29 Ekim 2025 Çarşamba

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı: Anlamı, Önemi ve Sönmez Karakteri


 

Siyah beyaz, tarihi bir fotoğraf üzerine oturtulmuş, kırmızı renklerin hakim olduğu bir 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı görseli. Fotoğrafta, Kurtuluş Savaşı döneminden halk figürleri (kadınlar, erkekler, çocuklar ve öküz arabasıyla mermi taşıyan bir kadın) kararlı adımlarla ilerlerken görülüyor. Ellerinde ve arka planda Türk bayrakları dalgalanıyor. Sol üst köşede "CUMHURİYETİ BİZ BÖYLE KAZANDIK" yazılı bir pankart taşınıyor. Görselin alt kısmında büyük beyaz harflerle "29 EKİM" ve altında "CUMHURİYET BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!" yazısı yer alıyor. Görsel, Cumhuriyet'in kuruluş mücadelesini ve halkın birliğini vurgulayan güçlü bir mesaj taşıyor.

29 Ekim: Bir Milletin Yeniden Doğuşu ve En Yüce Erdemi

Bugün, takvim yapraklarının en anlamlı günü. Bugün, yalnızca bir bayram değil; bir milletin zincirlerini kırıp, küllerinden doğuşunun, en kutlu kararının ve bağımsızlık aşkının zirvesidir: 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı. Bu tarih, sadece bir yönetim biçiminin ilanı değil, bir ulusun kaderini kendi elleriyle yeniden yazma iradesinin anıtıdır.

Anlamı: Egemenliğin Saltanata Değil, Vicdanlara Devri

29 Ekim 1923, tarihin derinliklerinden gelen bir sesin, artık yeni bir yüzyılda yankılanışıdır. Asırlardır süregelen, tek bir kişinin iradesine bağlı monarşik sistemden, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu bir düzene geçişin adıdır.

Cumhuriyet; saltanatın gölgesini silip, her vatandaşı devletin yegâne sahibi ve efendisi kılan, hürriyetin kutsal beyannamesidir.

Bu, tek bir kişinin gücünden sıyrılıp, her bir ferdin, eşit haklara sahip bir vatandaş olarak kendi geleceğini belirleme hakkını kazanmasıdır. Atatürk'ün deyişiyle, Cumhuriyet, "fazilet" üzerine kurulu en yüksek yönetim şeklidir. O, yalnızca bir kanun maddesi değil; topyekûn bir zihniyet ve ahlak devrimidir. O gün, artık karar mercii saraylar değil, milletin temsilcilerinin toplandığı Türkiye Büyük Millet Meclisi olmuştur.

Önemi: Kurtuluştan Kuruluşa Giden Muazzam Köprü

Cumhuriyetin ilanı, Milli Mücadele’nin askeri zaferlerinin taçlandığı son ve en kritik adımdır. Birinci Dünya Savaşı’nın yorgunluğu ve işgalin getirdiği umutsuzluk içinde, Türk Milleti, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde, "Ya İstiklal Ya Ölüm" şiarıyla tarihin en onurlu direnişlerinden birini sergilemiştir. Ancak bu mücadele, sadece düşmanı kovmakla yetinmedi; aynı zamanda, yıkılmakta olan bir imparatorluğun enkazından modern, laik ve çağdaş bir devletin temellerini attı.

Cumhuriyet, Türk Milleti'ne yalnızca bağımsızlığını değil, aynı zamanda aydınlanma ve ilerleme yolunu da açmıştır. Harf İnkılabı'ndan eğitime, hukuk reformlarından kadınlara tanınan seçme ve seçilme hakkına kadar atılan her adım, bu yeni yönetimin rehberliğinde gerçekleşmiştir. Cumhuriyet, bizi "hasta adam" etiketinden kurtararak, dünya devletleri arasında saygın bir konuma yükselten, akla ve bilime dayalı çağdaşlaşma projesinin bizzat kendisidir.

 Değeri: Daima Genç ve Dinamik Bir Miras

Cumhuriyet, bize atalarımızdan kalan en değerli mirastır. Onun değeri, bir lütuf değil, milyonların kanı, canı ve ortak iradesiyle kazanılmış olmasından gelir. Bu değer, dört temel sütun üzerinde yükselir:

  1. Milli Egemenlik: Milletin kayıtsız şartsız kendi kaderine hakim olması.
  2. Demokrasi: Seçme ve seçilme hakkıyla bireyin yönetimde söz sahibi olması.
  3. Laiklik: İnanç ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alan, aklı rehber edinen yönetim ilkesi.
  4. Çağdaşlık: Bilim ve fenin ışığında, sürekli ilerlemeyi ve gelişmeyi hedeflemek.

