler anlatıldı.
Ama o büyümeden emeklinin payına hep sabır düştü.

Kimse lütuf istemiyor.
Kimse sadaka beklemiyor.
İstenen şey çok net: yıllarca verilen emeğin karşılığı.

Ama konu kendi maaş artışlarına gelince ne bütçe hatırlanıyor ne imkânlar konuşuluyor ne de kimseden sabır isteniyor.

Tam da bu yüzden bu ülkede emeklinin hakkını istemesi ekonomik bir mesele olarak değil, siyasi bir yük olarak görülüyor. O yüzden de her seferinde yarına erteleniyor.

Oysa bir ülkenin ne kadar zengin olduğunu yollarından, köprülerinden değil; o ülkenin en garibanının sofrasından anlarsınız. Eğer o sofrada tencere boşsa, pazar torbası dolmuyorsa; anlatılan bütün refah hikâyeleri sadece gürültüdür.

Şimdi başa dönelim ve soruyu yeniden soralım:
Emekliye hakkını vermek mi siyasi ahlaka aykırı,
yoksa onu sürekli “biraz daha bekle” diyerek oyalamak mı?

Cevabı herkes biliyor.
Ama yüksek sesle söyleyen hâlâ çok az.

Sonuç Olarak:

2026 yılına geldik, teknoloji uçuyor, dünya değişiyor ama bizim emeklimizin makus talihi bir türlü değişmiyor. Siyaset, rakamlar üzerinden cambazlık yapadursun; tencere kaynamıyor, kira ödenmiyor.

Siyasi ahlak, ortağın aldığı her karara el kaldırmak değil; asıl sizi o koltuklara taşıyan halkın hakkını korumaktır. Emeklinin hakkını vermek bir bütçe meselesi değil, doğrudan bir vicdan meselesidir.

Şimdi son soruyu soralım: 

Peki, sizin vicdanınız ne zaman bütçeye girecek?

Arzu SEKİN

 

19 Ocak 2026 Pazartesi

Sokaktaki Şiddet Bir Tesadüf Mü? Akran Zorbalığının Perde Arkası.

Türkiye'de artan akran zorbalığı, mafya dizilerinin şiddete etkisi ve toplumsal yozlaşmayı temsil eden kavramsal görsel.

Bugün bilgisayarın başına geçtim ama parmaklarım tuşlara gitmiyor. İçimde bir yerlerde kelimeler düğümlenmiş durumda. Aslında sadece benim değil, sanırım hepimizin ortak hissiyatı bu: Bir tıkanmışlık, bir bıkkınlık hali. Ama maalesef ne dünyada ne de ülkede olup bitenler, insanın kendi köşesine çekilip susmasına izin vermiyor. Son dönem adına "akran zorbalığı" deyip, aslında düpedüz cinnet olan bir şiddet sarmalının içindeyiz.

Bir insan, sadece "yan baktı" diye nasıl öldürülebilir? Bu cüret, bu hoyratlık nereden geliyor?

Ekranda Alkışlanan Mafyalar, Sokakta Kan Döküyor

Aslında şaşıracak bir şey yok. Yıllardır televizyon ekranlarında, sadece reyting uğruna ve çok para kazandırıyor diye "mafya güzellemesi" yapan yapımları izliyoruz. Ahlaksızlığı, hukuksuzluğu ve kaba kuvveti matah bir şeymiş gibi sunan bu dizilerle büyüyen bir nesil var karşımızda.

Tabii ki sadece izlediğimiz diziler toplumdaki şiddeti tek başına dönüştürüyor diyemeyiz ama fitili ateşleyen en büyük etkenlerden biri de bu. Eğer bir çocuk evde empati ve sevgi görmüyorsa, sürekli akran baskısıyla boğuşuyorsa ve bir de ekranda "güçlü olan kazanır" mesajını alıyorsa, ortaya çıkan tablo ne yazık ki korkunç oluyor.

Ailelerin “aman başımdan gitsin” diye sokağa ya da ekranın karşısına bıraktığı; sadece fiziksel ihtiyaçlarını karşılamayı ebeveynlik sanan çocuklar var. Bu çocuklar adaleti mahkemede ya da vicdanında değil, elindeki bıçakta ya da silahta arıyor. Çünkü onlara “haklı olanın” değil, “vuranın” kazandığı bir dünya tarif ediliyor. İşte bu yüzden; şiddeti estetik bir ambalajla sunan o yapımlar da bugün sokaktaki vahşetin mimarlarından biri. Tek sebep değiller ama göz ardı edilemezler. Eğer bir toplumda kötülük bu kadar "havalı" gösterilirse, zaten kırılgan olan ruh halleri için bu son damla olabiliyor.

Caydırıcılığın Bittiği Yer: Cezaevi mi, Tatil Köyü mü?

İşin bir de adalet boyutu var ki, asıl can yakan nokta burası. Bugün sokakta birinin canına kasteden, empati yeteneği körelen o gençler, yaptıklarından zerre korkmuyor. Neden korksunlar ki? İçeri girdiklerinde düzenli yemeklerinin önlerine geleceğini, hastalandıklarında en iyi sağlık hizmetine anında ulaşacaklarını biliyorlar. Aileleriyle görüntülü görüşme lüksüne sahip olacaklarını, sistemin bir noktasında bir af ya da indirimle kısa sürede tekrar aramıza karışacaklarını adı gibi biliyorlar. Cezaevi, bir ıslah merkezi olmaktan çıkıp; suçun "stajının" yapıldığı, konforun korunduğu bir yere dönüştüğünde, caydırıcılık sadece kâğıt üzerinde kalıyor.

Peki Şimdi Ne Yapacağız?

Sadece üzülmek veya sosyal medyadan tepki göstermek artık yaralarımızı sarmıyor. Değerlerin altüst olduğu, suçlunun değil mağdurun korktuğu bir sistemde, ne yazsak eksik kalıyor.

Ama yine de umudumuzu kaybetmemek, en azından kendi çevremizden başlamak zorundayız. Çocuklarımızla, öğrencilerimizle, çevremizdeki gençlerle gerçekten konuşmaya başlamalıyız.

İzledikleri içerikleri, sokaktaki tepkilerini, öfke yönetimlerini tartışmaya açmalıyız. "Ben büyütürüm evladımı" deyip ekranın karşısına bırakmayı bırakmalıyız. Ve tabii ki sesimizi çıkarmalıyız. Adalet sisteminin, ceza infaz sisteminin, medya denetiminin yeniden gözden geçirilmesi için ısrarla talep etmeliyiz.

