31 Aralık 2025 Çarşamba

Sisler ve Toprak Arasında: 80’lerin O Yılbaşı Gecesi

 

80’ler nostaljisi: Kerpiç bir köy evinde soba başında yer sofrasına oturan aile, siyah beyaz televizyonda Nesrin Topkapı ve yılbaşı yemeği görseli.

Sisler ve Toprak Arasında: 80’lerin O Yılbaşı Gecesi

Zamanın bugünkü kadar hızlı akmadığı, her anın zihnimize nakış gibi işlendiği yıllardayız. Ya 1983’ün sonuydu ya da 1984’ün başı... Tam yılı seçemiyorum ama o gecenin ruhu dün gibi taze. Yatılı okulun soğuk koridorlarından, katı kurallarından ve gurbet sızısından sıyrılıp sığındığımız tek liman olan evimize, yılbaşı iznine gelmiştik. Kapıdan içeri girdiğimizde annem bizi karşıladı; sıkıca sarıldı, uzun uzun kokumuzu içine çekti. Hiçbir şey diyemedi, sadece gözleri doldu, sesi titredi ve yanaklarından süzülen yaşlarla fısıldadı: "Sizi çok özledim…"

O an anladık ki, biz gelince yuvamız gerçekten ısınmıştı.

Ev dediğimiz; bir giriş ve tüm hayatımızın sığdığı tek bir odadan ibaretti. Hepsi bu.
Samanla yoğrulmuş kerpiç duvarların altında, eskimiş kütüklerin taşıdığı bir tavan…

O kütüklerin arasından zamanın tozu gibi toprak dökülürdü; fareler orada özgürce cirit atar, bazen bir yılanın başı sinsice görünür ve kaybolurdu. Kışın yağmur ve kar yağdığında, sular o kütüklerin arasından süzülüp yerdeki kaplara damla damla dolardı.

Odanın tam ortasında yanan emaye soba, çatırdayarak dışarıdaki soğuğa meydan okurdu. Sobanın üzerinde fokurdayan güğümün sesi, evin içindeki o toprak kokusuna karışırdı. Ama o akşam, odada bambaşka bir koku daha vardı.

Yazın büyük umutlarla aldığımız on civcivden geriye kalan altı horozun hikayesi saklıydı o kokuda. Onları kargaların pençelerinden korumak için ne çok çabalamıştık... Kargalar o masum canları birer birer çalarken içimizde büyüyen o öfke, bugün bile taptaze. Geriye kalan altı tanesi artık büyümüş, serpilmişti. O zamanlar tavuk eti yemek bizim için ulaşılmaz bir lükstü. O yılbaşı gecesi, kalbimiz biraz buruk da olsa, o altı horozdan birini kesmek zorunda kaldık. Annem, tüpün başında yemeği karıştırırken, "Hadi kuzularım, geçin sofraya... Pişti yemeğimiz, mis gibi de koktu; sıcak sıcak afiyetle yiyelim" dediğinde; o tek göz piknik tüpünde pişen pilav üstü tavuk sadece bir yemek değil, bir ödül gibiydi. O kadar lezzetliydi ki aradan onca yıl geçmesine rağmen tadı damağımızda kaldığı için ne o lezzeti bir daha bulabildik ne de o kokuyu unutabildik.

Gözlerimiz ise odanın köşesinde, annemin eski sandığının üzerine kurulmuş olan o siyah beyaz dünyaya kilitlenmişti. Köyde sadece bizde olan o televizyon, sandığın üzerinde adeta bir mücevher gibi parlar, bizi dış dünyaya bağlardı. Tek kanallı bu ekranda, önce yılbaşı eğlencesini izlerdik. Ekranda bütün zarafetiyle Emel Sayın’ın o kadife sesi odaya dolardı:

O kadife sesiyle en sevdiğimiz şarkısına başladığında, odadaki sobanın çıtırtısı bile durulur, hepimiz büyülenmiş gibi ekrana bakardık:

“Kapat gözlerini kimse görmesin

Yalnız benim için bak yeşil yeşil

Gözlerin kimseye ümit vermesin

Yalnız benim için bak yeşil yeşil…”

Biz bu şarkıyla o anın tadını çıkarırken bir yandan da büyük bir sabırla Nesrin Topkapı’yı beklerdik. Nihayet saatler on ikiyi vurduğunda ekranı bir sis bulutu kaplardı. Kardeşim, "Gözükmüyor ki, niye bu kadar sis var?" diye sorduğunda, biz gülümseyerek, "Sırrı orada, öyle izle" derdik.  Nesrin Topkapı, o sislerin içinde bir hayal gibi dans ederdi. Dansını hiçbir zaman net göremezdik, sanki bir sırrı izler gibiydik ama yine de "buna da şükür" derdik. O sisli görüntü, o daracık odadaki en büyük, en hür penceremizdi bizim.