Bu değerler, Türkiye Cumhuriyeti'ni sadece coğrafi bir varlık değil, aynı zamanda evrensel insani değerlerin temsilcisi yapmıştır. Cumhuriyet, daima genç kalabilme gücünü, kendisini kuran azmin sürekliliğinden alır.

Sonuç: Göğsümüzde Taşıdığımız Sorumluluk

Bugün, 29 Ekim'de, bayraklarımızı göklere çekerken hissettiğimiz coşku, sadece geçmişin zaferlerine duyulan bir minnet değildir; aynı zamanda, bu yüce mirası geleceğe taşıma sorumluluğumuzun da ilhamıdır. Cumhuriyet, statik bir yapı değil, her geçen gün yeniden inşa edilmesi gereken dinamik bir idealdir.

O'nu kuran iradeyi anlamak; fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller yetiştirmek; adaleti, liyakati ve eşitliği daima yaşatmak, bizim bugünkü en büyük görevimizdir. Türkiye Cumhuriyeti, ebediyen hür, bağımsız ve aydınlık bir geleceğe doğru emin adımlarla yürüyecektir.

Cumhuriyet, bir günde kurulmadı.

Her sabah doğan güneşin sıcaklığında, bir çocuğun gözlerindeki umutta, bir kadının dimdik duruşunda yeniden anlam bulmalı.

Çünkü Cumhuriyet, sadece bir yönetim değil, bir karakterdir.

Bağımsızlık karakteridir, direnç karakteridir, onur karakteridir.

Bugün, Atatürk’ün o mavi gözlerinde parlayan ışığı hatırlayarak, o emanete sarılmak zamanıdır.

Çünkü o ışık sönmedi, sönmeyecek de.

Her 29 Ekim’de bir kez daha dirilen, bir kez daha filizlenen bir ruhtur Cumhuriyet.

Biz yaşadıkça, çocuklarımız öğrendikçe, kadınlar güldükçe, adalet yaşadıkça o ışık yanacak.

İşte tam da bu yüzdendir ki;

Böylesine bir mirasa sahip olmak, sadece bir tarihî bilgi değil, yaşayan bir onurdur. Bugün, Türkiye Cumhuriyeti'nin bir ferdi olarak, kendi hür irademle hayatımı şekillendirebiliyorsam, okuyup yazabiliyor, düşünebiliyor, üretebiliyor eleştirel aklımı özgürce kullanabiliyor ve üretebiliyorsam;  çocuklarımızı kendi inançlarımız doğrultusunda büyütüp, onlara özgür bir dünya sunabiliyorsak. Tüm bunlar, o büyük bedelin, o destansı mücadelenin bize armağanıdır.

Bu onurlu vatan toprağında, Cumhuriyetin ışığını koruyup çoğaltan, üreten ve ileriye taşıyan bir fert olmanın derin gururunu taşıyorum. Bu hürriyetin bedelini canlarıyla, kanlarıyla ödeyen, adını tarihe altın harflerle yazdıran isimsiz tüm kadın ve erkek kahramanlara minnettarım. Başımızdaki yol göstericimiz, Başöğretmenimiz Büyük Atatürk'e ise şükranım sonsuzdur.

Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesi, çağdaşlığın güvencesi olarak yeni yaşına girerken; bu kutsal emaneti koruma ve geliştirme sözümüzü bir kez daha yineliyoruz.

Cumhuriyetimizin yeni yaşı hepimize kutlu olsun! 🎈

Yaşasın Cumhuriyet!

Yaşasın özgürlük!

Yaşasın Mustafa Kemal Atatürk!

Arzu SEKİN 

 

19 Ekim 2025 Pazar

HERKES OYUN OYNARKEN BEN KÜTÜPHANEYE KOŞARDIM

Deniz manzaralı Kadıköy-Beşiktaş iskelesi kütüphanesinde, masada kitap, bilgisayar ve kahve eşliğinde yazı yazan bir kadın. Kitapların arasında huzur bulan bir ruhun sessizliği.

Dün, Üsküdar'daki Kitap Fuarı'nın kalabalığına karıştım. Standlar arasında dolaşırken, o binlerce hikâyenin kokusunu içime çektim ve bir an duraksadım. Aklıma okul yıllarım geldi.