Her bir kayıp canın ardından "yazıklar olsun" demekle kalmayıp, değişim için bireysel ve toplumsal sorumluluk almalıyız. Kendi evlatlarını sokağa birer "saatli bomba" gibi salan aile yapısı ve bu bombanın pimini çeken popüler kültür sarmalı değişmedikçe, bu başlıkları daha çok atarız.

Ama değişim imkânsız değil. Zor, yorucu ve uzun bir yol ama mümkün. Kısacası; ahlakı, vicdanı ve adaleti bir kenara itip sadece "güçlü olanın hayatta kaldığı" bir orman kanunu yarattık. Ve şimdi o ormanda hepimiz av konumundayız. Ya bu ormanı birlikte bahçeye çeviririz, ya da hep birlikte bu vahşetin içinde kayboluruz. Tercih bizim.

Sevgiyle Kalın.

Arzu SEKİN


 

14 Ocak 2026 Çarşamba

Kendini Değersiz Hissetmek: Sevgisizliğin Yarattığı Boşlukla Başa Çıkmak

Uçurumun kenarında denize bakan bir kadın, yalnızlık ve değersizlik hissini temsil eden bir manzara.

Geçen gün birinin bana bakarken gözlerindeki o mutlak ilgisizliği gördüm. Hani orada olsan da olur, olmasan da olur gibi bir bakış. O an, o meşhur "hiçlik" yine gelip boğazıma çöktü. Çünkü biz, birinin gözünde "özel" olmadığımızda, sanki bu dünyada kapladığımız yerin de bir anlamı yokmuş gibi kodlanmışız.

Eğer sevilecek kadar değerli değilsem, o zaman hiç yokumdur. Mantık bu kadar basit ve bu kadar acımasız çalışıyor içeride.

Dürüst konuşalım; sevgisizlik insanı içten içe çürüten bir asit gibi. Birinin seni "olduğun gibi" kabullenmemesi, çocukluğundan beri beklediğin o onayı kimseden alamamış olmak... Bir süre sonra insanı şu noktaya getiriyor: “Bende bir eksiklik var ki, içimde hep bir tuhaflık hissiyle yaşıyorum; kimse beni o derin, o sarsılmaz aidiyetle sarmıyor.” Herkesin bir 'evi', bir 'limanı' var gibi görünürken; benim hep dışarıda, rüzgârda kalmışım gibi hissetmem bundandır.

Sonra başlıyorsun kendini kemirmeye. Birinin sevgisini kazanmak için şekilden şekle giriyor, onaylanmak için ruhundan ödün veriyor, görülmek için olmadık taklalar atıyorsun ama nafile. Sevgisizliğin açtığı o değersizlik çukurunu başkasının ilgisiyle doldurmaya çalışmak, delik bir kovaya su taşımak gibi. Ne kadar dökersen dök, dibi görmüyorsun.

İşte en sert gerçek: Kimse seni sevmek zorunda değil. Ve sen, bir başkası seni sevmiyor diye bir toz zerresine dönüşmek zorunda değilsin.

Dün gece kendi kendime şunu sordum: "Başkası bana o sevgi dolu gözlerle bakmıyor diye, ben neden kendi celladım oluyorum?" Kendimi, başkalarının bana vermediği o sevgi üzerinden cezalandırmak ne kadar mantıklı? Sevilmemek bir başarısızlık değildir; bazen sadece bir rastlantıdır, bazen yanlış insanların arasında kalmaktır.

 

Bu değersizlik hissinin canı cehenneme. Eğer dünya beni sevmeyi beceremiyorsa, ben kendime olan o var olma borcumu ödemek zorundayım. Hiçlikten çıkış yolu, birinin gelip bizi kurtarmasını beklemekten geçmiyor. O yol, o ıssız ve sevgisiz odada kendi kendine sarılabilmekten geçiyor.

Evet, belki bugün birinin "en değerlisi" değilsin. Belki o beklediğin sevgi mesajı hiç gelmeyecek. Ama bu senin "hiç" olduğun anlamına gelmiyor. Bu sadece, senin sevginin değerini henüz hak eden bir yer bulamadığı anlamına geliyor.

Bundan sonra, sevilmediğim yerlerde bir saniye bile kalıp kendimi değersizlik asidine teslim etmeyeceğim. Eğer kimse beni sevmiyorsa, bu onların kaybı olsun. Ben, bu dünyada sadece "olduğum için" değerliyim. Kimsenin onayına, kimsenin aşkına, kimsenin "aferinine" ihtiyacım yok. Kendi boşluğumu kendi varlığımla doldurmayı öğreneceğim.

"Yalnızlık, kimsesizlik değildir; yalnızlık, insanın kendini kimsesiz bırakmasıdır."

Çünkü en büyük devrim, sevilmediğin bir dünyada kendi değerini kendin tayin etmektir.

Peki ya sen, en son ne zaman bir rüzgârın ortasında kalmış gibi hissettin?

Sevgiyle Kalın..

Arzu SEKİN 


6 Ocak 2026 Salı

Anadolu Feneri’nde Huzur: Bir Kabulleniş ve İçsel Yolculuk Hikâyesi

 

Anadolu Feneri sahilinde bir masada oturan zanaatkâr, taze çay ve arka planda dalgalı deniz ile tarihi deniz feneri manzarası.

Anadolu Feneri’nde Huzur: Bir Kabulleniş ve İçsel Yolculuk Hikâyesi

Bazen bir ömür boyu yapılan işin "sıradanlığına" sığınır insan. Yarım asrı bir tezgâh başında, aynı tınılar ve kokular arasında devirmiş bir ustanın, işine karşı o mesafeli duruşu aslında bir korunma biçimi belki de. Ona dair bir hayranlık belirttiğinizde dudaklarının arasından dökülen o kısa "İlginç değil..." ifadesi; bir sitemden çok, yoğun bir yaşamın ardından gelen kaçınılmaz bir teslimiyet gibi.

Sahi, ne zaman kanıksadığımız bir şey hâlâ merak uyandırabilir ki? Ya da usta, "sıradan" dediği o perdenin ardında kaç hayal kırıklığı, kaç sessiz veda, kaç demlenmiş hüzün gizliyor? Elleri ustalaştıkça, ruhu o ustalığın arkasına saklanıyor. Omuzlarına çöken yorgunluk, yaptığı işten bıkmak değil; belki de o işin artık hayatın en büyük gizemi olmaktan çıkıp, sadece bir rutin, bir nefes alma biçimi haline gelmesidir.

