3 Mart 2026 Salı

Heykeller Yıkılırken Demokrasi Gelir mi? İran ve Emperyalizm Üzerine

Yıkılmış bir heykelin önünde toz duman içinde duran zincirler ve arka planda askeri araçlar; dış müdahale ve halkın özgürlük mücadelesini simgeleyen dramatik bir sahne

Bir sabah uyanıyorsun. Televizyonda bir heykel devriliyor. Kalabalık bağırıyor. Kameralar yakın plan çekiyor. Spiker coşkulu: “Tarihi an!” Sanki o an, bir halk yeniden doğmuş gibi anlatılıyor. Ama ben artık o görüntülere çocuk gibi sevinemiyorum.

Çünkü artık biliyoruz: Bir heykelin yıkılması, bir liderin öldürülmesi her zaman bir halkın özgürleşmesi anlamına gelmiyor; hatta çoğu zaman, asıl esaret o toz dumanı dağıldığında başlıyor. Zira gördük ki tarih bize şunu çok sert bir tokatla öğretti: Emperyalizm bir kapıdan alkışla girerse, o kapıdan ancak enkazla çıkar.

Irak’ta bir heykel yıkıldığında dünya alkışladı. “Diktatör devrildi” denildi. Özgürlük manşetleri atıldı. Fakat o alkışların ardından gelen yıllara baktığımızda geriye ne kaldı? Parçalanmış bir toplum, mezheplere bölünmüş bir ülke, yerinden edilmiş milyonlar ve kalıcı askerî varlıklar.

Sonra aynı senaryo Libya’da tekrarlandı. “Bu kez gerçekten halk kazanacak” denildi. Peki kazandı mı? Bugün haritası fiilen bölünmüş bir ülkeye bakıyoruz.

Suriye’de “rejim değişikliği” söylemiyle başlayan sürecin ise kaçıncı yılındayız? Kaç milyon insan göç yollarında? Kaç şehir yerle bir?

Burada durup soğukkanlı bir matematik yapmak zorundayız: Bir ülkede adalet mekanizması işlemediğinde oluşan boşluk, dış aktörler için müdahale alanına dönüşür. Ama o müdahale hiçbir zaman halk için yapılmaz. Zafiyet kullanılır. İçeride hukuku ve liyakati kuramayan yapı, dışarıya karşı savunmasız kalır.

Gerçek ulusal güvenlik; hamasetle değil, sloganla değil, romantik jeopolitik hayallerle hiç değil. Bir devletin asıl savunma hattı; hukukun üstünlüğü, kurumların işlerliği, liyakat ve güçlü toplumsal mutabakattır.

Tam da bu yüzden Mustafa Kemal Atatürk devleti aklın ve hukukun üzerine inşa etti. Dinin ve mezhebin siyasallaşmasının devleti zayıflatacağını biliyordu. Çünkü adaletin bittiği yerde boşluk oluşur. Boşluk olan yere de mutlaka bir güç girer.

Şimdi asıl soruya gelelim: Bir iktidarın devrilmesi gerçekten halkın iktidar olması mı demek? Çünkü tarih bize şunu gösterdi: Dışarıdan gelen tanklar devrim getirmiyor. Füzeler özgürlük üretmiyor. Bombardıman eşitlik doğurmuyor.

Evet, bu coğrafyada baskıcı rejimler var. Evet, insanlar özgürlük istiyor. Evet, kadınlar, gençler, işçiler daha adil bir düzen talep ediyor. Ama şu gerçeği görmezden gelemeyiz: Bir ülkeye dış müdahale başladığında, o müdahalenin merkezinde “halk” değil; çıkar hesapları oluyor.

Petrol. Enerji hatları. Jeopolitik üstünlük. Silah endüstrisi.

“İnsan hakları” çoğu zaman paketin üzerindeki süslü etiket oluyor. Bugün aynı söylem İran üzerinden dolaşıma sokuluyor. “Halkı kurtarma” dili yeniden ısıtılıyor. Tanıdık değil mi? Trump’ın veya ardıllarının "Size demokrasi getiriyoruz" demesi, bir kurdun kuzuya "Seni çitten kurtaracağım" demesiyle aynı şey. Bir diktatöre duyulan haklı öfkeyi, başkasının işgal planına meze yapmamak lazım.

Ben şuna inanıyorum: Bir diktatöre duyulan öfke anlaşılır. Ama o öfkenin yönünü kim belirliyor, asıl mesele budur. Öfke çok güçlü bir duygudur. Yanlış ellere geçtiğinde, halkın enerjisi halkın aleyhine çalışabilir.

Geçmiş örnekler bize şunu öğretti: Rejim değişebilir. Ama bağımlılık kalabilir. Yönetim değişebilir. Ama üsler kalabilir. Bayrak değişebilir. Ama ekonomik tahakküm devam edebilir.

İşte o zaman şunu anlıyoruz: Heykel yıkılmıştır ama zincir kırılmamıştır. Zincir sadece el değiştirmiştir.

Gerçek özgürlük dışarıdan paketlenip gönderilen bir ürün de değildir. İthal edilmez. İhale edilmez. Kiralık değildir. Şunu kalbimize kazımalıyız: Gerçek dönüşüm, gerçek devrim, toplumun kendi iç dinamikleriyle olur. Uzun, sancılı, çelişkili ama sahici bir süreçtir.

Fabrikalarda olur. Üniversitelerde olur. Sokakta olur. Kadınların mücadelesinde olur. İşçinin grevinde olur. Gençlerin cesaretinde olur. Kısacası halkın kendi örgütlü iradesiyle olur.

Asıl mesele, asıl haysiyetli duruş tam da şudur: Ne yerli baskıyı aklamak ne de yabancı müdahaleyi alkışlamak. İkisine de mesafe koyabilmek. Bu denge zor. Çünkü yaşadığımız şu kutuplaşma çağında her şey siyah ya da beyaz olsun isteniyor. Herkes sizden ya “tam destek” ya da “tam karşıtlık” bekliyor. Oysa akıl, bazen iki yanlış arasında taraf olmamayı, o iki yanlışın dışında üçüncü ve sahici bir yol inşa etmeyi gerektirir.

Tarihten ders çıkarmak, diktatörleri savunmak değildir. Ama emperyal müdahaleyi “özgürlük operasyonu” diye pazarlamak da saflık değildir. Ortadoğu yıllardır bir satranç tahtası gibi kullanıldı. Hamle yapanlar hep güçlü devletlerdi. Bedel ödeyenler ise hep halklar oldu.

Ben artık manşetlere değil, sonuçlara bakıyorum. Eğer bir operasyonun ardından ülke daha bağımsız, daha eşit, daha barışçıl hale gelmiyorsa; orada “kurtuluş” değil, yeniden dizayn vardır. Bu coğrafyanın insanları figüran değil. Başkasının senaryosunda rol almak zorunda değil.

Halkların kaderi, başkentlerde çizilen strateji belgeleriyle değil; kendi bilinçli örgütlenmeleriyle değişir. Gerçek devrim tank gölgesinde yazılmaz. Gerçek özgürlük brifing dosyalarında hazırlanmaz.