Çocukken en huzur bulduğum, sakinleştiğim ve gerçekten mutlu olduğum yer, yatılı okulumuzun kütüphanesiydi. O koca binanın kalbi, benim de sığınağım olmuştu.
Derslerden kalan zamanlarda herkes oyun oynamaya gider, bahçede kahkahalar yankılanırdı.

Ben ise o kalabalıktan uzaklaşıp sessizliğin ve binlerce hikâyenin beklediği o kitapların büyülü dünyasına sığınırdım.
Kütüphanenin o kendine has kokusu, sayfaların hışırtısı ve rafların arasında dolaşırken hissettiğim merak… Hepsi benim için tarifsiz bir huzurdu.

O zamanlar kitap okumak, benim için bir kaçış değil, bir var oluştu. Orası, sadece raflarca kitap yığını değil, aynı zamanda sayfalarda saklı duran sonsuz bir evren, ruhumun nefes aldığı kutsal bir mabetti.

Kemalettin Tuğcu’nun neredeyse tüm kitaplarını, o naif ama sarsıcı çocukluk dramlarını içime sindirerek okudum. Her seferinde başka bir duyguma dokundu o hikâyeler... O denli özümsedim ki, bazılarını, sanki bir sırrı ikinci kez keşfeder gibi, iki defa okudum. Her tekrar, hikâyeyi daha iyi anlamamı sağlar ve derinlik katardı.

Sonra, edebiyatın daha olgun ve düşündürücü sularına yelken açtım. Peyami Safa'nın Sözde Kızlar romanını okuduğumda, sadece bir olay örgüsüne tanıklık etmedim; adeta romanın güçlü kadın karakterinin ruhuna sızdım. Kendimi, aile kavramını, ideal bir kadının duruşunu ve vatan bütünlüğünü önemseyen, onurlu bir mücadelenin tam ortasında buldum. Onunla birlikte düşündüm, onunla birlikte hissettim.

Reşat Nuri Güntekin'in Çalıkuşu romanını okuduğum an ise tarifi imkânsızdı. Feride'nin o inatçı, mücadeleci, hayatın tüm zorluklarına rağmen onurundan ödün vermeyen yapısı karşısında nutkum tutulmuş, adeta ruhum bedenimden ayrılmıştı. O, benim için bir roman karakterinden öte, zorluklara karşı eğilmez bir duruşun timsali oldu. Kalbimde alevlenen o arzu, o günden bugüne hiç sönmedi: anladım ki, kitaplar yalnızca okunmaz; yaşanır, hissedilir, insanın bir parçası olur.

Arzum basitti: Dünyada ne kadar kitap varsa, hepsinin benim olması, hepsine dokunabilmek, hepsinin hikayesini bilmek istiyordum.

Kütüphaneye gitmek, benim için nefes almak gibiydi. O kapıdan her girişimde başka bir dünyaya adım atar, her çıkışımda geride bıraktığım ben'den daha olgun, daha bilge, biraz daha büyümüş olurdum: sayfalarda gizlenmiş o bilgeliğin yonttuğu yeni bir ben. Kütüphaneye gitmekten asla ve asla vazgeçmedim. O sessiz, hafif küf kokulu, mürekkep ve eski kâğıt kokan eşsiz atmosfer benim sadece sığınağım değil, ruhumun besin kaynağı, zihnimin oksijen deposu oldu.

Yıllar geçti… Okullar, şehirler, hatta hayatımın yolları değişti. Ama kitaplara olan sevgim hiç eksilmedi.
Şimdi ise rotam, hayatımın yeni demir attığı liman: Kadıköy İskelesi'nin üst katındaki o eşsiz kütüphane. Burası denizin tuzlu kokusu, hışırtısı, martıların sesi ve vapur dumanının ruhumla harmanlandığı bir mekân.  Çocukluğumdaki o kutsal sığınağın modern bir devamı… Kitapların sunduğu dinginlik ise benim vazgeçilmezim, yeni durağım ve tükenmez ilham kaynağım.

Bilgisayarımı alıp gidiyorum oraya.
Kitapların arasında kayboluyorum, denizin dalgaları eşliğinde yazıyorum. Bazen geçmişime dönüyorum, bazen geleceğe yazıyorum. Bazen sadece içimden geçenleri bırakıyorum satır aralarına.

Çünkü ben sadece okumuyorum; kitapların arasında kayboluyor, kitapların arasında huzur buluyorum ve binlerce farklı hayat yaşıyorum.
Okurken dünyayı unutuyorum, yazarken bu engin dünyanın ortasında, zihnimde çınlayan fısıltıları, kalbimden yükselen cümleleri yakalayıp kâğıda dökmeye çalışıyorum.