Oysa o kayıtsızlığın altında, bastırılmış bir derdin ve saklanmaya çalışılan bir yaranın izleri var. İnsan sadece sözleriyle değil; oturuşuyla, bir türküyü seçişiyle, en çok da sustuğu yerlerle anlatıyor derdini. Gönül dili, en ketum ağızdan bile gerçeği sızdırıyor. Yanı başında geçirilen o kısa vakit, bazen yıllarca süren bir diyalogdan daha fazlasını fısıldıyor:

Herkesin kendi elleriyle ördüğü bir ağ, içine gömdüğü bir hikâyesi ve sımsıkı kapattığı bir "iç kalesi" var. Ve o kaleye, ancak kelimelerin ötesine geçip ruhuyla bakabilenler girebiliyor.

Belki de bu yüzden, insanın içindeki o sessiz ustayla karşılaşmak için bazen bir yola düşmesi, rüzgâra ve denize doğru yürümesi gerekir. İşte tam da bu kabulleniş hâliyle, kendimizi bir yolun akışına bıraktık ve denizin karaya en sert ama en âşık çarptığı o uç noktaya, Anadolu Feneri’ne vardık.

İstanbul’un Karadeniz’e açılan kapısında, Anadolu Feneri’nin o vakur duruşu, şehrin gürültüsünden kaçıp gelen bizleri öyle bir ağırladı ki...Hele o köy kahvesi! Zamanın uğramayı unuttuğu, samimiyetin taze demlenmiş çay kokusuna karıştığı o masa başları. İnsanın ruhunu ferahlatan sadece boğazın esintisi değil, betonlaşmanın ve ruhsuzluğun pençesine düşmemiş, hâlâ kendi ritminde yaşayan o mekân bir tür panzehir gibiydi. Köy halkının doğallığı ile dışarıdan gelenin merakı, o mütevazı çatının altında öyle bir ahenkle birleşmişti ki... Bu sadeliği koruyabilmiş olmaları, içimde derin bir şükran uyandırdı. Hiçbir yere yetişmeye çalışmayan insanların arasında, biz de durmayı hatırladık.

Hep düşünürüm; ayaklarımızın gittiği yere kalbimiz gelmiyorsa, o yolculuk eksik kalmıştır. Gerçek bir seyyah, sadece yolları değil, kendi içindeki zaman tünellerini de adımlayandır. Dün o sokaklarda yürürken, sanki çocukluğuma bir selam gönderdim, eski bir dostun hatırasını bugünün neşesiyle yıkadım. 

İnsanın "Tüm bu yaşanmışlıklar benim, hepsi bana dahil" diyebilmesi, ne muazzam bir büyüme sancısı ve ne güzel bir huzur...

Yaşamak, aslında biriktirdiğimiz o "an"ların toplamından başka nedir ki? Eğer o anın içine memnuniyeti sığdırabiliyorsak, elimizdekine razı olup gönlümüzü geniş tutabiliyorsak, hayatın sırrını çözmüşüz demektir. Razı olmak, vazgeçmek değildir; olanı şifaya dönüştürmektir.

Yolunuzun o dinginliği mutlaka o samimiyeti bulabileceğiniz fenerin gölgesine, Kavağa, denizin sesine, o samimi köylere düşmesini dilerim. Çünkü bazen en büyük şifa, kalabalıkların içinde değil, bir köy kahvesinin sükûnetinde ve kendi iç sesini duyabildiğin o sessiz yürüyüşlerde saklıdır.

Şifa olsun, bulana ve görene...

Görüşmek dileğiyle…

Arzu SEKİN

 

 


31 Aralık 2025 Çarşamba

Sisler ve Toprak Arasında: 80’lerin O Yılbaşı Gecesi

 

80’ler nostaljisi: Kerpiç bir köy evinde soba başında yer sofrasına oturan aile, siyah beyaz televizyonda Nesrin Topkapı ve yılbaşı yemeği görseli.

Sisler ve Toprak Arasında: 80’lerin O Yılbaşı Gecesi

Zamanın bugünkü kadar hızlı akmadığı, her anın zihnimize nakış gibi işlendiği yıllardayız. Ya 1983’ün sonuydu ya da 1984’ün başı... Tam yılı seçemiyorum ama o gecenin ruhu dün gibi taze. Yatılı okulun soğuk koridorlarından, katı kurallarından ve gurbet sızısından sıyrılıp sığındığımız tek liman olan evimize, yılbaşı iznine gelmiştik. Kapıdan içeri girdiğimizde annem bizi karşıladı; sıkıca sarıldı, uzun uzun kokumuzu içine çekti. Hiçbir şey diyemedi, sadece gözleri doldu, sesi titredi ve yanaklarından süzülen yaşlarla fısıldadı: "Sizi çok özledim…"

O an anladık ki, biz gelince yuvamız gerçekten ısınmıştı.

Ev dediğimiz; bir giriş ve tüm hayatımızın sığdığı tek bir odadan ibaretti. Hepsi bu.
Samanla yoğrulmuş kerpiç duvarların altında, eskimiş kütüklerin taşıdığı bir tavan…

O kütüklerin arasından zamanın tozu gibi toprak dökülürdü; fareler orada özgürce cirit atar, bazen bir yılanın başı sinsice görünür ve kaybolurdu. Kışın yağmur ve kar yağdığında, sular o kütüklerin arasından süzülüp yerdeki kaplara damla damla dolardı.

Odanın tam ortasında yanan emaye soba, çatırdayarak dışarıdaki soğuğa meydan okurdu. Sobanın üzerinde fokurdayan güğümün sesi, evin içindeki o toprak kokusuna karışırdı. Ama o akşam, odada bambaşka bir koku daha vardı.

Yazın büyük umutlarla aldığımız on civcivden geriye kalan altı horozun hikayesi saklıydı o kokuda. Onları kargaların pençelerinden korumak için ne çok çabalamıştık... Kargalar o masum canları birer birer çalarken içimizde büyüyen o öfke, bugün bile taptaze. Geriye kalan altı tanesi artık büyümüş, serpilmişti. O zamanlar tavuk eti yemek bizim için ulaşılmaz bir lükstü. O yılbaşı gecesi, kalbimiz biraz buruk da olsa, o altı horozdan birini kesmek zorunda kaldık. Annem, tüpün başında yemeği karıştırırken, "Hadi kuzularım, geçin sofraya... Pişti yemeğimiz, mis gibi de koktu; sıcak sıcak afiyetle yiyelim" dediğinde; o tek göz piknik tüpünde pişen pilav üstü tavuk sadece bir yemek değil, bir ödül gibiydi. O kadar lezzetliydi ki aradan onca yıl geçmesine rağmen tadı damağımızda kaldığı için ne o lezzeti bir daha bulabildik ne de o kokuyu unutabildik.