O gece o odada, sevinçle sessizlik yan yana duruyordu. Yatılı okulun gurbetinden sonra evde olmanın huzuru, kaybettiğimiz civcivlerin acısı ve karnımızı doyuran o horozun burukluğu birbirine karışmıştı. Kütüklerin arasından sızan toprağın altında, bir sandık üzerindeki o sihirli kutuya bakarak kurduğumuz hayallerle o yılı geride bıraktık. O gece, kimse bize 'hadi yatağa' demedi, biz de birbirimize doyamadık; belki de o tadı bir daha bulamayışımızın sebebi, o sofradaki eşsiz paylaşımdı.

Bugün takvimler değişti, yıllar aktı, şehirler büyüdü. Evler betonla yükseldi; çocukluğumuzun tavanlarından dökülen toprak artık yalnızca hatıralarda kaldı. Televizyonlar renkli, görüntüler pırıl pırıl; sis yok, parazit yok. Ama garip bir şekilde, her şey bu kadar netken içimiz de bir o kadar bulanık.

Bazen düşünüyorum; o sisli Nesrin Topkapı görüntüsü mü eksikti, yoksa bugün fazlalıklarla kaybettiğimiz şey mi? Belki de o sis, hayata tutunma biçimimizdi. Görmediğimiz halde inanmak, eksik olana rağmen şükredebilmekti.

Şimdi her şey elimizin altında ama o geceki kadar tok hissetmiyoruz. Ne kalbimiz ne ruhumuz…
Yoksulluk bazen sofrada olur, bazen de tam ortasında yaşadığımız bu bollukta.

Ve ben, ne zaman yeni bir yıla girerken durup düşünsem, kendimi yine o tek odada buluyorum. Kütüklerin arasından sızan toprağın altında, sisli bir ekrana bakarken…
O gün öğrendiğim tek şey hâlâ geçerli:
Bazı yıllar, insanın içinden hiç çıkmaz.

Arzu SEKİN

Bu metni ilk kez kişisel blogumda paylaşıyorum.

 


24 Aralık 2025 Çarşamba

Siyasal İslam’ın Açlık Düzeni ve Merhametsizliği

 


Bir yanda boş bir tabak ve kuru ekmekle yoksulluğu temsil eden bir el, diğer yanda ise altın varaklı bir saray odasında kurulan şatafatlı bir sofranın keskin ayrımıyla anlatılan toplumsal adaletsizlik ve merhametsizlik illüstrasyonu.

Açıklanan yeni asgari ücretin, güncel açlık sınırı olan 29.829 TL'nin dahi altında kalarak 28.075 TL seviyesinde belirlemek bir halkı yaşarken gömmek demektir. Merhamet ve vicdan gibi kavramları dilinden düşürmeyen siyasal İslam zihniyetinin, iş halkın kursağına girecek ekmeğe geldiğinde nasıl bir taş kalpliliğe büründüğünü bugün en çıplak haliyle görüyoruz. Kendi saltanatlarını ve şatafatlarını korumak adına milyonları yokluğa mahkûm etmekte zerre tereddüt etmiyorlar. Çünkü bu zihniyet için hayat, sadece kendi lüks fanuslarının içinde akan bir masaldan ibaret. Halkın payına ise sadece bu masalı uzaktan izlemek ve açlığını "şükür" ile örtmek düşüyor.

Lafı dolandırmaya gerek yok, kelimeleri kibarlaştırmanın kimseye faydası yok: Siyasal İslam zihniyetinde acıma yoktur. Bu zihniyet, kendi iktidarını halkın yoksulluğu üzerine kuran, doğası gereği zalim bir yapıdır. Dini söylemleri diline pelesenk edenlerin, "komşusu açken tok yatan bizden değildir" düsturunu sadece kürsülerde birer süs olarak kullananların, icraata gelince halkın son lokmasına göz dikmesi, tarihin kaydettiği en büyük samimiyetsizliktir.