Ve şunu açıkça söylüyorum: Başkasının planında rol almayacağız. Figüran olmayacağız. Ya kendi kaderimizi yazacağız ya da o senaryoyu yırtacağız.

Çünkü özgürlük ya bağımsızlıkla gelir ya da adı özgürlük değildir. Günün sonunda, o toz duman dağıldığında elimizde kalan tek şey; ya başkasının yazdığı senaryodaki rolümüz ya da kendi yazdığımız haysiyetli hikayemiz olacak.

Arzu SEKİN 


25 Şubat 2026 Çarşamba

Devletin Dini Olmaz, İnsanın Olur-- Siyasal İslam ve Laiklik Analizi.

 Devletin Dini Olmaz İnsanın Olur blog yazısı görseli - Din ve siyaset ilişkisini sorgulayan sembolik kompozisyon.

Benim meselem dinle değil. İnançla hiç değil. İnanç, insanın en mahrem kuytusu, en saf sığınağıdır; oraya kimsenin sözü olamaz. Benim asıl derdim, inancın o bembeyaz örtüsünün arkasına saklanan siyasetle.

Bu ülkede çok uzun zamandır, insanın zihnini bulandıran tuhaf bir denklem kuruluyor. Bakıyorsunuz, bir gün bir politikayı eleştiriyorsunuz, en rasyonel verilerle bir yanlışı söylüyorsunuz; çat diye karşınıza o soru çıkıyor: “Dine karşı mısın?” Bir yöneticiyi, yaptığı işteki adaletsizliği sorguluyorsunuz, hemen o bildik savunma mekanizması devreye giriyor: “Sen onun imanını mı tartışıyorsun?”

Hayır. Ben kimsenin imanını tartışmıyorum. Ben gücü tartışıyorum. Ben sokağı, sofrayı, adaleti ve cüzdanı tartışıyorum.

Siyasal İslam dediğimiz o karanlık dehliz tam da burada başlıyor işte. İnancı, o tertemiz bireysel vicdanından söküp alıp, devletin soğuk ve ideolojik bir aparatına dönüştürdüğünüz anda işin rengi değişiyor. Din artık topluma bir ahlak, bir erdem üretmek için değil; sadece ve sadece otoriteye bir itaat üretmek için kullanılmaya başlandığında... İşte tam orada, bütün gücümüzle durmak gerekiyor. Çünkü bir gerçeği herkesin yüzüne haykırmak lazım: Din kutsaldır ama siyaset değildir.

Siyaset dediğin şey beşeridir. Denetlenir, eleştirilir, hata yapar, yeri gelir kirlenir. Ama hata yapan bir siyasi yapı, kendi kusurlarını örten bir şala dönüşmek için üzerine o “kutsal” zırhı giydiğinde, artık hesap veremez hale gelir. Yanlışı söylemek günah, yolsuzluğu görmek ihanet gibi pazarlanır. Kutsallık, siyasetin beceriksizliklerini örten bir kalkan olduğunda, o kalkanın altında ilk can veren şey ise adalet olur.

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken laiklik ilkesi o anayasaya boşuna yazılmadı. Mustafa Kemal Atatürk bunu bazıların iddia ettiği gibi dine düşmanlık olsun diye yapmadı; tam tersine, dini siyasetin o değişken ve kirli elinden korumak için yaptı. “Devletin dini olmaz” derken kastı buydu. Çünkü biliyordu ki, devletin bir dini olursa, bu sefer vatandaşın dindarlığı devlet eliyle sorgulanmaya başlanır. Kimin "daha makbul" Müslüman olduğuna birileri karar vermeye kalkar. Devletin dini olduğunda, makamlar liyakatle değil, "kim daha çok bizden görünüyor" kriteriyle dağıtılır. Ve o noktada liyakat yerini sadakate bırakır.

Bugün yaşadığımız o ağır gerilim de tam bu noktada düğümleniyor. Siyasal İslam’ı savunanlar ısrarla “Toplum Müslümansa, devlet de İslami olmalı” deniyor.  Ama kimse şu kritik soruyu sormuyor: Hangi İslam? Yorumlar farklıysa ne olacak? Mezhepler, meşrepler, hatta o inancın dışında kalanlar? Birinin kendi dini yorumunu devletin zorba gücüyle diğerine dayatması, artık ahlak falan değildir; bunun adı düpedüz tahakkümdür. Din, özgür iradeyle seçildiğinde değerlidir; devlet zoruyla veya mahalle baskısıyla yaşatıldığında ise o artık sadece bir maskedir.

Zulüm büyük bir kelime, biliyorum. Ama zulüm her zaman tankla, tüfekle, gürültüyle gelmez. Bazen en sinsi haliyle, eleştireni “kafir” diyerek yaftalayıp susturarak gelir. Bazen hukuku, iktidarın bir oyuncağı haline getirerek gelir. Liyakati bir kenara itip, sadece sadakati ödüllendirerek sızar hayatımıza. Bazen de en acısı; yoksulluğu “kader” diye halka anlatıp, kendi israfını “itibar ve tevekkül” örtüsüyle kapatarak gelir.

En acısı da şu: Dinin siyasete bu kadar hoyratça alet edilmesi, en çok dine zarar verir. Çünkü siyaset doğası gereği kirlenir. Ve kirlenen o siyasetle birlikte, ona bulaşan inanç da halkın gözünde tartışılır, yıpranır hale gelir. Genç kuşakların inançtan uzaklaşmasının sebebi gökyüzündeki Tanrı’yla olan meseleleri değil, yeryüzündeki temsilcilerin adaletsizliğidir. Yarın bir gün iktidar değiştiğinde, geride sadece giden yöneticiler kalmaz; yara almış, hırpalanmış bir inanç iklimi kalır. Oysa inanç, devletin soğuk odalarının değil; insanın o sıcak vicdanının alanıdır.

Benim bütün itirazım, bütün bu yazdıklarımın özü şudur: Eğer bir siyasal yapı kendini “kutsal” bir zemine sabitlerse, ona karşı çıkmak artık ahlaki bir sorumluluk olmaktan çıkarılıp bir “günah” gibi gösterilir. Bu algı, bir toplumdaki en değerli şeyi, özgür düşünceyi öldürür. Ve özgür düşüncenin nefes alamadığı bir yerde adaletten söz edilemez. Adalet yoksa, orada hangi isim, hangi kutsal kelime kullanılırsa kullanılsın, o yapının içinde büyük bir sorun vardır.

Siyasal İslam’ı eleştirmek, İslam’ı eleştirmek değildir. Tam aksine; inancı, siyasi çıkarların, koltuk kavgalarının ve propaganda makinelerinin elinden kurtarma çabasıdır. Çünkü gerçek bir inanç korkuyla, baskıyla veya devlet gücüyle değil; ancak vicdanla ve kalple yaşanır. Belki de dine yapılabilecek en büyük saygı, onu iktidarın bir malzemesi haline getirmemektir.

Gerisi zaten sadece siyasettir.

Ve siyaset, asla ama asla kutsal değildir.

Devletin dini olmaz, insanların dini olur. İşte bu yüzden dinle devlet arasına mesafe koymak bir tercih değil, bir zorunluluktur.