Çünkü biliyorum ki, kelimelerin dünyasında kaybolmak ve kendi kelimelerimi yaratmak, benim bu hayatta ulaştığım en saf, en derin mutluluk ve huzur kaynağımdır.

Ve her defasında, çocukluğumdaki o küçük kızla buluşuyorum: elinde bir kitap, gözlerinde umut, kalbinde sonsuz bir merakla...

Belki de hayat dediğimiz şey budur;
her yaşta kendine yeniden bir kütüphane kurmak,
ve sayfalar arasında kendini bulmaktır.

📚 Son Söz:
Okuma alışkanlığı, insanın ruhuna yapılan en güzel yatırımdır.
Bazen bir kitap, bir dosttan daha iyi anlar seni.
Bir gün deniz kenarında, sessiz bir kütüphanede buluşuruz belki.
Aynı satırda, aynı huzurun içinde…

Sevgiyle Kalın...

Arzu SEKİN 


14 Ekim 2025 Salı

Bugün Hiçbir Şey Yapmadım… ve İlk Kez Gerçekten Huzurluydum

Loş akşam ışığında, pencere kenarında kahve içerek hayatın koşturmacasına karşı duran ve huzuru bulan kadın

“Hayat bazen sadece durabilenleri ödüllendirir.”

Ne yetişmem gereken işler vardı, ne de aklımı yoran planlar. Sadece oturdum, bir fincan kahve içtim ve hayatın bana fısıldadıklarını dinledim. Meğer huzur, hep bu sessizliğin içinde saklıymış.

Mutfağın köşesindeki küçük koltukta oturuyorum. Pencereden dışarı bakıyorum; günün son ışıkları, yorgun bir nefes gibi caddeye süzülüyor. Elimde bir fincan kahve. Zaten biliyorsunuz, bu anların kahvesi başka oluyor. Dumanı usul usul yükseliyor ya, o bile sanki etraftaki her şeyi yavaşlatıyor.

Dışarıda dünya bildiğin gibi, her zamanki gibi aceleyle, koşturmacayla akıp gidiyor. Deli gibi koşturan, sürekli bir yere yetişmeye çalışan, bağıran, çağıran bir dünya insan. Ama ne hikmetse, bütün o gürültü, sanki kapıma kadar geliyor ve orada duruyor. İçeri sızamıyor.

Sanki birileri bütün sesleri kısmış. Bütün o gürültüyü benden uzaklaştırmış, hayatın müziğini açmış.

Derken, içeride bir şey hissediyorum. Ne fırtınanın yorucu öfkesi ne de bir meltemin canlı coşkusu. Sadece hafif bir rüzgâr var. Bir iç esinti. Seni yormayan, sadece varlığını usulca hatırlatan o rüzgâr.

Çünkü içimde, fırtına falan yok. Sadece o hafif rüzgâr var. Çok hafif. O kadar dinlendirici ki, sanki beynimin içinde birikmiş o bütün gereksiz tozları, düşünce artıklarını alıp götürüyor. Sadece seni bırakıyor, yalın halinle. Ve anlıyorsun ki, o, "biraz soluklan" diyen sesin.

Bugün, daha doğrusu bu an, bilinçli olarak hiçbir şey yapmadım. Gerçekten de öyle. Telefonu kenara fırlattım, yarım kalan o bitmek bilmez işleri zihnimden sildim, yarınki planların yükünü sırtımdan attım. Sadece oturdum. Ve nihayet, kendimi serbest bıraktım.

Bana kalırsa, hayatın en büyük tuzaklarından biri, sürekli bir şey yapma zorunluluğu. Başarılı olmak için, değerli olmak için, hatta sadece var olmak için sürekli bir aksiyon bekleniyor sanki. Bir "yapılacaklar listesi" var ve biz, robotlar gibi, o listedeki maddeleri silmek için çabalıyoruz. Yoruluyoruz, düşüyoruz, sonra tekrar kalkıp koşturuyoruz.

Peki ya bir an durup, o listeyi olduğu gibi masanın üstüne bıraksak?

Zaten bütün mesele şurada düğümleniyor: "Bazen hiçbir şey yapmamak, hayata verilmiş en anlamlı cevaptır," işte o tam da bu noktaya parmak basıyor. Bu, tembellik değil. Bu, bir direniş şekli. Bu, hayatın sana sunduğu o devasa gürültüye karşı, içindeki sesi dinleme cesareti.