Bu merhametsizliğin boyutlarını anlamak için sadece açıklanan rakama değil, o rakamın etrafındaki şatafata bakmak yeterlidir. Bir yanda ejder meyveli smoothie’lerin içildiği, milyarlık konvoyların dizildiği, saray giderlerinin her gün katlandığı bir "paralel evren"; diğer yanda ise market rafındaki sütün fiyatına bakarken ter döken babalar, akşam pazara en son giden anneler... İşte "hayat sadece kendileri için var" dediğimiz nokta tam burasıdır. Kendileri için sınırsız bir kaynak yaratanlar, asgari ücretliyi açlık sınırının altına hapsederken bir de "şükür" ve "sabır" ile bu sefaleti kutsallaştırmaya çalışıyorlar. Kendileri yeryüzü cennetini yaşarken, yoksula ahiret tesellisi vermek, merhametsizliğin en organize, en acımasız halidir.

Bu zulüm düzeni sadece bugünün ekmeğini de çalmıyor. Asgari ücreti açlık sınırının altında bırakarak; bu ülkenin çocuklarının sütünden, etinden ve geleceğinden çalıyor. Bir babanın evladının gözüne bakarken hissettiği o derin mahcubiyet, bu zihniyetin zerre umurunda değil. Onlar için halk, sadece bu devasa çarkın dönmesini sağlayan ucuz birer iş gücü, birer "istatistik"ten ibarettir. Merhamet, onların lügatinde sadece kendi yandaşlarını kayırmak için kullanılan bir kılıf haline gelmiştir. Halkın sırtındaki vergi yükü her geçen gün artarken, dev şirketlerin milyarlık vergi borçlarını tek kalemde silenlerin asgari ücretliye "kaynak yok" demesi, zalimliğin zirvesidir. Bu, halka karşı yürütülen sistemli bir ekonomik saldırıdır. Kendi bekaları için milyonları yoksullukta eşitleyen bu yapı, toplumu sadece nefes alabilecek kadar yaşatıp, itiraz edemeyecek kadar dermanını kesmeyi hedefliyor.

Artık net bir şekilde görüyoruz ki; vicdanın ve acımanın tamamen sustuğu bu sistemde adalet beklemek büyük bir yanılgıdır. Siyasal İslam zihniyeti, halkın feryadına kulaklarını tıkamış, kendi yarattığı o lüks fanusun içinde sağırlaşmıştır. Merhametin ve gerçek insan sevgisinin bulunmadığı bu karanlık düzende, hayatın tüm nimetleri sadece o malum kesim için akmaya devam ediyor. Bu zulüm düzeni, kendi şatafatını halkın açlığı üzerine inşa etmeye devam ettiği sürece ne adaletten ne de insanlıktan bahsetmek mümkün olmayacak.

Ya bu kuşatmayı tüm çıplaklığıyla görüp sesimizi yükselteceğiz ya da bu karanlığın içinde tamamen silinip gideceğiz. Artık görmeyen gözlere, duymayan kulaklara anlatacak vakit kalmadı; her şey ortada!

 Görüşmek üzere..

Arzu SEKİN

14 Aralık 2025 Pazar

💔 Yaşlılıkta Yalnızlık ve İntihar Riski: Ahmet Misrani Derin'in Trajik Hikayesi


Pencere önünde oturan yaşlı bir adamın silüeti, önde bir kahve fincanı ve gazete başlığı görülüyor. Görsel, emekli öğretmen Ahmet Misrani Derin olayında vurgulanan yaşlılıkta yalnızlık ve sosyal izolasyon riskini simgeliyor.

"Yaptığı Her İyilikte Zarar Gören Adam": Yaşlılıkta Yalnızlık Bizi Nasıl Ölüme Sürüklüyor?

​Ve Yaşlılarımızı Neden Yalnız Bırakıyoruz?