Sevgiyle Kalın.

Arzu SEKİN


15 Şubat 2026 Pazar

Başörtüsü Tartışırken Kadınlar Ölüyor

 

Özgürlük bireysel bir alan, temsil ise kurumsal bir sorumluluktur. Ancak biz şekilsel tartışmalara daldıkça, asıl korumamız gereken 'canları' ve temel yaşam haklarını gözden kaçırıyoruz.

Bu ülkede kıyafet tartışmaları maalesef hiç bitmedi. Giyim kuşam her zaman bir ideolojinin, bir kavganın ya da bir başkaldırının bayrağı haline getirildi.

Bir dönem başörtüsü bahane edilerek insanlar üniversite kapılarında bekletildi ve ağır mağduriyetler yaşatıldı.
Bugün ise aynı konu, farklı bir boyutuyla ve bambaşka bir tartışma odağıyla yeniden gündemimize taşınıyor.

Ancak artık bir şeyi çok net anlamamız gerekiyor:

Özgürlük bireyin alanıdır.
Temsil ise makamın sorumluluğudur.

Bu ülkede kadınlar yıllardır evinde, sokağında, sosyal hayatında özgürce nasıl giyinmek istiyorsa giyiniyor, kimse de buna müdahale etmiyor.

Zira bu, tartışmaya kapalı olan temel bir haktır.

Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana kadınların gündelik yaşamda nasıl giyineceğine dair genel bir zorunluluk dayatılmadı.
Kadınlar hayatın içinde tercihlerine göre var oldu.

Ancak mesele bir makamı, bir kurumu temsil etmeye geldiğinde tablo değişir.

Bir kamu makamında, bir belediye başkanlığı koltuğunda otururken artık yalnızca “bir birey” değilsinizdir.
O koltuk kişisel alan değil, kamusal temsildir.

Kıyafet üzerinden mağduriyet üretmek ne kadar yanlışsa, makamın ağırlığını yok saymak da o kadar yanlıştır.

İnancınızı yaşayabilirsiniz.
Başınızı örtebilirsiniz.
Buna kimsenin sözü yok.

Fakat temsil ettiğiniz makamın bir ağırlığı ve vakarı vardır.

Bir kamu makamı, gündelik hayatın rahatlığıyla taşınmaz. Yine başınızı kapatın, inancınızı yaşayın ama kıyafetiniz o makama yakışır bir ciddiyette özenle seçilmiş olsun.
Tarlaya buğday biçmeye gider gibi değil; temsil ettiğiniz kurumun saygınlığına yaraşır, daha derli toplu, özenli profesyonel bir duruşla / görünümle o koltuğa oturmanız gerekir.

Unutmayalım ki şıklık ve ciddiyet, inançla çelişen kavgalı kavramlar değildir.

Çünkü burada mesele başörtüsü değildir.
Mesele temsil bilincidir.

Bu, kimsenin yaşam tarzına müdahale etmek değildir.
Ama kurumun ciddiyetini yok saymak da özgürlük değildir.

Geçmişte yasaklarla özgürlükler gasp edildiğinde yanlıştı.
Bugün de her eleştiriyi “baskı” diyerek tartışmayı kapatmak aynı ölçüde yanlıştır.

Özgürlükle kamusal sorumluluk arasındaki çizgiyi doğru koyamadığımız sürece herkes kendini haklı görür, ama kimse temsil ettiği yükün farkında olmaz.

Devlet ciddiyet ister.
Makam ağırlık ister.
Özgürlük ise bilinç ister.

Ve bilinç, en çok da sınırını bilenlere yakışır.

Ama hepsinden daha büyük, daha yakıcı bir mesele var.

Geçen yıl 300’den fazla kadın cinayeti işlendi, ama biz hâlâ kıyafet konuşuyoruz.

Oysa bu ülkede kadınlar öldürülüyor.
Şiddet görüyor.
İstismar ediliyor.
Eğitim hakkından mahrum bırakılıyor.
Çalışma hayatında eşit koşullara sahip olamıyor.
Aynı emeğe daha az ücret alıyor.

Asıl haykırılması gereken bunlar değil mi?

Kadınların yaşam hakkı bu kadar kırılganken biz enerjimizi hâlâ kıyafet üzerinden bir kutuplaşmaya harcıyor ve gündemi bununla meşgul ediyorsak,
toplumsal vicdanımızda ciddi bir öncelik sorunu var demektir.

Sonuç olarak;

Özgürlük kıyafetle ölçülmez.
Bir toplumun vicdanı, hangi meseleye öncelik verdiği acılarla ölçülür.

Ve bugün asıl sormamız gereken soru şudur:

Biz ne zaman kumaşları bir kenara bırakıp o kumaşın altındaki "canın" haklarını amasız fakatsız savunmaya başlarsak, işte o zaman gerçekten ilerlemiş olacağız.

Sahi biz gerçekten neyi tartışıyoruz?

Arzu SEKİN

 

10 Şubat 2026 Salı

Bir "Gariban" Hikayesi.

 

Bir tarafta mütevazı bir mutfak masasında yemek yiyen yaşlı bir emekli çift, diğer tarafta lüks bir restoranda oturan takım elbiseli bir adamın kolaj görseli - Sosyal adaletsizlik ve vicdan temalı illüstrasyon - Arzu Sekin Bir Gariban Hikayesi.

Dostlar, gelin bugün kalemi kâğıdı bir kenara bırakalım da biraz dertleşelim... Ama öyle siyasetin o soğuk, rüzgârlı ve ruhsuz koridorlarından bahsetmeyeceğim size. Gelin, mutfak masamızın o emektar örtüsüne, ay sonu gelmeyen hesapların o yorgun sessizliğine ve en önemlisi; omuzlarımızda bir dağ gibi taşıdığımız "vicdan" dediğimiz o ağır yüke dair konuşalım.

Bugün size bir dram anlatacağım. Ama öyle bildiğiniz dramlardan değil; hani izlerken gözyaşlarınızın pıt pıt döküleceği, "Vah garibim, nasıl da geçinemiyor!" diyeceğiniz türden, başrolünde bir milletvekilinin olduğu trajikomik bir hikâye bu.

Kahramanımız AKP Tekirdağ Milletvekili Mestan Özcan. Kendisine "adamcağız" diyeceğim çünkü kendi tabiriyle öyle bir darlıkta, öyle bir ruhsal kıtlıkta ki; sanırsınız kapısına icra dayanmış, sanırsınız ocağı tütmüyor. Hani partisinin Grup Başkanvekili Özlem Zengin emekliler için "gariban" sıfatını kullanmıştı ya, meğer bizim vekilimiz de o kervanın en mahzun yolcusuymuş! Neden derseniz; o da bir emekli!

Mestan Bey dertli, Mestan Bey sitemkâr... Geçen gün basın mensuplarının karşısına geçip öyle bir "geçinemiyoruz" edebiyatı yaptı ki, sanırsınız elinde fileyle pazarın dağılmasını bekleyen o gerçek emeklilerden biri konuşuyor.