Gözlerimiz ise odanın köşesinde, annemin eski sandığının üzerine kurulmuş olan o siyah beyaz dünyaya kilitlenmişti. Köyde sadece bizde olan o televizyon, sandığın üzerinde adeta bir mücevher gibi parlar, bizi dış dünyaya bağlardı. Tek kanallı bu ekranda, önce yılbaşı eğlencesini izlerdik. Ekranda bütün zarafetiyle Emel Sayın’ın o kadife sesi odaya dolardı:

O kadife sesiyle en sevdiğimiz şarkısına başladığında, odadaki sobanın çıtırtısı bile durulur, hepimiz büyülenmiş gibi ekrana bakardık:

“Kapat gözlerini kimse görmesin

Yalnız benim için bak yeşil yeşil

Gözlerin kimseye ümit vermesin

Yalnız benim için bak yeşil yeşil…”

Biz bu şarkıyla o anın tadını çıkarırken bir yandan da büyük bir sabırla Nesrin Topkapı’yı beklerdik. Nihayet saatler on ikiyi vurduğunda ekranı bir sis bulutu kaplardı. Kardeşim, "Gözükmüyor ki, niye bu kadar sis var?" diye sorduğunda, biz gülümseyerek, "Sırrı orada, öyle izle" derdik.  Nesrin Topkapı, o sislerin içinde bir hayal gibi dans ederdi. Dansını hiçbir zaman net göremezdik, sanki bir sırrı izler gibiydik ama yine de "buna da şükür" derdik. O sisli görüntü, o daracık odadaki en büyük, en hür penceremizdi bizim.

O gece o odada, sevinçle sessizlik yan yana duruyordu. Yatılı okulun gurbetinden sonra evde olmanın huzuru, kaybettiğimiz civcivlerin acısı ve karnımızı doyuran o horozun burukluğu birbirine karışmıştı. Kütüklerin arasından sızan toprağın altında, bir sandık üzerindeki o sihirli kutuya bakarak kurduğumuz hayallerle o yılı geride bıraktık. O gece, kimse bize 'hadi yatağa' demedi, biz de birbirimize doyamadık; belki de o tadı bir daha bulamayışımızın sebebi, o sofradaki eşsiz paylaşımdı.

Bugün takvimler değişti, yıllar aktı, şehirler büyüdü. Evler betonla yükseldi; çocukluğumuzun tavanlarından dökülen toprak artık yalnızca hatıralarda kaldı. Televizyonlar renkli, görüntüler pırıl pırıl; sis yok, parazit yok. Ama garip bir şekilde, her şey bu kadar netken içimiz de bir o kadar bulanık.

Bazen düşünüyorum; o sisli Nesrin Topkapı görüntüsü mü eksikti, yoksa bugün fazlalıklarla kaybettiğimiz şey mi? Belki de o sis, hayata tutunma biçimimizdi. Görmediğimiz halde inanmak, eksik olana rağmen şükredebilmekti.

Şimdi her şey elimizin altında ama o geceki kadar tok hissetmiyoruz. Ne kalbimiz ne ruhumuz…
Yoksulluk bazen sofrada olur, bazen de tam ortasında yaşadığımız bu bollukta.

Ve ben, ne zaman yeni bir yıla girerken durup düşünsem, kendimi yine o tek odada buluyorum. Kütüklerin arasından sızan toprağın altında, sisli bir ekrana bakarken…
O gün öğrendiğim tek şey hâlâ geçerli:
Bazı yıllar, insanın içinden hiç çıkmaz.

Arzu SEKİN

Bu metni ilk kez kişisel blogumda paylaşıyorum.

 


24 Aralık 2025 Çarşamba

Siyasal İslam’ın Açlık Düzeni ve Merhametsizliği

 


Bir yanda boş bir tabak ve kuru ekmekle yoksulluğu temsil eden bir el, diğer yanda ise altın varaklı bir saray odasında kurulan şatafatlı bir sofranın keskin ayrımıyla anlatılan toplumsal adaletsizlik ve merhametsizlik illüstrasyonu.

Açıklanan yeni asgari ücretin, güncel açlık sınırı olan 29.829 TL'nin dahi altında kalarak 28.075 TL seviyesinde belirlemek bir halkı yaşarken gömmek demektir. Merhamet ve vicdan gibi kavramları dilinden düşürmeyen siyasal İslam zihniyetinin, iş halkın kursağına girecek ekmeğe geldiğinde nasıl bir taş kalpliliğe büründüğünü bugün en çıplak haliyle görüyoruz. Kendi saltanatlarını ve şatafatlarını korumak adına milyonları yokluğa mahkûm etmekte zerre tereddüt etmiyorlar. Çünkü bu zihniyet için hayat, sadece kendi lüks fanuslarının içinde akan bir masaldan ibaret. Halkın payına ise sadece bu masalı uzaktan izlemek ve açlığını "şükür" ile örtmek düşüyor.

Lafı dolandırmaya gerek yok, kelimeleri kibarlaştırmanın kimseye faydası yok: Siyasal İslam zihniyetinde acıma yoktur. Bu zihniyet, kendi iktidarını halkın yoksulluğu üzerine kuran, doğası gereği zalim bir yapıdır. Dini söylemleri diline pelesenk edenlerin, "komşusu açken tok yatan bizden değildir" düsturunu sadece kürsülerde birer süs olarak kullananların, icraata gelince halkın son lokmasına göz dikmesi, tarihin kaydettiği en büyük samimiyetsizliktir.

Bu merhametsizliğin boyutlarını anlamak için sadece açıklanan rakama değil, o rakamın etrafındaki şatafata bakmak yeterlidir. Bir yanda ejder meyveli smoothie’lerin içildiği, milyarlık konvoyların dizildiği, saray giderlerinin her gün katlandığı bir "paralel evren"; diğer yanda ise market rafındaki sütün fiyatına bakarken ter döken babalar, akşam pazara en son giden anneler... İşte "hayat sadece kendileri için var" dediğimiz nokta tam burasıdır. Kendileri için sınırsız bir kaynak yaratanlar, asgari ücretliyi açlık sınırının altına hapsederken bir de "şükür" ve "sabır" ile bu sefaleti kutsallaştırmaya çalışıyorlar. Kendileri yeryüzü cennetini yaşarken, yoksula ahiret tesellisi vermek, merhametsizliğin en organize, en acımasız halidir.