Geçenlerde, kahvemi yudumlarken bir haberlere bakayım dedim ve karşıma çıkan o başlık tüm keyfimi kaçırdı, içimi sarsıp titretti. Elazığ'ın Karakoçan ilçesinde 73 yaşındaki emekli öğretmenimizin, Ahmet Misrani Derin'in (Şair Misrani), kendi mezar taşını hazırlayıp intihar etmesi hepimizi derinden sarsan ve düşündüren bir olaydır. Mezar taşında yazan "Yaptığı her iyilikte zarar gören adam Şair Misrani" ifadesi, bir insanın son anlarında hissettiği derin hayal kırıklığının, yalnızlığın ve belki de vefasızlığın bir özeti gibidir. Bir eğitimci, bir şair, bir iyilikseverin hayatının bu kadar trajik bir sona ulaşması, hepimizi sarsan ve vicdanımızı sorgulatan bu olay, yaşlılarımızın sessizliğe gömülen yalnızlık ve çaresizlik sorununu bir kez daha en acı şekilde gündeme getirmektedir.

💔 Yaşlılıkta Yalnızlık ve İntihar Riski:

​Yaşlılık, hayatın doğal bir döngüsü olsa da, modern yaşamın getirdiği hız ve kopukluk, bu dönemi birçok kişi için zorlu bir hale getirmektedir. Yapılan araştırmalar, yaşlı bireylerde yalnızlık, depresyon, kronik hastalıklar ve sosyal izolasyonun intihar düşüncelerinin en önemli tetikleyicileri olduğunu göstermektedir.

​Kayıplar:

Eş, arkadaş, akraba kayıpları ve emeklilikle gelen statü yitimi, yaşlılarda derin bir boşluk hissi yaratır.

İzolasyon:

Aileden ve toplumdan uzaklaşma, bireyin kendini değersiz ve yük olarak görmesine neden olabilir.

​Değersizlik Hissi:

Emekli öğretmenimizin mezar taşındaki sözleri, iyiliğin bile karşılığını görememenin getirdiği değersizlik ve hayal kırıklığının ne kadar yıkıcı olabileceğinin acı bir kanıtıdır.

🤝 Yalnız Bırakmamak İçin Ne Yapabiliriz?

​Yaşlılarımızın hayatla bağlarını koparmamaları, aksine bu dönemi huzur ve değer görerek geçirmeleri hepimizin sorumluluğundadır.

​Düzenli İletişim ve Ziyaret:

​Sadece özel günlerde değil, düzenli aralıklarla ziyaret edin ve telefonla arayın. "Meşgulüm" mazeretinin ardına sığınmayın. Birkaç dakikanızı ayırmak, onların tüm gününü değiştirebilir.

​Yaşadıkları yere yakın oturmuyorsanız, komşularından veya güvendiğiniz kişilerden düzenli aralıklarla durumlarını kontrol etmelerini rica edin.

​Sosyal Destek Mekanizmaları:

​Yaşlılar için düzenlenen sosyal kulüplere, kurslara veya aktivitelere katılmaları için onları teşvik edin ve destekleyin. Yeni ilgi alanları edinmeleri, yalnızlık hissini azaltacaktır.

Gönüllü kuruluşlar veya yerel yönetimler aracılığıyla sunulan sosyal hizmetlerden faydalanmaları konusunda yardımcı olun.

🏛️ Toplumsal ve Kurumsal Sorumluluk: Devlet ve Yerel Yönetimlere Çağrı:

​Yaşlılarımızın sosyal hayattan kopmaması ve yalnızlık hissinin önüne geçilmesi için bireysel çabalar ne kadar değerliyse, kurumsal ve kamusal destek de o kadar hayati önem taşır. Bu bağlamda, devlete ve yerel yönetimlere büyük sorumluluklar düşmektedir.

​Bu sorumlulukların yerine getirilmesi, daha kapsayıcı ve destekleyici bir toplum inşası için elzemdir:

Sosyal Kulüplerin ve Kursların Sayısının Artırılması:

Yaşlı bireylerin fiziksel ve zihinsel sağlıklarını koruyacak, yeni ilgi alanları edinmelerini sağlayacak sosyal kulüplerin, hobi kurslarının ve kültürel etkinliklerin sayısı artırılmalı, bu alanlara ulaşım kolaylaştırılmalıdır.

Sosyal Hayata Katılımın Teşviki ve Desteklenmesi:

Gönüllü kuruluşlar veya yerel yönetimler aracılığıyla sunulan sosyal hizmetlerden faydalanmaları konusunda yardımcı olunmalıdır. Yaşlılar için düzenlenen sosyal kulüplere, kurslara veya aktivitelere katılmaları teşvik edilmeli ve desteklenmelidir. Yeni ilgi alanları edinmeleri, yalnızlık hissinin azaltılmasında kritik rol oynamaktadır.