Ve insan düşünmeden edemiyor; Meclis’e doğru dürüst uğramayan, halkın derdine derman olacak tek bir yasa önerisi bile vermeyen bu isimleri nereden bulup getirirler önümüze? Sessiz sedasız o koltuklarda oturup, sonra da çıkıp sanki her gün millet için ter döküyormuş gibi kendi dertlerine düşmeleri... Üstelik bir de emekli maaşı düşük diye isyan etmeleri yok mu? İnsan hayret ediyor.

Gelin, şu "geçinememe" matematiğine beraber bakalım, bakalım ki sızlayan yerimizi daha iyi tanıyalım. Mestan Bey'in 'emekli' cüzdanına her ay 177 bin TL damlıyor. Ama dedik ya, beyefendi 'mağdur'... Bu yüzden bir de milletvekili maaşı ekleniyor o rakamın üstüne: 273 bin TL. Etti mi size aylık toplam 450 bin TL! İşte bu devasa rakamla, hayata tutunmaya çalışıyor bu 'acınası' beyefendi.

Dostlar, bu sadece bir rakam değil. Bu rakam, 23 asgari ücretlinin alnının teri, evine götürdüğü ekmeği demek. Bu rakam, bir emeklinin ömründen iki koca yılı verip de biriktiremediği o yorgun umut demek. Eğer bir insan, 23 ailenin toplam rızkını tek başına cebine koyup hala "yetmiyor" diye feryat edebiliyorsa; orada mesele cüzdanın boşluğu değildir. Orada mesele, ruhun o dipsiz, o bir türlü dolmak bilmeyen karanlık kuyusudur.

Mestan Bey o kadar çaresiz kalmış ki, Çorlu’da basın karşısına geçip bir de gazetecilere meydan okuyor: "Maaşımı sana vereyim, gel bu parayla sen idare et!" diyor. Bak sen şu teklife! Şu sözdeki gizli kibre, şu sokağa tepeden bakan edaya bakar mısınız?

Bir ayda tam 23 asgari ücretlinin parasını cebine koyan birinin, bu parayı "yönetememekten" şikâyet etmesi için ya matematik bilmiyor olması lazım ya da bizlerle dalga geçiyor olması. Sayın Vekil, o parayı yönetmekte ne var? O parayla bir mahalle bayram eder, bir okulun çocukları sevinçten kanatlanır.

Ama asıl soru şu: Siz o parayı verirken, yanına her sabah o tıkış tıkış otobüslere binen babanın omuzlarındaki o yorgun yükü de verecek misiniz? Akşam eve götüremediği o bir kilo eti de verecek misin yanına? Akşam pazarında, tezgahların altında kalan bir parça ucuzluk için eğilen o mahcup başları da ekleyecek misiniz o pakete? O para her türlü yönetilir elbet; ama o yitip giden vicdan, o kopup giden empati hangi teraziyle dengelenir, asıl onu söyleyin bize.

Meclis Lokantası Dramı

Dramın en hüzünlü perdesi ise Meclis Lokantası… Efendimiz, gazetecilere adeta sitem ediyor:  Neden mi? "Sizin yüzünüzden Meclis lokantasına beş defa zam yaptılar, zamlı yiyoruz!" diye feryat ediyor.

Duyan da sanacak ki Meclis lokantasında bir porsiyon kebap dışarıdaki gibi 500-600 lira! Şu cümleyi kurarken insanın yüreği hiç mi sızlamaz? Dışarıda insanlar fırınların önünden geçerken kokusunu içine çekmesin diye başını başka yöne çevirirken; Türkiye’nin en imtiyazlı, en korunaklı sofrasında, bir tas çorba parasına krallar gibi yemek yiyip "zam geldi" diye feryat etmek... Halkın vergileriyle donatılmış o masadan kalkarken hâlâ sızlanmak, sadece sokağın nefesinden kopmak değil, geldiği yeri bütünüyle unutmaktır. İşte bu, o meşhur fildişi kulelerinden aşağıya, ekmek derdindeki halkın yüzüne bakmamanın en acı resmidir.

Köfte ve Vicdan Terazisi

Mesele sadece maaş da değil. Mestan Bey’in meşhur bir köfte zinciri var. Maşallah, cirolar milyonluk, porsiyonlar 420 TL’den başlıyor.

Porsiyonu bir emeklinin günlük harçlığından pahalı olan o köfteler, milyonluk cirolar... Şimdi sormak hakkımız değil mi: Bir porsiyon köfteyi asgari ücretlinin günlük kazancına satarken mi "bağlamından koptunuz"? Yoksa her ay yarım milyon lirayı hesabınıza çekerken, kendinizi o "gariban" dediğiniz halkla aynı safta mı sandınız?

Hani diyor ya; "Konuşmam bağlamından koparıldı" diye... Biz o bağlamı çok iyi biliyoruz Mestan Bey. O bağlam; utanmanın, edebin ve geldiği toprağa yabancılaşmanın o hüzünlü bağlamıdır.

Son Söz: Bir Yudum Şükür, Bir Ömür Onur

Dostlarım, biz yine biz bizeyiz. Biz yine o eksik kalan ama içine onur katılmış maaşlarımızla, birbirimize yaslanarak yürümeye devam edeceğiz. Çünkü biliriz ki insanı ayakta tutan şey, cebine giren para değil; başkasının yokluğunu hissedebilen o ince yeridir.

Mestan Bey’in teklifine gelince; valla ben sıcak bakıyorum! Verin o 450 bin lirayı, biz o parayla değil bir ay idare etmeyi, bir mahalleyi doyururuz. Ayrıca size o paranın içinden nasıl bereket çıkarılır, bir yudum suyla nasıl devasa bir şükür sofrası kurulur bir ayda öğretsin. Ama siz de karşılığında bir aylığına, sadece bir aylığına, o "gariban" dediğiniz gerçek emeklinin sabahına uyanın; onun eskimiş ayakkabılarıyla çıkın sokağa, akşamı ne pişireceğini düşünerek kapıyı kapatın.

Bakalım o meşhur "bağlam", o zaman Meclis lokantası zamlarından daha mı acıymış, hep beraber hissedelim!

Benim yazılarımda en çok vurguladığım iki kavram var: Utanma ve vicdan! Bir insan, sokağa çıktığında insanların gözünün içine bakarken bu rakamları "yetersiz" bulabiliyorsa, orada ne vicdan kalmıştır ne de terbiye sınırı.

Allah hepimize önce "gönül doygunluğu", sonra da o eski toprakların vakur edebini nasip etsin.

Sevgiyle Kalın…

Arzu SEKİN

 

1 Şubat 2026 Pazar

HANİ ENFLASYON DÜŞECEKTİ?

 Akaryakıt zamlarının enflasyon üzerindeki domino etkisini ve halk üzerindeki ekonomik yükü temsil eden görsel

Gazete sayfalarında dolaşırken yine o bildik haberle göz göze geldim: 'Akaryakıta dev zam geliyor.'