Bu zulüm düzeni sadece bugünün ekmeğini de çalmıyor. Asgari ücreti açlık sınırının altında bırakarak; bu ülkenin çocuklarının sütünden, etinden ve geleceğinden çalıyor. Bir babanın evladının gözüne bakarken hissettiği o derin mahcubiyet, bu zihniyetin zerre umurunda değil. Onlar için halk, sadece bu devasa çarkın dönmesini sağlayan ucuz birer iş gücü, birer "istatistik"ten ibarettir. Merhamet, onların lügatinde sadece kendi yandaşlarını kayırmak için kullanılan bir kılıf haline gelmiştir. Halkın sırtındaki vergi yükü her geçen gün artarken, dev şirketlerin milyarlık vergi borçlarını tek kalemde silenlerin asgari ücretliye "kaynak yok" demesi, zalimliğin zirvesidir. Bu, halka karşı yürütülen sistemli bir ekonomik saldırıdır. Kendi bekaları için milyonları yoksullukta eşitleyen bu yapı, toplumu sadece nefes alabilecek kadar yaşatıp, itiraz edemeyecek kadar dermanını kesmeyi hedefliyor.

Artık net bir şekilde görüyoruz ki; vicdanın ve acımanın tamamen sustuğu bu sistemde adalet beklemek büyük bir yanılgıdır. Siyasal İslam zihniyeti, halkın feryadına kulaklarını tıkamış, kendi yarattığı o lüks fanusun içinde sağırlaşmıştır. Merhametin ve gerçek insan sevgisinin bulunmadığı bu karanlık düzende, hayatın tüm nimetleri sadece o malum kesim için akmaya devam ediyor. Bu zulüm düzeni, kendi şatafatını halkın açlığı üzerine inşa etmeye devam ettiği sürece ne adaletten ne de insanlıktan bahsetmek mümkün olmayacak.

Ya bu kuşatmayı tüm çıplaklığıyla görüp sesimizi yükselteceğiz ya da bu karanlığın içinde tamamen silinip gideceğiz. Artık görmeyen gözlere, duymayan kulaklara anlatacak vakit kalmadı; her şey ortada!

 Görüşmek üzere..

Arzu SEKİN

14 Aralık 2025 Pazar

💔 Yaşlılıkta Yalnızlık ve İntihar Riski: Ahmet Misrani Derin'in Trajik Hikayesi


Pencere önünde oturan yaşlı bir adamın silüeti, önde bir kahve fincanı ve gazete başlığı görülüyor. Görsel, emekli öğretmen Ahmet Misrani Derin olayında vurgulanan yaşlılıkta yalnızlık ve sosyal izolasyon riskini simgeliyor.

"Yaptığı Her İyilikte Zarar Gören Adam": Yaşlılıkta Yalnızlık Bizi Nasıl Ölüme Sürüklüyor?

​Ve Yaşlılarımızı Neden Yalnız Bırakıyoruz?

Geçenlerde, kahvemi yudumlarken bir haberlere bakayım dedim ve karşıma çıkan o başlık tüm keyfimi kaçırdı, içimi sarsıp titretti. Elazığ'ın Karakoçan ilçesinde 73 yaşındaki emekli öğretmenimizin, Ahmet Misrani Derin'in (Şair Misrani), kendi mezar taşını hazırlayıp intihar etmesi hepimizi derinden sarsan ve düşündüren bir olaydır. Mezar taşında yazan "Yaptığı her iyilikte zarar gören adam Şair Misrani" ifadesi, bir insanın son anlarında hissettiği derin hayal kırıklığının, yalnızlığın ve belki de vefasızlığın bir özeti gibidir. Bir eğitimci, bir şair, bir iyilikseverin hayatının bu kadar trajik bir sona ulaşması, hepimizi sarsan ve vicdanımızı sorgulatan bu olay, yaşlılarımızın sessizliğe gömülen yalnızlık ve çaresizlik sorununu bir kez daha en acı şekilde gündeme getirmektedir.

💔 Yaşlılıkta Yalnızlık ve İntihar Riski:

​Yaşlılık, hayatın doğal bir döngüsü olsa da, modern yaşamın getirdiği hız ve kopukluk, bu dönemi birçok kişi için zorlu bir hale getirmektedir. Yapılan araştırmalar, yaşlı bireylerde yalnızlık, depresyon, kronik hastalıklar ve sosyal izolasyonun intihar düşüncelerinin en önemli tetikleyicileri olduğunu göstermektedir.

​Kayıplar:

Eş, arkadaş, akraba kayıpları ve emeklilikle gelen statü yitimi, yaşlılarda derin bir boşluk hissi yaratır.

İzolasyon:

Aileden ve toplumdan uzaklaşma, bireyin kendini değersiz ve yük olarak görmesine neden olabilir.

​Değersizlik Hissi:

Emekli öğretmenimizin mezar taşındaki sözleri, iyiliğin bile karşılığını görememenin getirdiği değersizlik ve hayal kırıklığının ne kadar yıkıcı olabileceğinin acı bir kanıtıdır.

🤝 Yalnız Bırakmamak İçin Ne Yapabiliriz?

​Yaşlılarımızın hayatla bağlarını koparmamaları, aksine bu dönemi huzur ve değer görerek geçirmeleri hepimizin sorumluluğundadır.

​Düzenli İletişim ve Ziyaret:

​Sadece özel günlerde değil, düzenli aralıklarla ziyaret edin ve telefonla arayın. "Meşgulüm" mazeretinin ardına sığınmayın. Birkaç dakikanızı ayırmak, onların tüm gününü değiştirebilir.

​Yaşadıkları yere yakın oturmuyorsanız, komşularından veya güvendiğiniz kişilerden düzenli aralıklarla durumlarını kontrol etmelerini rica edin.

​Sosyal Destek Mekanizmaları:

​Yaşlılar için düzenlenen sosyal kulüplere, kurslara veya aktivitelere katılmaları için onları teşvik edin ve destekleyin. Yeni ilgi alanları edinmeleri, yalnızlık hissini azaltacaktır.

Gönüllü kuruluşlar veya yerel yönetimler aracılığıyla sunulan sosyal hizmetlerden faydalanmaları konusunda yardımcı olun.