​"Yaşlı Dostu" Programların Yaygınlaştırılması:

Yerel yönetimler, yaşlı bireylere yönelik "Evde Destek", "Psikososyal Danışmanlık" ve "Yaşlı Dostu Komşuluk" gibi programları yaygınlaştırmalıdır. Özellikle yalnız yaşayanlar için düzenli kontrol ve destek mekanizmaları oluşturulmalıdır.

Hassasiyet ve Gözlem:

​Yaşlı bireylerde uzun süreli üzüntü, içe kapanma, iştah ve uyku düzensizlikleri gibi depresyon belirtilerine karşı hassas olun.

​"Artık kimseye faydam yok," veya "Yaşamak istemiyorum," gibi ifadeleri asla hafife almayın. Gerektiğinde profesyonel destek almaları için ısrarcı olun.

​Bu topraklarda "Yaşlılar Duası"nın kıymeti büyüktür. Hiçbir öğretmenimizin, babamızın, annemizin, "Yaptığı her iyilikte zarar gören adam" yazısını mezar taşına yazdırmak zorunda kalacağı kadar yalnız ve çaresiz hissetmediği bir toplum dileğiyle...

Unutmayın: Yaşlılık hayatın bir yükü değil, bir tecrübedir; asıl yük, onları yalnız bırakmaktır.

Arzu SEKİN

7 Aralık 2025 Pazar

''Elhamdülillah" Dedikleri Yolculuk: Siyasette İlkesizliğin Bize Yaşattığı Derin Hayal Kırıklığı

Türk siyasetindeki değişkenliği ve güven kaybını yansıtan metaforik sahne: Yorgun bir adam tiyatro sahnesini izlerken, sahnedeki maskeli figürler rollerini değiştiriyor ve duvardaki gazeteler rutubetten dökülüyor. Zemin, parçalanmış güveni temsil ediyor. 

Uzun zamandır bir şeyleri anlamaya çalışıyorum… Belki de yılların yorgunluğu, belki umut kırıklarının ağırlığı, belki de artık kimseye inanmak istemeyen kalbimin sesi bu. Çünkü bu ülkede siyaset, sanki bir tiyatro sahnesi gibi; ışıklar değiştikçe roller, roller değiştikçe taraflar değişiyor. Dün alkışlanan bugün yuhalanıyor, dün düşman ilan edilen bugün sarmaş dolaş oluyor. Bir dostluk, bir düşmanlık… Hepsi bir günde. Hepsi bir anda.

Siyaset yazmak istemiyorum ama ne kadar kaçmak istesem de yaşadığım ülkede olup bitenler sessiz kalmama izin vermiyor. Çünkü bu topraklarda siyaset, insanın evine kadar sızan bir rutubet gibi; görsen rahatsız, görmezden gelsen daha rahatsız…

Dün “asla” dedikleriyle yan yana durdular, bugün “dostuz” dediklerine sırt çevirdiler. Yarın kim bilir kimin kapısında sıraya girecekler? Bir sabah kalkıyoruz, gündem başka; ertesi gün bambaşka. Sanki yağmurun altında un ufak olan bir tebeşir çizgisi gibi… Hangi söze tutunayım, hangisine güveneyim? Düşünüyorum…

Dün düşman ilan ettiklerinin bugün el üstünde tutulmasını, dün yere göğe sığdırılamayanların bugün hedef tahtasına konmasını… Bu kadar keskin dönüşleri izlerken, insan kendini bir girdabın içinde gibi hissediyor. Bir günün sabahı başka, akşamı başka… “Dün feto, bugün apo, yarın papa…” Bu üç kelimelik kurgu, aslında bir dönemin, bir siyasi aklın tutarsızlığını, ilkesizliğini ve belki de en kötüsü, omurgasızlığını haykırıyor. Siyasi iklim, adeta bir meteoroloji istasyonu gibi her gün yeni bir yön tayin ediyor. Bugün dünkü kırmızı çizgisini çiğneyen, yarın daha önce aklının ucundan bile geçirmeyeceği bir figürle masaya oturabiliyor. Bu durum, basit bir politik manevra olmaktan çok, iktidarın zehirli cazibesinin insan ruhunda yarattığı derin bir çöküşün yansımasıdır.