Artık bu durum bir refleks halini aldı; ne şaşırıyoruz ne de öfkeleniyoruz. Hatta duygularımız arasındaki o keskin geçişleri bile yitirdik, derin bir hissizliğin içindeyiz. Haberin altındaki yorumlara bakma gereği dahi duymadım; çünkü o an kendi içimdeki ses, muhtemelen sizin de şu an zihninizde yankılanan o soruyu sordu: 'İyi de hani enflasyon düşecekti?'

Hissiyatımızda yalnız değiliz. Hepimiz bir tür kandırılmışlık hissiyle, cüzdanımızdaki yangının ne zaman söneceğini bekliyoruz. Ama gelin; şu meseleyi bir köşede oturup kahve içiyormuşuz gibi enine boyuna, samimiyetle konuşalım: Neden akaryakıt zammı dendiğinde hepimizin uykusu kaçıyor?

Şimdi duralım. Gerçekten duralım.

Akaryakıta zam gelmesinin ne anlama geldiğini aslında hepimiz çok iyi biliyoruz; ama sanki kimse bunu yüksek sesle söylemeye cesaret edemiyor. Bu ülkede akaryakıt, sadece bir deponun içine hapsedilen bir sıvı değildir. O mazot; traktör olup tarlaya giriyor, kamyon olup yollara düşüyor; tarladan hale, halden markete, marketten de mutfağımıza ulaşıyor. Yani aslında biz markete gittiğimizde sadece domates, süt ya da deterjan almıyoruz; biz, aynı zamanda koca bir 'nakliye' maliyetini de satın alıyoruz. Haliyle akaryakıt zamlanıyorsa, iğneden ipliğe her şeyin fiyatı cep yakıyor demektir. Bunun kaçışı yok; bu, ekonominin en yalın ve en acımasız kuralı.

O yüzden biri çıkıp 'enflasyon düşüyor' dediğinde, aynı gün benzine zam geliyorsa; insanın aklıyla dalga geçiliyormuş hissi uyanıyor. Bu sadece cüzdanı değil, ruhu da yoran bir süreç. 'Yine mi kandırılıyoruz?' sorusu, aslında derinden gelen bir güvensizlik çığlığı. Çünkü ekonomi sadece rakamlardan ibaret değildir; ekonomi her şeyden önce güvendir. Yarın sabah fiyatların ne olacağını bilmediğimiz bir ortamda ne plan yapabiliyoruz ne de önümüzü görebiliyoruz. Bu, matematikten ziyade sabır sınırlarını zorlayan bir çelişki.

Kabul edelim; enflasyon kâğıt üzerinde, tablolarda ya da sunumlarda düşebilir. Ama hayatın içinde akaryakıt zamlanmaya devam ediyorsa, o enflasyon sokakta hâlâ dimdik ayaktadır. Meseleyi şöyle hayal edin: Her gün üzerimize %10 hızla koşan bir canavar var. Hızı %5’e inince canavar durmuyor, sadece üzerimize biraz daha yavaş geliyor. Ama o canavarın sırtına akaryakıt zammı gibi bir 'yakıt' eklendiğinde, yeniden depar atmaya başlıyor. İşte biz buna 'maliyet enflasyonu' diyoruz ve bu döngü kırılmadığı sürece, sokaktaki insanın 'Enflasyon düştü' sözüne inanması imkânsızlaşıyor.

Hemen arkasından o bildik savunma geliyor: 'Bu zamlar küresel, dışa bağımlıyız. Doğru. Evet, dışa bağımlıyız. Ama asıl soru şu: Herkes bizim kadar mı yanıyor? Cevap maalesef hayır. Çünkü bazı ülkeler vatandaşına, 'Ben de zorlanıyorum ama bu yükü birlikte omuzlayacağız,' der. Bizde ise yük hep aynı adrese bırakılır: Halka.

Akaryakıtın neden her zaman ilk zamlanan ve en son indirilen kalem olduğunu biliyor musunuz? Çünkü kaçış yok. Arabanız olmasa da köyde yaşasanız da işe yürüyerek gitseniz de o bedeli ödersiniz. Devlet için en güvenli tahsilat kalemidir akaryakıt; kimse 'kullanmıyorum' diyemez. İşte bu yüzden, kurulan her 'enflasyonla mücadele' cümlesinin altı, pompada boşalıyor. Bir yandan 'sabredin' denirken, diğer yandan o sabrın üstüne bidonla benzin dökülüyor.

Asıl kırıcı olan da şu:

Bu zamlar artık sürpriz değil.
Ama normalleştirilmesi isteniyor.
“Alışın” deniyor.
Yeni gerçeklik” deniyor.
Oysa bu yeni değil, bu gerçeklik hiç değil.

Ben o haberi görünce şunu düşündüm:
Eğer akaryakıt zamlanıyorsa,
eğer taşıma zamlanıyorsa,
eğer üretim pahalanıyorsa…
Bu enflasyon hangi yoldan düşecek?

Cevap basit ama söylenmiyor:
Düşmeyecek.
Çünkü düşmesi için önce gerçeğin kabul edilmesi gerekir.
Biz ise her seferinde başka bir hikâyeyle oyalanıyoruz.

Belki de mesele rakamlar değil.
Belki de asıl sorun, insanların artık kandırıldığını hissetmesi.
Çünkü bir ülkede güven kayboldu mu ne enflasyon iner ne hayat hafifler.

Sorun petrolün fiyatı değil; sorun, yükün hep aynı omuzlara binmesidir.

Bir Cümleyle Söylersek:

Şu bir gerçek ki; depo dolmadan tencere ucuza kaynamıyor. Akaryakıt fiyatları bu kadar oynakken enflasyonun kalıcı olarak düşmesini beklemek, rüzgâra karşı ıslık çalmaya benziyor. Bizim istediğimiz mucizeler değil; sadece aldığımız maaşın ay sonuna kadar nefes alabilmesi ve verilen sözlerin artık pazar poşetlerine yansıması.

Siz ne dersiniz? Sizin cüzdanınızdaki o 'domino etkisi' bugün hangi etiketi devirdi?

 Sevgiyle Kalın.

Arzu SEKİN

 

25 Ocak 2026 Pazar

2026 Emekli Maaşı ve Yaşam Mücadelesi: Şahlanış Hikâyeleri mi, Boş Tencere mi?

2026 yılı emekli maaşı hayat pahalılığı ve boş tencere temsili görseli

Emeklinin Hakkı Hangi Ahlaka Aykırı

Hükümeti dinliyoruz, sanki bu ülkeyi 20 küsur yıldır yöneten onlar değilmiş gibi bir hava... Sanırsınız ki daha dün göreve gelmişler de enkaz devralmışlar. "Sabredin" diyorlar, "Ekonomi bir şahlansın, refahtan payınızı alacaksınız" diyorlar. Ölme eşeğim ölme, yaz gelsin!

İyi de beyler, sormazlar mı adama: E hani uçuyorduk? E hani dünya bizi kıskanıyordu? Bakıyoruz; şartlar, 273 bin liralık vekil maaşlarına gelince gayet müsait! Şartlar; üçer beşer yerden "huzur hakkı" adı altında ballı maaşlar dağıtmaya gelince sonuna kadar açık! Söz konusu Saray’ın günlük masrafları, kamunun lüks araç konvoyları olunca bütçede hiçbir delik yok!