Oturmak... Sadece olmak. Ne geçmişin pişmanlıklarını düşünmek ne de geleceğin kaygılarını yüklenmek. Sadece o fincandaki sıcaklığı elinde hissetmek, kahvenin kokusunu içine çekmek. Sırtını koltuğa yasladığında hissettiğin o yumuşaklık. Odanın sessizliğinde, kendi kalp atışının sesini duymak. O loş ışıkta, duvarın gölgesini izlemek.

Bu anlarda, zihin bir anda boşalır. O hafif rüzgâr, beynindeki karmaşayı alıp götürür. İşte o sessizlikte, aradığın tüm o "büyük" cevaplar, hiç beklemediğin anda fısıltıyla gelir. Çünkü sürekli meşgulken, hayat sana konuşamaz. Sen ona izin vermezsin.

Bu bir mola değil, bu bir yeniden bağlanma anı. Kendine, ruhuna, o anki sade varlığına dönme şekli. Bir fincan kahve, loş bir akşam ve hafif bir rüzgâr... Bunların hepsi, "Şu an tam ve bütünüm," demenin en samimi yolu.

Hayat, en güzel derslerini, biz hiçbir şey yapmazken öğretiyor. Koşmayı bıraktığımızda, manzaranın güzelliğini fark ediyoruz. Konuşmayı kestiğimizde, gerçekten ne hissettiğimizi duyuyoruz.

Bu yüzden, bırak o liste yarın da orada dursun. Unutma; sen şimdi sadece otur ve var ol. En anlamlı cevap, zaten kalbinden esen o hafif rüzgârda saklı. Peki, senin içinde şu an esen rüzgâr sana ne fısıldıyor? Belki de yeni hikâyen, tam da bu sessizlikte başlıyordur.

Sevgiyle Kalın..

Arzu SEKİN 



 

4 Ekim 2025 Cumartesi

O Teklifler, O Zihniyet!

Kadınlara karşı sınır ihlallerini, nezaket maskeli teklifleri ve reddedilmeyi sindiremeyen zihniyeti gösteren illüstrasyon.

Kadınların nezaketini “davet”, yalnızlığını “açık kapı” sanan o zihniyet… Masumiyet maskesiyle sunulan her teklif, aslında bir sınır ihlalidir.

Kadın olmaktan utandırılmaya çalışıldığınız o anlar... Asıl utanması gereken, o cüreti gösteren zihniyetin ta kendisidir.

Toplum olarak hâlâ aşamadığımız, hatta kimi zaman normalleştirdiğimiz bir gerçek var: Kadınlara yönelen, sözde “masum” ama özünde saygısız tekliflerin ardındaki zihniyet. Bir kadın, yalnız yaşayabilir, bekar olabilir, hatta bir kadın, hayatında kimseyi istemiyor da olabilir. Fakat tüm bunlar, ona yöneltilen “iyi niyetli” görünümlü ama aslında sınır ihlali taşıyan davranışların bahanesi olamaz.

Sözüm ona, bir kahve bahanesiyle başlayan, “akşam yemeği” maskesiyle süslenen, ardından da “bakalım ne olur” diye ucuz bir beklentiye dönüşen bu yaklaşımlar, en hafif tabirle, saygısızlık ve ahlaksızlıktır. Nokta.

Çünkü burada mesele bir teklifin kendisi değil, o teklifin arkasındaki bakış açısıdır. Kadını, kendi yalnızlığının içine sıkışmış, sahipsiz bir varlık gibi gören zihniyet; onu, kendi istekleriyle doldurulacak boş bir alan gibi algılayan bakış… İşte asıl sorun tam da budur.

Ama asıl yakıcı soru şu:
Bu erkekler bu cüreti, bu hadsizliği nereden alıyor?
Kim, ne zaman, hangi akılla bu utanmazlığı meşrulaştırdı?!

Toplumun içinde sessizce büyüyen bir çürümüşlük bu.
Küçük yaşlardan itibaren oğullarına “erkek adam ol” denilerek, kız çocuklarına ise “uslu dur” öğütleri verilerek şekillenen bir düzenin ürünü bu.
Kadına yaklaşmanın bir saygı değil de “hak” olduğunu zanneden bir zihin yapısının eseri.
Birçok erkek, kadına duyduğu ilgiyi “doğal” buluyor; fakat aynı ilgiyi bir kadından gördüğünde ya küçümsüyor ya da korkuyor. Çünkü kendi kurduğu düzenin aynasında çirkinliğini görmek istemiyor.
O aynada, özgüven sandığı şeyin aslında öğretilmiş bir cüret, dayatılmış bir hadsizlik olduğunu fark edemiyor.