Sanki her şey bir oyun, biz seyirciyiz; sahnedekiler neyi isterse ondan ibaret bir gerçeklikle baş başa bırakılıyoruz. … İnsan, “acaba yarın neye uyanacağım?” diye sormaktan kendini alamıyor.

Ve içimde garip bir his var… Çok derinden, çok sessiz bir yerden gelen bir his. Sanki yıllardır “Elhamdülillah” diyerek çıktıkları yolculuğu, bir gün “Amen” diyerek tamamlayacaklarmış gibi. Çünkü gidişat belli. Çünkü yön belli. Çünkü dünle bugün arasında tutarlılık yoksa, yarın zaten çoktan kaybolmuştur.

Siyaset denen o zorlu ve karmaşık arenayı izlerken, bir vatandaş olarak içimde hem bir hüzün hem bir kızgınlık hem de derin bir hayal kırıklığı büyüyor. İnsan güvenmek ister… En azından sözün bir ağırlığı olsun, duruşun bir bedeli olsun ister. Ama yıllardır aynı döngüyü izledikçe, içimdeki o güven duygusu ufalanıp toprağa karışıyor. Bir siyasi hareketin, yola çıkarken sahip olduğu tüm ahlaki ve etik değerleri, sırf koltuğu muhafaza edebilmek adına feda etmesi ne kadar da acı. "Elhamdülillah" nidalarıyla çıkılan o kutlu yolculuğun, yolun sonunda tüm değerlerden soyunarak, belki de tüm inanç sistemlerine aykırı düşecek bir "Amen" ile son bulacak olması ihtimali, içimizdeki samimiyete vurulan en büyük darbedir. Bu, sadece bir parti politikası değişikliği değil; bu, o harekete gönül veren milyonların saf inancının ve umudunun bir nevi inkârıdır.

Oysa büyük siyasi liderlik, rüzgâr nereden eserse essin, ana rotasını kaybetmeyen deniz feneri gibi olmalıdır. Rota değişebilir, taktikler revize edilebilir; ama siyasi kimliğin ve ahlaki duruşun temelleri asla pazarlık konusu olmamalıdır.

Gelinen bu noktada, gidişatın gösterdiği tek şey var: Siyaset, kendini var eden değerleri tüketmeye devam ediyor. Ve bu tükenişin sonunda, "Amen" ile yapılacak o jübile, iktidarın bir zaferi değil, inancın ve ilkenin politik alandaki hazin bir yenilgisi olacaktır. Geriye sadece, rüzgarla savrulmuş, neye inanacağını bilemeyen, büyük bir hayal kırıklığıyla baş başa kalmış bir toplum kalacaktır.

Ve belki de bu yüzden, siyasetin rüzgârıyla savrulan bu ülkede, ben artık rüzgârın değil, gerçeğin peşindeyim. Söylemlerin değil, samimiyetin izindeyim. Çünkü bir gün dost, bir gün düşman olan bir düzenin içinde tek gerçek, halkın sırtına yüklenen ağırlık. Ve o ağırlığı en iyi, yıllarca omzuna yük yüklenmiş insanlar bilir.

Gidişat… Evet. Aslında her şeyi o anlatıyor. Ne kadar dönerlerse dönsünler, ne kadar değişirlerse değişsinler, ne kadar söz verirlerse versinler…

Sonunda bu ülkenin gerçek sahibi yine biziz.

Bizim hayal kırıklıklarımız, bizim yorgunluğumuz, bizim sessiz haykırışlarımız… Ben artık o sessizliğin içindeki çığlığı duyuyorum.

Ve belki de bu yüzden, ne söylediklerine değil; nasıl yaşadığımıza bakıyorum.

Çünkü sözler uçuyor, nutuklar kayboluyor, vaatler unutuluyor…

Ama hayatın gerçeği asla değişmiyor.

Sevgiyle Kalın..

 

Arzu SEKİN

Bir Büstten Neden Bu Kadar Korkuluyor? Asıl Tartışma Bu Değil.

  Heykelin Ötesini Görebilmek: Saygı, Akıl ve Cumhuriyet Toplum olarak bazen sembollere o kadar takılıp kalıyoruz ki, o sembollerin arkası...