Oysa gerçek ortada duruyor.
Bu ülke yirmi küsur yıldır aynı siyasi akılla yönetiliyor. Son yedi sekiz yıldır da tek kişinin kararlarıyla. Hayat pahalılığı da gelir adaletsizliği de bu ağır yoksullaşma hali de gökten düşmedi.

Ama ne hikmetse konu emekliye, asgari ücretliye, yani bu ülkenin asıl yükünü sırtlayan garibana gelince şartlar bir anda "müsait değil" oluveriyor. Emekliye gelince heybeden hep aynı nakaratlar çıkıyor: "Sabır", "fedakârlık", "biraz daha bekleyin..."

Ama o “sonra” hiç gelmiyor.
Gelmiyor, çünkü fedakârlık denilen şey hep aynı insanlardan bekleniyor. Geri kalanın bir eli balda bir eli yağda!..

Yıllarca çalışmış, prim ödemiş, devlete yük olmamaya özen göstermiş milyonlarca insan bugün ay sonunu nasıl getireceğini düşünüyor. Emeklilik, dinlenme değil, hayatta kalma mücadelesine dönüşmüş durumda.

Tasarruf çağrıları yapılıyor.
Ama bu ülkede fedakârlık, tasarruf denince neden hep akla emekli, asgari ücretli ve dar gelirli geliyor?

Sarayın günlük harcamaları ortada dururken, kamuda en küçük bir vazgeçiş görünmezken, kemer sıkması gerekenin kim olduğu açıkça belli. İtibardan tasarruf olmaz denirken, hayatından tasarruf etmesi beklenen milyonlar var.

Fedakârlık halka, sefası ise bir elin parmaklarını geçmeyen o şanslı azınlığa... 500 bin konut projesiyle müjde veriliyor ama o konutların taksitini ödeyecek maaş emeklinin cebine girmedikten sonra, o anahtar hangi kapıyı açar?

Yani bizim yaşadığımız bu derin yoksullaşma, bu sürekli geriye gidiş hali, bu bitmeyen geçim krizi ve her güne yayılan ‘biraz daha dayanın’ hali…”

Erdoğan sık sık tekrarlıyor: "Dünyayı kasıp kavuran bu fırtınadan alnımızın akıyla çıkacağız."

Elbette dünyada sorunlar var, buna kimse itiraz etmiyor. Küresel bir enflasyon dalgasının ortalığı kasıp kavurduğu da bir gerçek. Ama arada küçücük (!) bir fark var. Avrupa ülkelerinin "Yandık, bittik, mahvolduk!" dediği enflasyon oranı en fazla %5, bilemedin %6... Bizde ise resmi rakamlar %30’larda gezerken, sokağın, çarşının ve pazarın gerçekliği %70’leri çoktan aşmış durumda.

Şimdi sormak lazım: Bizim "kavrulma" seviyemizle onlarınki bir mi?

Avrupa rüzgârdan sakınmaya çalışırken, biz resmen harlı bir ateşin içine atılmışız. Üstelik bu ateşin ortasında bir de üzerimize "biraz daha fedakârlık" gazı veriyorlar. Yaşadığımız bu derin yoksullaşma, bu bitmek bilmeyen geçim krizi ve her gün yenisi eklenen "biraz daha dayanın" telkinleri artık bir yaşam biçimi haline getirildi.

Rakamların düştüğü söyleniyor ama mutfaktaki yangın sönmüyor. Giren çıkan belli, çıkanın geri dönmediği belli. Pazar tezgâhı, market rafı ve kira sözleşmeleri; cebimizdeki paranın nasıl buharlaştığının en acı kanıtı. Kimse bize masal anlatmasın; millet cebindeki yangını da mutfağındaki boş tencereyi de istatistiklerden çok daha iyi biliyor.

Son günlerde bir de siyasi ahlak tartışması çıktı ortaya.
Deniyor ki, alınan kararlara destek olmak siyasi ahlakın gereğiymiş.

Peki sormak gerekiyor:
Emekliyi 20 bin liraya mahkûm etmek hangi ahlakın gereği?

Bir insanın ilacını bölerek kullanması mı ahlaklı?
Kirasını ödeyemediği için ev sahibinden kaçması mı?
Torununa harçlık verememesi mi?

Eğer bir ittifaka sadık kalmak, milyonlarca emeklinin mutfağındaki yangını görmezden gelmekse; biz o ahlak tanımını bir daha oturup konuşalım derim.

Bu ülkenin büyüdüğü söyleniyor.
Yollar yapıldı, binalar yükseldi, projeler anlatıldı.
Ama o büyümeden emeklinin payına hep sabır düştü.

Kimse lütuf istemiyor.
Kimse sadaka beklemiyor.
İstenen şey çok net: yıllarca verilen emeğin karşılığı.

Ama konu kendi maaş artışlarına gelince ne bütçe hatırlanıyor ne imkânlar konuşuluyor ne de kimseden sabır isteniyor.

Tam da bu yüzden bu ülkede emeklinin hakkını istemesi ekonomik bir mesele olarak değil, siyasi bir yük olarak görülüyor. O yüzden de her seferinde yarına erteleniyor.

Oysa bir ülkenin ne kadar zengin olduğunu yollarından, köprülerinden değil; o ülkenin en garibanının sofrasından anlarsınız. Eğer o sofrada tencere boşsa, pazar torbası dolmuyorsa; anlatılan bütün refah hikâyeleri sadece gürültüdür.

Şimdi başa dönelim ve soruyu yeniden soralım:
Emekliye hakkını vermek mi siyasi ahlaka aykırı,
yoksa onu sürekli “biraz daha bekle” diyerek oyalamak mı?

Cevabı herkes biliyor.
Ama yüksek sesle söyleyen hâlâ çok az.

Sonuç Olarak:

2026 yılına geldik, teknoloji uçuyor, dünya değişiyor ama bizim emeklimizin makus talihi bir türlü değişmiyor. Siyaset, rakamlar üzerinden cambazlık yapadursun; tencere kaynamıyor, kira ödenmiyor.

Siyasi ahlak, ortağın aldığı her karara el kaldırmak değil; asıl sizi o koltuklara taşıyan halkın hakkını korumaktır. Emeklinin hakkını vermek bir bütçe meselesi değil, doğrudan bir vicdan meselesidir.

Şimdi son soruyu soralım: 

Peki, sizin vicdanınız ne zaman bütçeye girecek?

Arzu SEKİN

 

19 Ocak 2026 Pazartesi

Sokaktaki Şiddet Bir Tesadüf Mü? Akran Zorbalığının Perde Arkası.

Türkiye'de artan akran zorbalığı, mafya dizilerinin şiddete etkisi ve toplumsal yozlaşmayı temsil eden kavramsal görsel.

Bugün bilgisayarın başına geçtim ama parmaklarım tuşlara gitmiyor. İçimde bir yerlerde kelimeler düğümlenmiş durumda. Aslında sadece benim değil, sanırım hepimizin ortak hissiyatı bu: Bir tıkanmışlık, bir bıkkınlık hali. Ama maalesef ne dünyada ne de ülkede olup bitenler, insanın kendi köşesine çekilip susmasına izin vermiyor. Son dönem adına "akran zorbalığı" deyip, aslında düpedüz cinnet olan bir şiddet sarmalının içindeyiz.