🏛️ Toplumsal ve Kurumsal Sorumluluk: Devlet ve Yerel Yönetimlere Çağrı:

​Yaşlılarımızın sosyal hayattan kopmaması ve yalnızlık hissinin önüne geçilmesi için bireysel çabalar ne kadar değerliyse, kurumsal ve kamusal destek de o kadar hayati önem taşır. Bu bağlamda, devlete ve yerel yönetimlere büyük sorumluluklar düşmektedir.

​Bu sorumlulukların yerine getirilmesi, daha kapsayıcı ve destekleyici bir toplum inşası için elzemdir:

Sosyal Kulüplerin ve Kursların Sayısının Artırılması:

Yaşlı bireylerin fiziksel ve zihinsel sağlıklarını koruyacak, yeni ilgi alanları edinmelerini sağlayacak sosyal kulüplerin, hobi kurslarının ve kültürel etkinliklerin sayısı artırılmalı, bu alanlara ulaşım kolaylaştırılmalıdır.

Sosyal Hayata Katılımın Teşviki ve Desteklenmesi:

Gönüllü kuruluşlar veya yerel yönetimler aracılığıyla sunulan sosyal hizmetlerden faydalanmaları konusunda yardımcı olunmalıdır. Yaşlılar için düzenlenen sosyal kulüplere, kurslara veya aktivitelere katılmaları teşvik edilmeli ve desteklenmelidir. Yeni ilgi alanları edinmeleri, yalnızlık hissinin azaltılmasında kritik rol oynamaktadır.

​"Yaşlı Dostu" Programların Yaygınlaştırılması:

Yerel yönetimler, yaşlı bireylere yönelik "Evde Destek", "Psikososyal Danışmanlık" ve "Yaşlı Dostu Komşuluk" gibi programları yaygınlaştırmalıdır. Özellikle yalnız yaşayanlar için düzenli kontrol ve destek mekanizmaları oluşturulmalıdır.

Hassasiyet ve Gözlem:

​Yaşlı bireylerde uzun süreli üzüntü, içe kapanma, iştah ve uyku düzensizlikleri gibi depresyon belirtilerine karşı hassas olun.

​"Artık kimseye faydam yok," veya "Yaşamak istemiyorum," gibi ifadeleri asla hafife almayın. Gerektiğinde profesyonel destek almaları için ısrarcı olun.

​Bu topraklarda "Yaşlılar Duası"nın kıymeti büyüktür. Hiçbir öğretmenimizin, babamızın, annemizin, "Yaptığı her iyilikte zarar gören adam" yazısını mezar taşına yazdırmak zorunda kalacağı kadar yalnız ve çaresiz hissetmediği bir toplum dileğiyle...

Unutmayın: Yaşlılık hayatın bir yükü değil, bir tecrübedir; asıl yük, onları yalnız bırakmaktır.

Arzu SEKİN

7 Aralık 2025 Pazar

''Elhamdülillah" Dedikleri Yolculuk: Siyasette İlkesizliğin Bize Yaşattığı Derin Hayal Kırıklığı

Türk siyasetindeki değişkenliği ve güven kaybını yansıtan metaforik sahne: Yorgun bir adam tiyatro sahnesini izlerken, sahnedeki maskeli figürler rollerini değiştiriyor ve duvardaki gazeteler rutubetten dökülüyor. Zemin, parçalanmış güveni temsil ediyor. 

Uzun zamandır bir şeyleri anlamaya çalışıyorum… Belki de yılların yorgunluğu, belki umut kırıklarının ağırlığı, belki de artık kimseye inanmak istemeyen kalbimin sesi bu. Çünkü bu ülkede siyaset, sanki bir tiyatro sahnesi gibi; ışıklar değiştikçe roller, roller değiştikçe taraflar değişiyor. Dün alkışlanan bugün yuhalanıyor, dün düşman ilan edilen bugün sarmaş dolaş oluyor. Bir dostluk, bir düşmanlık… Hepsi bir günde. Hepsi bir anda.

Siyaset yazmak istemiyorum ama ne kadar kaçmak istesem de yaşadığım ülkede olup bitenler sessiz kalmama izin vermiyor. Çünkü bu topraklarda siyaset, insanın evine kadar sızan bir rutubet gibi; görsen rahatsız, görmezden gelsen daha rahatsız…

Dün “asla” dedikleriyle yan yana durdular, bugün “dostuz” dediklerine sırt çevirdiler. Yarın kim bilir kimin kapısında sıraya girecekler? Bir sabah kalkıyoruz, gündem başka; ertesi gün bambaşka. Sanki yağmurun altında un ufak olan bir tebeşir çizgisi gibi… Hangi söze tutunayım, hangisine güveneyim? Düşünüyorum…

Dün düşman ilan ettiklerinin bugün el üstünde tutulmasını, dün yere göğe sığdırılamayanların bugün hedef tahtasına konmasını… Bu kadar keskin dönüşleri izlerken, insan kendini bir girdabın içinde gibi hissediyor. Bir günün sabahı başka, akşamı başka… “Dün feto, bugün apo, yarın papa…” Bu üç kelimelik kurgu, aslında bir dönemin, bir siyasi aklın tutarsızlığını, ilkesizliğini ve belki de en kötüsü, omurgasızlığını haykırıyor. Siyasi iklim, adeta bir meteoroloji istasyonu gibi her gün yeni bir yön tayin ediyor. Bugün dünkü kırmızı çizgisini çiğneyen, yarın daha önce aklının ucundan bile geçirmeyeceği bir figürle masaya oturabiliyor. Bu durum, basit bir politik manevra olmaktan çok, iktidarın zehirli cazibesinin insan ruhunda yarattığı derin bir çöküşün yansımasıdır.

Sanki her şey bir oyun, biz seyirciyiz; sahnedekiler neyi isterse ondan ibaret bir gerçeklikle baş başa bırakılıyoruz. … İnsan, “acaba yarın neye uyanacağım?” diye sormaktan kendini alamıyor.

Ve içimde garip bir his var… Çok derinden, çok sessiz bir yerden gelen bir his. Sanki yıllardır “Elhamdülillah” diyerek çıktıkları yolculuğu, bir gün “Amen” diyerek tamamlayacaklarmış gibi. Çünkü gidişat belli. Çünkü yön belli. Çünkü dünle bugün arasında tutarlılık yoksa, yarın zaten çoktan kaybolmuştur.