REDDEDİLMENİN ÇIPLAK GERÇEKLİĞİ: ISRAR VE ŞİDDET

Ancak daha ağır bir gerçek var: Teklif reddedildiğinde, bazıları gurur yapıp çekilmek yerine, onursuzca ısrarı bir hak olarak görüyor.

Reddi sindiremeyince, bu tavır hızla fiziksel ve psikolojik tacize, tehdide ve şiddete kadar tırmanıyor.

Bu tepki, yalnızca bireysel bir öfke değil; reddedilmeyi kontrolsüz bir güç kaybı olarak gören, empati, sınır bilinci ve sorumluluktan yoksun bir zihniyetin doğrudan yansımasıdır.
Kadına 'hayır' denildiğinde gösterilen bu ısrarcı düşmanlık, yalnızca bireysel güvenliği tehdit etmekle kalmaz; toplum içinde korku ve baskı yaratarak kadınların kamusal alanlardan çekilmesine ve hayatlarının kısıtlanmasına neden olur.

Yüzyıllardır erkeklere, sanki her şeyin kontrolü onlardaymış gibi davranmaları öğretiliyor.
Bu yüzden, kadın susunca söz hakkı yokmuş gibi, sessizliği ise doğrudan rıza olarak sayılıyor.
Oysa kadının sessizliğinin arkasında utanç, korku veya çekingenlik yatarken; bu, onların göz göre göre arzusunun onayı sayılıyor.

Sokakta ıslık çalmak, mesaj atmak, davet etmek bir “hak” gibi görüldü.
Evde, işte, mecliste, hatta sosyal medyada bile kadınların varlığı bir “alan ihlali” gibi algılandı.
Ve böylece, erkek egemen bir toplumun içinden özgüven zannedilen bir cüret, doğallık sanılan bir hadsizlik türedi.

Bugün sokakta yürürken, işyerinde çalışırken, toplu taşımada yanına otururken veya sanal ortamda mesaj atarken; kadınların her an tetikte olmak zorunda kalması boşuna değil.
Çünkü hâlâ “nazik görünerek sınır aşabileceğini” sanan, kendi zihnindeki çarpık kurguları “teklif” diye sunan bir kesim var.

Bir kadına yaklaşmanın yolu, içinde bulunduğu herhangi bir duruma veya yalnızlığını kaşımak değil, insanlığını kavramaktır.
Ne yazık ki, bunu hâlâ idrak edemeyenler var. Sınırları hoyratça aşıp, bunu bir de 'nezaket' maskesiyle örtenler… Kendilerini hâlâ zeki ve cazip sanan o sığ akıllar.

Bir kadına yaklaşmanın yolu, onun yalnızlığına değil, insanlığına dokunabilmekten geçer.
Ama ne yazık ki bunu kavrayamayanlar, kadınların nezaketini “davetiye”, güler yüzünü “yeşil ışık” sanmaya devam ediyor.
Kadının özgürlüğünü, bağımsızlığını, hatta yalnızlığını, kendi arzu ve niyetleri için bir açık kapı zannediyorlar.

Oysa bazı şeylerin altını kalın harflerle çizmek gerekiyor:
• Bazı kadınlar yalnız olabilir, ama asla sahipsiz değildir.
• Bazı kadınlar bekar olabilir, ama asla ucuz değildir.
• Ve bazı kadınlar, sırf nazik diye, sınır çiğneyen her sözü yutmak zorunda değildir.

Her bahçe kapısı herkese açık sananlar yanılır; bazı çiçekler dokunulmazdır.
Bunu anlamak için insan olgunluğuna, gerçek saygıya ve asgari bir vicdana ihtiyaç vardır.

Ve son söz:
Unutmayın: Bir kadının yalnızlığına veya içinde bulunduğu herhangi bir duruma değil, onuruna yaklaşabilecek kadar olgunlaşamadıysanız, hiçbir teklifiniz ‘masum’ değildir. Hiçbiri.

Sevgiyle Kalın.

Arzu SEKİN 

HANİ ENFLASYON DÜŞECEKTİ?

  Gazete sayfalarında dolaşırken yine o bildik haberle göz göze geldim: 'Akaryakıta dev zam geliyor.' Artık bu durum bir refleks h...