Bir insan, sadece "yan baktı" diye nasıl öldürülebilir? Bu cüret, bu hoyratlık nereden geliyor?

Ekranda Alkışlanan Mafyalar, Sokakta Kan Döküyor

Aslında şaşıracak bir şey yok. Yıllardır televizyon ekranlarında, sadece reyting uğruna ve çok para kazandırıyor diye "mafya güzellemesi" yapan yapımları izliyoruz. Ahlaksızlığı, hukuksuzluğu ve kaba kuvveti matah bir şeymiş gibi sunan bu dizilerle büyüyen bir nesil var karşımızda.

Tabii ki sadece izlediğimiz diziler toplumdaki şiddeti tek başına dönüştürüyor diyemeyiz ama fitili ateşleyen en büyük etkenlerden biri de bu. Eğer bir çocuk evde empati ve sevgi görmüyorsa, sürekli akran baskısıyla boğuşuyorsa ve bir de ekranda "güçlü olan kazanır" mesajını alıyorsa, ortaya çıkan tablo ne yazık ki korkunç oluyor.

Ailelerin “aman başımdan gitsin” diye sokağa ya da ekranın karşısına bıraktığı; sadece fiziksel ihtiyaçlarını karşılamayı ebeveynlik sanan çocuklar var. Bu çocuklar adaleti mahkemede ya da vicdanında değil, elindeki bıçakta ya da silahta arıyor. Çünkü onlara “haklı olanın” değil, “vuranın” kazandığı bir dünya tarif ediliyor. İşte bu yüzden; şiddeti estetik bir ambalajla sunan o yapımlar da bugün sokaktaki vahşetin mimarlarından biri. Tek sebep değiller ama göz ardı edilemezler. Eğer bir toplumda kötülük bu kadar "havalı" gösterilirse, zaten kırılgan olan ruh halleri için bu son damla olabiliyor.

Caydırıcılığın Bittiği Yer: Cezaevi mi, Tatil Köyü mü?

İşin bir de adalet boyutu var ki, asıl can yakan nokta burası. Bugün sokakta birinin canına kasteden, empati yeteneği körelen o gençler, yaptıklarından zerre korkmuyor. Neden korksunlar ki? İçeri girdiklerinde düzenli yemeklerinin önlerine geleceğini, hastalandıklarında en iyi sağlık hizmetine anında ulaşacaklarını biliyorlar. Aileleriyle görüntülü görüşme lüksüne sahip olacaklarını, sistemin bir noktasında bir af ya da indirimle kısa sürede tekrar aramıza karışacaklarını adı gibi biliyorlar. Cezaevi, bir ıslah merkezi olmaktan çıkıp; suçun "stajının" yapıldığı, konforun korunduğu bir yere dönüştüğünde, caydırıcılık sadece kâğıt üzerinde kalıyor.

Peki Şimdi Ne Yapacağız?

Sadece üzülmek veya sosyal medyadan tepki göstermek artık yaralarımızı sarmıyor. Değerlerin altüst olduğu, suçlunun değil mağdurun korktuğu bir sistemde, ne yazsak eksik kalıyor.

Ama yine de umudumuzu kaybetmemek, en azından kendi çevremizden başlamak zorundayız. Çocuklarımızla, öğrencilerimizle, çevremizdeki gençlerle gerçekten konuşmaya başlamalıyız.

İzledikleri içerikleri, sokaktaki tepkilerini, öfke yönetimlerini tartışmaya açmalıyız. "Ben büyütürüm evladımı" deyip ekranın karşısına bırakmayı bırakmalıyız. Ve tabii ki sesimizi çıkarmalıyız. Adalet sisteminin, ceza infaz sisteminin, medya denetiminin yeniden gözden geçirilmesi için ısrarla talep etmeliyiz.

Her bir kayıp canın ardından "yazıklar olsun" demekle kalmayıp, değişim için bireysel ve toplumsal sorumluluk almalıyız. Kendi evlatlarını sokağa birer "saatli bomba" gibi salan aile yapısı ve bu bombanın pimini çeken popüler kültür sarmalı değişmedikçe, bu başlıkları daha çok atarız.

Ama değişim imkânsız değil. Zor, yorucu ve uzun bir yol ama mümkün. Kısacası; ahlakı, vicdanı ve adaleti bir kenara itip sadece "güçlü olanın hayatta kaldığı" bir orman kanunu yarattık. Ve şimdi o ormanda hepimiz av konumundayız. Ya bu ormanı birlikte bahçeye çeviririz, ya da hep birlikte bu vahşetin içinde kayboluruz. Tercih bizim.

Sevgiyle Kalın.

Arzu SEKİN


 

14 Ocak 2026 Çarşamba

Kendini Değersiz Hissetmek: Sevgisizliğin Yarattığı Boşlukla Başa Çıkmak

Uçurumun kenarında denize bakan bir kadın, yalnızlık ve değersizlik hissini temsil eden bir manzara.

Geçen gün birinin bana bakarken gözlerindeki o mutlak ilgisizliği gördüm. Hani orada olsan da olur, olmasan da olur gibi bir bakış. O an, o meşhur "hiçlik" yine gelip boğazıma çöktü. Çünkü biz, birinin gözünde "özel" olmadığımızda, sanki bu dünyada kapladığımız yerin de bir anlamı yokmuş gibi kodlanmışız.

Eğer sevilecek kadar değerli değilsem, o zaman hiç yokumdur. Mantık bu kadar basit ve bu kadar acımasız çalışıyor içeride.

Dürüst konuşalım; sevgisizlik insanı içten içe çürüten bir asit gibi. Birinin seni "olduğun gibi" kabullenmemesi, çocukluğundan beri beklediğin o onayı kimseden alamamış olmak... Bir süre sonra insanı şu noktaya getiriyor: “Bende bir eksiklik var ki, içimde hep bir tuhaflık hissiyle yaşıyorum; kimse beni o derin, o sarsılmaz aidiyetle sarmıyor.” Herkesin bir 'evi', bir 'limanı' var gibi görünürken; benim hep dışarıda, rüzgârda kalmışım gibi hissetmem bundandır.

Sonra başlıyorsun kendini kemirmeye. Birinin sevgisini kazanmak için şekilden şekle giriyor, onaylanmak için ruhundan ödün veriyor, görülmek için olmadık taklalar atıyorsun ama nafile. Sevgisizliğin açtığı o değersizlik çukurunu başkasının ilgisiyle doldurmaya çalışmak, delik bir kovaya su taşımak gibi. Ne kadar dökersen dök, dibi görmüyorsun.

İşte en sert gerçek: Kimse seni sevmek zorunda değil. Ve sen, bir başkası seni sevmiyor diye bir toz zerresine dönüşmek zorunda değilsin.

Dün gece kendi kendime şunu sordum: "Başkası bana o sevgi dolu gözlerle bakmıyor diye, ben neden kendi celladım oluyorum?" Kendimi, başkalarının bana vermediği o sevgi üzerinden cezalandırmak ne kadar mantıklı? Sevilmemek bir başarısızlık değildir; bazen sadece bir rastlantıdır, bazen yanlış insanların arasında kalmaktır.