Siyaset denen o zorlu ve karmaşık arenayı izlerken, bir vatandaş olarak içimde hem bir hüzün hem bir kızgınlık hem de derin bir hayal kırıklığı büyüyor. İnsan güvenmek ister… En azından sözün bir ağırlığı olsun, duruşun bir bedeli olsun ister. Ama yıllardır aynı döngüyü izledikçe, içimdeki o güven duygusu ufalanıp toprağa karışıyor. Bir siyasi hareketin, yola çıkarken sahip olduğu tüm ahlaki ve etik değerleri, sırf koltuğu muhafaza edebilmek adına feda etmesi ne kadar da acı. "Elhamdülillah" nidalarıyla çıkılan o kutlu yolculuğun, yolun sonunda tüm değerlerden soyunarak, belki de tüm inanç sistemlerine aykırı düşecek bir "Amen" ile son bulacak olması ihtimali, içimizdeki samimiyete vurulan en büyük darbedir. Bu, sadece bir parti politikası değişikliği değil; bu, o harekete gönül veren milyonların saf inancının ve umudunun bir nevi inkârıdır.

Oysa büyük siyasi liderlik, rüzgâr nereden eserse essin, ana rotasını kaybetmeyen deniz feneri gibi olmalıdır. Rota değişebilir, taktikler revize edilebilir; ama siyasi kimliğin ve ahlaki duruşun temelleri asla pazarlık konusu olmamalıdır.

Gelinen bu noktada, gidişatın gösterdiği tek şey var: Siyaset, kendini var eden değerleri tüketmeye devam ediyor. Ve bu tükenişin sonunda, "Amen" ile yapılacak o jübile, iktidarın bir zaferi değil, inancın ve ilkenin politik alandaki hazin bir yenilgisi olacaktır. Geriye sadece, rüzgarla savrulmuş, neye inanacağını bilemeyen, büyük bir hayal kırıklığıyla baş başa kalmış bir toplum kalacaktır.

Ve belki de bu yüzden, siyasetin rüzgârıyla savrulan bu ülkede, ben artık rüzgârın değil, gerçeğin peşindeyim. Söylemlerin değil, samimiyetin izindeyim. Çünkü bir gün dost, bir gün düşman olan bir düzenin içinde tek gerçek, halkın sırtına yüklenen ağırlık. Ve o ağırlığı en iyi, yıllarca omzuna yük yüklenmiş insanlar bilir.

Gidişat… Evet. Aslında her şeyi o anlatıyor. Ne kadar dönerlerse dönsünler, ne kadar değişirlerse değişsinler, ne kadar söz verirlerse versinler…

Sonunda bu ülkenin gerçek sahibi yine biziz.

Bizim hayal kırıklıklarımız, bizim yorgunluğumuz, bizim sessiz haykırışlarımız… Ben artık o sessizliğin içindeki çığlığı duyuyorum.

Ve belki de bu yüzden, ne söylediklerine değil; nasıl yaşadığımıza bakıyorum.

Çünkü sözler uçuyor, nutuklar kayboluyor, vaatler unutuluyor…

Ama hayatın gerçeği asla değişmiyor.

Sevgiyle Kalın..

 

Arzu SEKİN

23 Kasım 2025 Pazar

🕰️ Seksen Yıllık Zarafet ve Siyah-Beyazda Kalan İlk Aşklarım


 Emel Sayın ve Tarık Akan, Yeşilçam filmlerindeki masum ve saf aşkı simgeleyen nostaljik siyah beyaz fotoğraf.

🕰️ Seksen Yıllık Zarafet ve Siyah-Beyazda Kalan İlk Aşklarım

Bugün, sosyal medyada gezinirken Emel Sayın’ın doğum günü olduğunu gördüm. Ekranda bir fotoğraf, bir başlık: "Mavi Boncuk 80 Yaşında! Seksen yaşına girmiş… İyi ki Doğdun Emel Sayın."

Elimdeki telefonu yavaşça indirdim. Bir an duraksadım. Kalbimde anlık bir sıkışma, içimde ince bir sızı... Gözlerimde bir nemlenme... Ve sonra gözlerimde biriken o ilk damla... Yanaklarımdan süzülmesine izin vermeden, ruhum usulca geriye, ta o çocukluk odasına doğru gitti.

İnsan böyle zamanlarda fark etmiyor değil; çocukluğunun bir köşesinde sakladığı her şey, yavaşça elinden tutup geri dönüyor. "Hey gidi günler hey," dedim. Kendi kendime dedim ama sanki içimde biri daha vardı, yıllar öncesinden usulca fısıldayan bir kız çocuğu sesi…Dudaklarımdan dökülen bu sessiz fısıltıyla anladım: Ne çok zaman geçmişti...O zamanlar hayat, siyahın ve beyazın en güzel tonlarından ibaretti sanırım; hele duygularımız şimdikinden kat be kat daha canlı, daha renkliydi.

💖 Mavi Boncuk, Siyah Beyaz Aşk ve İlk Masum Hayaller

📺 20:00'ye Kurulan Bir Kalp

Ben Emel Sayın’a hayrandım. Öyle böyle değil; çocuk aklımla ona benzeyebileceğime dair saf bir inanç taşırdım. Belki bir gün, bir sahnenin ortasında, beyaz bir mikrofonun ucunda, onun gibi gülümseyerek şarkı söyleyebilirdim.

TRT’nin siyah beyaz günlerinde “Bu akşam Emel Sayın konseri var” dendiğinde dünyam aydınlanırdı. O günün gelmesini nefesim daralarak bekler, açılan ekrana gözümü bile kırpmadan bakardım. Sanki ekrandan çıkıp evimize gelecek, saçlarıyla beni okşayıp “Aferin kızım, sen de söyle” diyecekmiş gibi...

Onun mimiklerini taklit eder, ince el hareketlerini çalışırdım. Sesim titrese de vazgeçmezdim. Çocukluk işte… İnsanın kalbi kocaman, kendine inancı saf olur ya; benimki de öyleydi. O yılları düşününce, aklıma hep aynı melodi düşer. Televizyonun üstündeki dantel örtü, etrafa yayılan hafif soba kokusu...

Ve birden o tok, resmi ses:

"Şimdi... Türk Sanat Müziği’nin taçsız kraliçesi, eşsiz sesi, zarif hanımefendisi... Uzun zamandır beklediğiniz o isim! Ve karşınızda: EMEL SAYIN!"

Hemen televizyonun önüne oturur, sırtımı divana yaslardım. Evdeki herkesin konuşması kısılır, nefesler tutulurdu. O bir sanatçıdan daha fazlasıydı; o, benim gelecekteki suretimdi.