 

Bu değersizlik hissinin canı cehenneme. Eğer dünya beni sevmeyi beceremiyorsa, ben kendime olan o var olma borcumu ödemek zorundayım. Hiçlikten çıkış yolu, birinin gelip bizi kurtarmasını beklemekten geçmiyor. O yol, o ıssız ve sevgisiz odada kendi kendine sarılabilmekten geçiyor.

Evet, belki bugün birinin "en değerlisi" değilsin. Belki o beklediğin sevgi mesajı hiç gelmeyecek. Ama bu senin "hiç" olduğun anlamına gelmiyor. Bu sadece, senin sevginin değerini henüz hak eden bir yer bulamadığı anlamına geliyor.

Bundan sonra, sevilmediğim yerlerde bir saniye bile kalıp kendimi değersizlik asidine teslim etmeyeceğim. Eğer kimse beni sevmiyorsa, bu onların kaybı olsun. Ben, bu dünyada sadece "olduğum için" değerliyim. Kimsenin onayına, kimsenin aşkına, kimsenin "aferinine" ihtiyacım yok. Kendi boşluğumu kendi varlığımla doldurmayı öğreneceğim.

"Yalnızlık, kimsesizlik değildir; yalnızlık, insanın kendini kimsesiz bırakmasıdır."

Çünkü en büyük devrim, sevilmediğin bir dünyada kendi değerini kendin tayin etmektir.

Peki ya sen, en son ne zaman bir rüzgârın ortasında kalmış gibi hissettin?

Sevgiyle Kalın..

Arzu SEKİN 


6 Ocak 2026 Salı

Anadolu Feneri’nde Huzur: Bir Kabulleniş ve İçsel Yolculuk Hikâyesi

 

Anadolu Feneri sahilinde bir masada oturan zanaatkâr, taze çay ve arka planda dalgalı deniz ile tarihi deniz feneri manzarası.

Anadolu Feneri’nde Huzur: Bir Kabulleniş ve İçsel Yolculuk Hikâyesi

Bazen bir ömür boyu yapılan işin "sıradanlığına" sığınır insan. Yarım asrı bir tezgâh başında, aynı tınılar ve kokular arasında devirmiş bir ustanın, işine karşı o mesafeli duruşu aslında bir korunma biçimi belki de. Ona dair bir hayranlık belirttiğinizde dudaklarının arasından dökülen o kısa "İlginç değil..." ifadesi; bir sitemden çok, yoğun bir yaşamın ardından gelen kaçınılmaz bir teslimiyet gibi.

Sahi, ne zaman kanıksadığımız bir şey hâlâ merak uyandırabilir ki? Ya da usta, "sıradan" dediği o perdenin ardında kaç hayal kırıklığı, kaç sessiz veda, kaç demlenmiş hüzün gizliyor? Elleri ustalaştıkça, ruhu o ustalığın arkasına saklanıyor. Omuzlarına çöken yorgunluk, yaptığı işten bıkmak değil; belki de o işin artık hayatın en büyük gizemi olmaktan çıkıp, sadece bir rutin, bir nefes alma biçimi haline gelmesidir.

Oysa o kayıtsızlığın altında, bastırılmış bir derdin ve saklanmaya çalışılan bir yaranın izleri var. İnsan sadece sözleriyle değil; oturuşuyla, bir türküyü seçişiyle, en çok da sustuğu yerlerle anlatıyor derdini. Gönül dili, en ketum ağızdan bile gerçeği sızdırıyor. Yanı başında geçirilen o kısa vakit, bazen yıllarca süren bir diyalogdan daha fazlasını fısıldıyor:

Herkesin kendi elleriyle ördüğü bir ağ, içine gömdüğü bir hikâyesi ve sımsıkı kapattığı bir "iç kalesi" var. Ve o kaleye, ancak kelimelerin ötesine geçip ruhuyla bakabilenler girebiliyor.

Belki de bu yüzden, insanın içindeki o sessiz ustayla karşılaşmak için bazen bir yola düşmesi, rüzgâra ve denize doğru yürümesi gerekir. İşte tam da bu kabulleniş hâliyle, kendimizi bir yolun akışına bıraktık ve denizin karaya en sert ama en âşık çarptığı o uç noktaya, Anadolu Feneri’ne vardık.

İstanbul’un Karadeniz’e açılan kapısında, Anadolu Feneri’nin o vakur duruşu, şehrin gürültüsünden kaçıp gelen bizleri öyle bir ağırladı ki...Hele o köy kahvesi! Zamanın uğramayı unuttuğu, samimiyetin taze demlenmiş çay kokusuna karıştığı o masa başları. İnsanın ruhunu ferahlatan sadece boğazın esintisi değil, betonlaşmanın ve ruhsuzluğun pençesine düşmemiş, hâlâ kendi ritminde yaşayan o mekân bir tür panzehir gibiydi. Köy halkının doğallığı ile dışarıdan gelenin merakı, o mütevazı çatının altında öyle bir ahenkle birleşmişti ki... Bu sadeliği koruyabilmiş olmaları, içimde derin bir şükran uyandırdı. Hiçbir yere yetişmeye çalışmayan insanların arasında, biz de durmayı hatırladık.

Hep düşünürüm; ayaklarımızın gittiği yere kalbimiz gelmiyorsa, o yolculuk eksik kalmıştır. Gerçek bir seyyah, sadece yolları değil, kendi içindeki zaman tünellerini de adımlayandır. Dün o sokaklarda yürürken, sanki çocukluğuma bir selam gönderdim, eski bir dostun hatırasını bugünün neşesiyle yıkadım. 

İnsanın "Tüm bu yaşanmışlıklar benim, hepsi bana dahil" diyebilmesi, ne muazzam bir büyüme sancısı ve ne güzel bir huzur...

Yaşamak, aslında biriktirdiğimiz o "an"ların toplamından başka nedir ki? Eğer o anın içine memnuniyeti sığdırabiliyorsak, elimizdekine razı olup gönlümüzü geniş tutabiliyorsak, hayatın sırrını çözmüşüz demektir. Razı olmak, vazgeçmek değildir; olanı şifaya dönüştürmektir.

Yolunuzun o dinginliği mutlaka o samimiyeti bulabileceğiniz fenerin gölgesine, Kavağa, denizin sesine, o samimi köylere düşmesini dilerim. Çünkü bazen en büyük şifa, kalabalıkların içinde değil, bir köy kahvesinin sükûnetinde ve kendi iç sesini duyabildiğin o sessiz yürüyüşlerde saklıdır.

Şifa olsun, bulana ve görene...

Görüşmek dileğiyle…

Arzu SEKİN

 

 


Heykeller Yıkılırken Demokrasi Gelir mi? İran ve Emperyalizm Üzerine

Bir sabah uyanıyorsun. Televizyonda bir heykel devriliyor. Kalabalık bağırıyor. Kameralar yakın plan çekiyor. Spiker coşkulu: “Tarihi an!”...