Ah, nasıl bir zarafet, nasıl bir duruş!

Büyüklerin "Emel Sayın" dediği o kadının her bir mimiğini ezberlerdim. Şarkı söylerken avucunu kalbine götürüşü, o tok bakışı... İşte o an, o ince, titrek melodi başlardı... İlk şarkının ilk sözleri dökülürdü dudaklarından:

"Nasıl geçti habersiz, o güzelim yıllarım..."

Sanki bütün o hisler, bir kanaldan akıp bana geliyordu. Aynanın karşısına geçer, radyodan dinlediğim şarkıları onun gibi okumaya çalışırdım. "Emel Sayın olacağım," derdim kendi kendime. Bu bir kariyer hedefi değildi; bu, zarafetin ve aşkla şarkı söylemenin ta kendisi olmaktı.

Hey Gidi Günler Hey

Sonra Yeşilçam perdesi açılırdı. Genellikle ona eşlik eden Tarık Akan olurdu… O an, içimdeki küçük kızın kalbinde aşkın ilk çiçeği usulca açardı sanki. Emel Sayın’ı Yeşilçam filmlerinde en çok Tarık Akan’la yan yana severdim. O yeşil yeşil masum buğulu, dürüst bakışları, yüzündeki o temiz gülüş…  İki ismin yan yana gelişi, bende dünyanın en saf, en temiz aşkının hayalini kurdururdu. Hele Emel Sayın’a bir bakışı vardı ki, sanırsınız bütün dertler o an çözülürdü. Onlar kavuşunca, dünya bir tık daha iyi bir yer olurdu sanki.

Şimdi bile Tarık Akan’la oynadığı filmleri her izlediğimde sanki kalbimin zarına hala hafifçe dokunurlar. O filmlerde aşkın kitaplardan değil, insanın ruhundan öğrendiğim bir hali vardı. Saf, temiz, kokusuz bir aşk. Göz göze gelince konuşan, susunca anlaşan, kırılınca inciten ama hep merhametli kalan bir aşk. O filmlerdeki aşk sahneleri, bugünün karmaşık ilişkilerine hiç benzemezdi. Bir elin tutuluşu, utanarak verilen bir çiçek, cam kenarında sessizce bekleyiş…

İşte o anlar, bana aşkın sadece yüksek sesle söylenen sözlerden ibaret olmadığını öğretti. Aşk, bir bakışta saklı kalabilirdi. Ben de o aşkı hayal ettim. Öyle saf, öyle lekesiz, kimsenin bozamadığı bir sığınak gibi. Onların masumiyeti, benim de ruhumu okşardı. O küçücük kalbimde, büyüyeceğim zaman yaşayacağım aşkın hayalini çizerdim. Aşk, tıpkı Tarık Akan gibi dürüst olmalıydı.

İşte bu yüzden, aşkın en derin ve saf hâlinin, sözcüklere gerek duymadan kalpte var olabileceğini onlardan öğrendim; belki de o filmlerin dingin ışığı, bana bir ömrün içinde saklı kalması gereken insan sıcaklığını öğretti. İnsan büyüyünce unuttuğunu sanıyor ama unutmuyor; sadece içindeki küçük kız susuyor. Bugün o küçük kız tekrar konuştu işte. “Biz ne güzel hayaller kurardık,” dedi. “Ne güzeldi o ekranın karşısında gözlerini kocaman açıp aşka inanmak…”

Şimdi geriye dönüp bakınca anlıyorum: O yılların naifliğiyle büyüyen bizler, bu dünyanın sertliğine çarpsak da içimizde hâlâ o saf köşe duruyor. Belki yorulduk, belki kırıldık ama eskiden sevdiklerimizin sesi hâlâ bizi tamir edebiliyor.

Bugün Emel Sayın’ın bir yaş daha aldığını öğrenince yüreğimin titremesi o yüzden. Çünkü o sadece bir sanatçı değildi benim için; çocuk kalbimin masum öğretmeniydi. Aşkın, zarafetin, inceliğin sessizce aktığı bir pınardı. Onu izlerken yüzüme vuran o ışık hâlâ içimde bir yerde yanıyor.

Belki Emel Sayın gibi olamadım, sahnelere çıkmadım. Ama onun gibi bakmayı, Tarık Akan'ın filmlerindeki gibi saf sevmeyi hala deniyorum. Ve şunu biliyorum: O günlerden kalan o duygu, o heyecan, o saf inanç… Hâlâ benim en değerli mirasım.

🕊️ O Günlerin Sessiz Mirası

Şimdi, aradan yıllar geçti. Ne o siyah beyaz televizyon kaldı ne de o dönemin saf sesi. Ama ne zaman Emel Sayın'dan bir şarkı duysam, ne zaman Tarık Akan'ın bir fotoğrafını görsem, içimdeki o küçük kız çocuğu usulca başını kaldırır.

Onların bana öğrettiği zarafet ve temiz kalp, hala içimde bir yerlerde duruyor. Büyüdüm, hayallerim değişti, yollarım bambaşka yerlere saptı. Ama biliyorum ki, o küçük tek odalı evde kurduğum hayaller, benim ruhumu besleyen en önemli kaynaktı.

İnsan, bazen en güzelini, en sade olduğu dönemde öğreniyor.

Ve ne zaman dünya çok gürültülü gelse, gözlerimi kapatır, o siyah beyaz odanın sessizliğine sığınırım. Orada, Mavi Boncuk ve onun dürüst aşığı, benim için hala el ele…

Hey gidi günler hey… İnsan hangi yaşına gelirse gelsin, bazı şeylere dönünce yine çocuk oluveriyor. Ve ne güzel, bazı insanlar hiç yaşlanmıyor.

İyi ki doğdun, iyi ki seninle büyüdüm.

Okuyucuya Son Söz

Sizin de böyle, sizi büyüten siyah beyaz anılarınız var mı?
Hangi ses, hangi bakış sizi alıp o çocukluk günlerine götürüyor?

Sevgiyle Kalın.

Arzu SEKİN

2026 Emekli Maaşı ve Yaşam Mücadelesi: Şahlanış Hikâyeleri mi, Boş Tencere mi?

Emeklinin Hakkı Hangi Ahlaka Aykırı Hükümeti dinliyoruz, sanki bu ülkeyi 20 küsur yıldır yöneten onlar değilmiş gibi bir hava... Sanırsınız...